Mariana

 Mariana

            Annesinin soyduğu şeftaliyi yerken sahilin gürültüsünden soyutlanmış, düşünüyordu. Ne düşündüğünü söylemek zordu, kendisi bile bilmiyordu çünkü. Bulunduğu ortam, yaptığı aktivite fark etmeksizin anında hayal dünyasına dalabiliyor ve birisi onu düşünce okyanusundan çıkartana kadar yüzmeye, dibe dalmaya devam ediyordu. Çıktığında ise “Aklından ne geçiyordu?” gibi sorulara tatmin edici bir yanıt bulamadığından sessiz kalmayı tercih ediyordu. Kumsaldan bir görüntü anıları ile eşleşiyor, fikirler fikirleri çağırıyordu. Görüntüler hayallere, hayaller gerçeklere dönüşüyordu. Gerçekler ise okyanusun dibinde boğuluyorlardı. Bir dilim daha şeftali almak için elini uzattığında dalgınlıktan olsa gerek bıçağın sivri kısmı eline geldi. Bu onu gerçek dünyaya döndürmüştü. Parmağının ucunu avuşturduktan sonra meyveyi aldı. O sırada bıçağı bir kez daha gördü. Çok tanıdık geliyordu. Koyu renkte ahşap tutma yeri ve çiçek desenli keskin tarafı zihnindeki derin bir yarayı tetikledi.

-Mariana, iyi misin? Özür dilerim.

Annesinin eline adeta mükkemmel yerleşen, yaratılma amacını gerçekleştirmiş bir varlık olarak gururlu ama sinsi bıçak doğruca ona bakıyordu. Biraz geri çekilip bu sahneye uzaktan baktı.

-İyi misin tatlım?

Annesi bir sorun olduğunu anladı ve kızına yaklaşıp gözlerini daha net görebilmek için kahküllerini düzeltti.

-Bir şey mi oldu?

-Hayır, galiba olmadı.

-Her zaman böylesin biliyorum ama sanki bugün fazla bir durgunsun.

-Kardeşimi düşünüyordum.

-Endişleneceğini bilsem seni de yanında gönderirdim.

Mariana hızla annesinin elini iterek ayağı kalktı.

-Ne!?

-Ne oldu?

-Bunu nasıl söylersin!?

 Olaya anlam veremeyen ailesi de ayaklandılar. Kızlarına yaklaşmak isteseler de Mariana geri geri usulca denize yaklaşıyordu.

-Kardeşi…

-Ne demek istedin!?

-Bir şey demek istemedim. Bağırmayı keser misin lütfen.

-Ben… Ben onu bu kadar özlerken sizin nasıl umrunuzda olmaz! Hiçbir şey olmamış gibi sahilde oturup meyve mi yiyeceğiz yani? Bundan sonraki hayatımız böyle mi? Her şeyi silip attınız mı!?

-Canım ne demek istediğini anlamıyorum.

O geri kaçtıkça annesi bıçak ile üzerine yürüyordu. İşte o an anladı. Her şey açıklığa kovuşmuştu sonunda. Tüm o kabuslar, birbirleri ile bağlantı kuramadığı deliller, her şey, her şey anlam kazanmıştı. Tüm öfkesini ve kararlılığını parmak ucunda toplayarak annesini işaret etti ve bağırdı.

-Onu sen öldürdün!

-Neyi!?

Kelimeler adeta onu tutmaya çalışan dudaklarını parçalayarak dışarı çıktı.

-Maggie’yi sen öldürdün!

-Ne saçmalıyorsun sen!?

-O kadar zaman bana yalan söylediniz. Kardeşimin intihar ettiğine beni inandırmaya çalıştınız ama hayır. Onu sen Öldürdün! Artık biliyorum.

- Mariana, kardeşin ölmedi. Sadece dondurma almaya gitti. Birazdan gele…

-Yalan! Yalan! Yalan! Yalan! Yalan! Yalan! Yalan!

-Bağırmayı keser misin artık!

-Asla! Bir katille yaşamayacağım artık. Beni de öldüreceksin, biliyorum.

-Tatlım ben kimseye bir şey yapmadım. Seni de kardeşini de çok seviyorum. Aşkım, ilaçları uzatabilir misin?

-Hayır. Sen hastasın. Hasta ve katilsin! Kardeşimi bıçakladın. Hem de o elindekiyle!

Arkasını döndü ve denize doğru koşmaya başladı. Babası da arkasından var gücüyle kovalıyordu ancak yetişemedi. Mariana suya atladığı gibi durmaksızın yüzdü. Babasının arkasında olduğunu görünce dibe daldı. Kumlara ulaştıktan sonar tüm nefesini verdi ve dipte oturdu. Suyun içinde ağlıyor, göz yaşlarını tuzlu suyun içine bırakıyordu. Nefes baloncukları yüzeye çıkıp patlıyorlar, yaşamın izlerini ondan uzaklaştırıyorlardı. Bu sırada kardeşinin yüzeyden ona baktığını gördü. Başta suratı bulanıktı ama odaklandıkça o olduğuna emin oldu. Hızlıca yukarı kulaç attı ve kardeşini yanaklarından tuttu. Elleri yüzeyden dışarı çıkarken sanki görünmez bir tabakayı itiyor gibi zorlanmıştı. Denizden değil de çok daha yoğun bir sıvıdan kurtulmaya çalışıyormuşçasına güç harcadı bunu yaparken. Ama sonunda kardeşi kollarının arasındaydı.

-Abla.

-Maggie, seni o kadar özledim ki. Seni çok seviyorum! Çok seviyorum!

-Ben de seni.

Kardeşini sıkıca sarmış, yüzünün her yerini öpüyordu. Ayaklarının altında beton olduğunu anlaması oldukça zaman aldı. Anladığında ise panikle bağırdı. Ardından etrafına göz gezdirince panik duygusu kafa karışıklığına dönüştü.

-Ne? Nasıl?

-Ne oldu abla?

Evlerindeki banyodaydı. Su dolu küvetin içindeydi. Ama… Ama nasıl olmuştu da denizden bir anda buraya gelebilmişti?

-Abla?

-Şu an evde miyiz?

-Evet.

-Ama nasıl olur? Az önce denizdeydim. Babamdan… Annem! Annem nerede?

-İçeride.

-Olamaz! Hemen kaçmalıyız.

-Neden?

-Annemin seni bulmaması gerekiyor.

-Korkuyorum.

-Korkma, ben seni koruyacağım.

-Anne!

- Maggie ne yapıyorsun?

-Anne! Anne!

-Sus! Sus dedim sana! Annen seni öldürecek. Ondan kaçmamız lazım.

Maggie büyük bir gürültü ile ağlamaya başladı. Bu sırada Mariana küvetten çıktı ve kapıyı kitledi. Ardından kardeşini küvete soktu.

-Çabuk, benim geldiğim gibi buradan çıkacağız. Suyun içine gir.

Maggie’nin küçük vücudunu suyun içine sokmuş, dibe bastırıyordu. Kardeşi güçzsüz kolları ile debeleniyor, nefes alabilmek için dışarı çıkmaya çalışıyordu fakat Mariana buradan gittiğine emin olana kadar çıkmasına izin vermedi. Güvenli bir yerde uyanacak, annesinden kurtulmuş olacaktı. Mariana onu bir şekilde bulurdu nasıl olsa. Kardeşini bir kere kaybetmişti, bunun bir daha olmasına izin vermeyecekti. Kardeşi gittikten sonra o da küvete girmek için yeltendi ancak yukarıdan damlayan sular dikkatini çekti. Tavandan aşağı yağmur yağar gibi su taneleri düşüyordu. Üst kattan geliyor olmalıydılar. Suları açık kalmış olabilirdi. Ama kokusu da hissiyatı da yağmuru andırıyordu. Hemen önünde, zeminde su birikintisi oluştu. Elini yavaşça suya daldırdı. Soğuk zemini ittirdi. Önce parmakları sonra da tüm eli yerin içine girmişti. Sivri bir şey hissetti. Parmakları ile bu cismin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Bir karıştan biraz uzun, metal bir cisimdi bu. Avuç içi ile kavramak isteyince eli kesildi. Canı acımıştı fakat ne olduğunu anlamadan vazgeçmek istemiyordu. Sonunda tutabilecek bir yerini bulunca sıkıca kavradı ve cismi zeminden yukarı, banyoya çekti. Bu bir bıçaktı! Hayır, bu bir bıçak değildi. Bu o bıçaktı! Annesinin elinde tuttuğu, annesinin Maggie’yi öldürürken kullandığı bıçaktı bu. Cinayet silahını bulmuştu. Aynı su birikintisinden tekrar, bu sefer tüm bedenini soktu. Birkaç sokak ötede, yolun ortasında başka bir su birikintisinden çıktı. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. İnsanlar bir an önce kendilerini sokacak kuru bir yer ararken, onun gözleri yardım isteyecek birilerini aradı. İşte! Karakol tam önündeydi. İstediği yerde uyanmayı başarmıştı bu sefer de! Ailesini kurtarması için tanrının dualarını duyduğunu ve sonunda ihtiyacı olanı verdiğini anladı. Islak asfaltta kanlı ayak izleri bırakarak içeri girdi.

-Yardım edin!

Kapıda bekleyen polisler hızlıca yanına gittiler.

-Yaralı mısın?

-Hayır. Kardeşim! Annem kardeşimi öldürecek!

Polislerden biri sol kolunu kaldırdı.

-Bileğinden yaralanmışsın.

-Benim bir şeyim yok. Lütfen acele edin. Kardeşim ölecek!

Mariana öndeki arabada yolu tarif ederken arkadan iki araç daha onları takip ediyordu. Bileğindeki yara derin olmadığından çok kan kaybetmemişti. Yine de sargı ile yarayı kapattılar. Evin önüne geldiklerinde arabada kalması söylenmesine rağmen o zorla aşağı indi. Annesinin çığlık sesleri dışarıdan duyuluyordu. Polislere banyoya gitmelerini söyledi. İçeri girdiklerinde onu kucağında Maggie ile küvetin yanında otururken buldular. Bıçak hala zemindeydi. Kardeşinde herhangi bir yara görmüyordu. Ama cansızdı. Annesinin ağlamaktan sesi kısılmış, gözlerinin beyaz kısmı tamamen kırmızıya dönmüştü. Cildi bembeyaz kesilmiş, on yıl yaşlanmıştı. Polisleri görünce bağırmayı bıraktı. Tutuklanırken hiçbir tepki vermedi. Tüm bunlar yaşanırken babası yatak odasında öylece oturuyordu. Ambulansı aramak için ev telefonu almış ama arama tuşuna basamadan düşürmüştü. Bir daha da hareket etmemişti. Telefon hala ekranında yüz on iki yazısı ile öylece halıda duruyordu. Mariana evden çıkartılırken bir annesine bir de babasına baktı. İkisi de tek kelime etmiyorlardı.

-Baba! Anne!

Annesi kafasını kaldırdı ve kızına baktı.

-Anne!

Sadece ağzını hareket ettirdi. Mariana dudaklarını okuyarak “Sessiz ol.” Dediğni anlamıştı.

-Anne ben… Özür dilerim.

-Sorun değil tatlım.

Ailesi arabaya bindirilirken o eve koştu. Polislerden birkaçı bağırarak arkasından kovalıyorlardı. Banyoya tekrar girdi ve kardeşini kucağına aldı.

- Maggie! Maggie uyan!

Cansız bedenini inceledi. Hiçbir yara yoktu. Bıçaktaki kan sadece kendisine ait olmalıydı. Polisler kapıya gelince tekrar kaçmaya başladı. Yan villadaki bir havuza atlayıp dibe kadar yüzdü. Zima mavisi fayansları elleri ile ayırmaya çalışıyor, geçen seferler yaptığı gibi buradan çıkmak ve bu sefer bir daha herhangi bir yerde uyanmak istemiyordu. Silinmek istiyordu bu evrenden. Bedeni, ruhu, anıları… O ve onu tanıyan herkes yok olsun istiyordu. Acısı ancak bu şekilde dinecekti çünkü. Ne yazık ki bunu yapamadan birisi onu arkasından yakaladı ve zorla dışarı çıkardı. Mariana bunun polislerden biri olduğunu düşünüyordu fakat karşısında erkek arkadaşını görünce şaşkına döndü. Şimdi de buraya mı gelmişti?

-Ne yaptığını sanıyorsun!?

-Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun Mariana!? Ben olmasam boğulup gidecektin.

-Amacım oydu zaten! Neden bırakmadın?

-Nasıl yani amacım oydu? Neden ağlıyorsun? İyi misin?

-Bu soruyu bir kez daha duyarsam gerçekten…

-Üzgünüm.

-İyi değilim Dylan. Hiç iyi değilim.

Dylan kalkıp şezlongdan bir havlu aldı ve kız arkadaşını nazikçe kuruladı. Birkaç kere sohbet açmayı denediyse de başarılı olamadı. Eve girmeyi teklif etti. Mariana ona da sıcak bakmadı. Öylece oturmuş havuzu izliyordu.

-Anlamıyorum, ben bir şey yapmadım değil mi?

-Hayır.

-Öyleyse ne oldu? Bir anda nasıl bu kadar hızlı duygu değişimi yaşayabiliyorsun anlamıyorum Mariana! Bıktım artık. Gerç…,

-Sanırım kardeşimi ben öldürdüm.

-Ne?

-Bir daha söyletme.

-Hayır… Olamaz. Annen olduğunu söylemiştin.

