Zavallı Postacı ile Kusursuz Kadın

 Zavallı Postacı ile Kusursuz Kadın

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; bir savaş bittikten sonra, bir savaş başlamadan önce; yapraklar sarardıktan sonra, etraf bembeyaz olmadan önce; güneş doğduktan sonra, ay çıkmadan önce; bir adam bir kadını gördükten sonra, kadın onu görmeden önce; her zamanki tedirginliği ile bıraktı mektubu kadının posta kutusuna. Bıraktı ama bırakamadı; sonra çekip gitti oradan ama ayrılamadı. Her seferinde aynı adresten gelen mektupta ne yazıyordu, yaşayamazdı öğrenmezse bugün. Gerçi ne düşünüyordu ki zavallı postacı? Kadın dünyalar güzeliydi, onun tek dişi eksikti; kadının bembeyaz, elmas gibi bir teni vardı; onun teni ise bir kirpi kadar pürüzlüydü. Kadın asildi. Her zaman taktığı, yüzünün yarısını kapatan o kahverengi şapkasıyla başı dik, gizemli gizemli dolaşırdı sokaklarda. Postacı ise zavallı, kaldırım desenlerini ezberlerdi ilerlerken. Yine de bir umut işte, belki bir sevdiceği yoktur kadının diyordu içinden. Belki sıkılmıştır mükemmel hayatından, basit bir hayat istiyordur artık. Dayanamadı bu sefer. Aldı mektubu, dolaştı evin arka bahçesine. Öğrenecekti acı gerçeği, ya da, zayıf da olsa, bir ihtimal belki yüzü gülecekti uzun zaman sonra. Başladı okumaya.

''Sevgili Elizabeth, bu sana otuz üçüncü mektubumdur. Üç aydır saat üçte yazıyorum sana, bunu da her mektup gibi üçüncü kerede yazabildim. Nedendir bilinmez, aşık oldum sana; üçüncü görüşümde seni, mahallenin soldan üçüncü sokağında. Son üç gündür neler yaptığını merak ederim. Yaşayamıyorum senden uzakta. Biliyorum, seni çok üzdüm, tanrı affetsin çok büyük günahlar işledim ama aşağım sana. Lütfen üç gün içinde cevabını yolla. Seni çok çok çok seviyorum, Elizabeth Albrosa''

Postacı tatmıştı işte en acı biberi, yemişti yüreğine kızgın oku. Ancak vaz mı geçecekti bu büyük aşkından, dağları ezip çukurlara dönüştürecek, denizleri ısıtıp bulutlara geri dolduracak bu aşkını öylece kenara mı koyacaktı? Mektubun sonuna kendisi bir cümle daha ekledi. Cümleyi yazarken kalbi çıkmıştı ağzından, kâğıda damlamıştı kanı. Kalemi yoktu yanında, yüreğiyle yazmıştı o cümleyi postacı.

''Bugün güneş biz insanlar adına bir kez daha utanıp kıpkırmızı olduğunda, buluşalım eski tersanenin en batısında.''

Zaman bir geçti, iki durdu; dört geçti üç durdu derken olması gereken yeri buldu. Dünyalar aşığı, zavallılar zavallısı postacı tersanede yerini aldı. Ne yapacaktı kadın onu gördüğünde, onun asıl mektuplaştığı adam olmadığını gördüğünde ne diyecekti postacı? Bilmiyordu, ama bunların o sonsuz aşkı durdurmasına izin vermeyecekti. Diyarların en güzel kadını da tersaneye gelmişti o sırada. Üzerinde aşk gibi kıpkırmızı bir elbise, başında yine o kahverengi şapkası. Adam eksik dişini saklamaya çalışarak dikkatlice gülümsedi. Kadının saklayacak bir şeyi yoktu, içten bir gülüş attı. Adam kusurlarını göstermemek için elinden geleni yapıyordu, kadın ise rahattı. Kadın çiçek gibi kokuyordu, adam ise toprak. Kadın gül gibi çekiciydi, adam diken gibi itici. Birbirlerine doğru yaklaştılar. İlk kelimeyi kadın etti.

-Seni sonunda görebildim, gizemli aşkımı... Beni seven biri de çıkacaktı demek ki. Affediyorum yaptıklarınızı, eskiden yazdığınız o kırıcı mektupları.

Kadının yumuşacık sesi adamı anında alıp bir bulutun üstüne koymuştu. Fakat ya o konuştuğunda ne olacaktı? Kadını alıp çivili bir yatağa fırlatacaktı. Konuşmamalıydı belki de, dilsiz taklidi yapabilirdi. Ama bu da daha büyük bir kusur olurdu, kadın hemencecik oradan kaçıp giderdi.

-Sizi sevmeyeni kim sever? O zevksizi kartallar görse kendi gözlerini oyarlar, köstebekler görseler çıkmazlar bir daha toprağın altından. Ben sizi sadece sevmiyorum hanımefendi, size karşı sonsuz bir aşk besliyorum.

Kadın önce kibarca gülümsedi, ardından minik ellerini şapkasına götürdü ve yavaşça çıkardı.

-Yüce tanrım!

O da neydi öyle?! Postacı gözlerine inanamıyordu. Ağzı düğümlenmişti. Kadın ise her zamankinden mutluydu sanki.

-Ne kadar ilginç işte. Herkesin bir ruh eşi vardır demek bu olsa gerek. Eğer siz olmasaