Kayıtlar

Zavallı Postacı ile Kusursuz Kadın

  Zavallı Postacı ile Kusursuz Kadın Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; bir savaş bittikten sonra, bir savaş başlamadan önce; yapraklar sarardıktan sonra, etraf bembeyaz olmadan önce; güneş doğduktan sonra, ay çıkmadan önce; bir adam bir kadını gördükten sonra, kadın onu görmeden önce; her zamanki tedirginliği ile bıraktı mektubu kadının posta kutusuna. Bıraktı ama bırakamadı; sonra çekip gitti oradan ama ayrılamadı. Her seferinde aynı adresten gelen mektupta ne yazıyordu, yaşayamazdı öğrenmezse bugün. Gerçi ne düşünüyordu ki zavallı postacı? Kadın dünyalar güzeliydi, onun tek dişi eksikti; kadının bembeyaz, elmas gibi bir teni vardı; onun teni ise bir kirpi kadar pürüzlüydü. Kadın asildi. Her zaman taktığı, yüzünün yarısını kapatan o kahverengi şapkasıyla başı dik, gizemli gizemli dolaşırdı sokaklarda. Postacı ise zavallı, kaldırım desenlerini ezberlerdi ilerlerken. Yine de bir umut işte, belki bir sevdiceği yoktur kadının diyordu içinden. Belki sıkılmıştır mükemmel hayatınd...

Tutsak Şeytan

  Tutsak Şeytan Tam zamanında gelmişti randevusuna. Yumuşacık, narin elleriyle altın tokmağı kavradı ve üç kez vurdu. Üçüncü vuruşundan önce bir anlık duraksadı. Yaşamında altıncı hissine çok güvenirdi Kimberly. Eğer sezgileri seçimlerine olumlu bakmıyorsa seçimini değiştirirdi. Duraksamasının sebebi de sezgilerinin içeri girmemesi gerektiğini söylemeleriydi. Ama bu sefer ''Hayır!'' dedi. ''Bunu yapacağım, vakit geldi. Her günümün aynı geçmesinden bıktım. Konfor alanımdan dışarı çıkacağım. En kötü ne olabilir ki?'' Kapı açılınca onu oldukça zayıf, kel bir genç karşıladı. Hiçbir şey söylemeden eliyle içeriye buyur etti. Mekân, nereden geldiğini anlayamadığı kırmızı, loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Tavan basıktı, ancak Kimberly boyu bir altmış olduğundan onu rahatsız etmedi. Kısa boylu olmanın, uzun olmaktan daha avantajlı olduğunu savunurdu hep. Kendisi kısa olduğu için değil, hayır. Çünkü kısaysanız sandalyenin üzerine çıkıp yetişemediğiniz yerlere uzana...

Mariana

  Mariana             Annesinin soyduğu şeftaliyi yerken sahilin gürültüsünden soyutlanmış, düşünüyordu. Ne düşündüğünü söylemek zordu, kendisi bile bilmiyordu çünkü. Bulunduğu ortam, yaptığı aktivite fark etmeksizin anında hayal dünyasına dalabiliyor ve birisi onu düşünce okyanusundan çıkartana kadar yüzmeye, dibe dalmaya devam ediyordu. Çıktığında ise “Aklından ne geçiyordu?” gibi sorulara tatmin edici bir yanıt bulamadığından sessiz kalmayı tercih ediyordu. Kumsaldan bir görüntü anıları ile eşleşiyor, fikirler fikirleri çağırıyordu. Görüntüler hayallere, hayaller gerçeklere dönüşüyordu. Gerçekler ise okyanusun dibinde boğuluyorlardı. Bir dilim daha şeftali almak için elini uzattığında dalgınlıktan olsa gerek bıçağın sivri kısmı eline geldi. Bu onu gerçek dünyaya döndürmüştü. Parmağının ucunu avuşturduktan sonra meyveyi aldı. O sırada bıçağı bir kez daha gördü. Çok tanıdık geliyordu. Koyu renkte ahşap tutma yeri ve çiçek...