-Yalan söyledim. Onu ben öldürdüm. Annem benim yerime suçu üstlendi.

-Emin misin? Yani, iki yıl sonra durup dururken nereden aklına geldi bu?

-Aklımdan hiç çıkmadı ki. Zaman her şeyi eskitemiyor. Bazı olaylar öylece yaşanıp bitmiyor. Zamanı bükebiliyorlar. Yaşam çizgine saplanıyor, sürekli hayatının bir parçası oluyoveriyorlar. Tıpkı bir kıymık gibi. Görmesi, anlaması her zaman kolay değil. Ama bir şey duyuyorsun, bir şey görüyorsun ve canını actıyor işte. Bazı yaralar yara izlerine dönüşemiyor, sonsuza kadar açık kalıyorlar.

-Tamam da nasıl biliyorsun?

-Hatırlıyorum.

-Bunca zamandır sakladın mı?

-Evet. Kendim de dahil herkesten sakladım. Vicdanımın bile bulamayacağı, zihnimin en karanlık, okyanusun en derin çukuruna gömdüm. Ama gene de ortaya çıktı işte. Kardeşimi ben öldürdüm. Küvette boğdum onu. Öpmeye doyamadığım şişman parmakları kollarımı itmeye çalışırken umursamazca suyun altına bastırmaya devam ettim. Önce hava baloncukları tükendi. Sonra direnci. Ve ardından gözleri porselene çizilmiş cansız bir desen gibi tepkisizleşti. Kendimi de öldürmeye çalıştım ama yapamadım. Korktum. Sen de benden korkuyor musun?

-Hayır. Bilmiyorum. Sanırım polisi arayacağım.

-Ara.

-Seni seviyorum Mariana.

-Ben de seni.

-Hapse girmeni istemiyorum.

-Yapmak zorundayım. Anneme haksız yere cehennemi yaşatamam.

-Belki gerçekten suçlu annendir.

-Eminim dedim.

-Bunu söylemek hoşuma gitmiyor ama hasta olduğunu unutma. Zihnin seni yanıltıyor olabilir.

-Her şey bir su kadar berrak.

-Sensiz yaşamak istemiyorum!

-Olayların seninle hiçbir ilgisi yok. Kendine üzülüp durma artık.

-Ne demek yok! Sen benim sevgilimsin! Seni kaybetmek istemiyorum.

-Ben hiçbir zaman senin olmadım.

-Nasıl bu kadar ruhsuz olabiliyorsun?

-Ben bir katilim Dylan! Öz kardeşimi çıplak ellerim ile boğdum. İki yıl önce beni kaybettin zaten. Ben de kendimi kaybettim. Ben diye bir şey yok artık. Yaşayan cansız bir beden var benim yerime.

-Bu gerçek olamaz. Sen hastasın, bir yolu olmalı. Seni affederler.

-Hasta değilim. Doğru ile yanlışı ayırt edebiliyorum.

-Kardeşini isteyerek mi yani…

-Bilmiyorum! Bilmiyorum…

Ayağı kalkıp son derece sakin bir şekilde merdivenlerden havuza indi.

-Ne yapıyorsun?

-Hiçbir şey. Sen polisi ara yeter.

Önce ayakları, sonra vücudu ılık suyun içine girerken ilk defa suyun bedeninin etrafındaki özgürce hareketi onu korkutmak yerine rahatlatmıştı. Sürekli geçmişe takılı kalmaktan hayat nehrinde bir türlü akışa bırakamamıştı ruhunu. Akıntıya karşı yüzmeye çalışmış, durmadan geride kalmıştı. Bedeni ve ruhu ayrı zamanlarda bulunmaktan yorulmuş ve yıpranmışlardı. Ancak artık zaman ile senkronize bir şekilde düşünebiliyordu. Her engelde takılı kalmanın, gördüğü her hatıraya tutunmanın ona nasıl acı verdiğini; gerçeklikten nasıl kopardığını sonunda görebilmişti. Gözleri havuzun içine girdiği anda leke dolu çatlak aynadan kendi yansımasına bakarken buldu kendini. Yüzü kaskatı olmuş, artık sarıya boyatamadığı saçlarını üç numara kesmiş, kuruluktan yara kaplamış dudaklarını kendi hallerine bırakmıştı. Yüzünü yıkadıktan sonra dalgınlıktan açık unuttuğu musluğu kapadı. Sabah sayım vakti gelmişti. Hücresinin kapısı açıldı. Yüzünü buz gibi suyla yıkamış olmasına rağmen hala tam uyanamamıştı. Keşke hiç uyanmasaydı. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Tutsak Şeytan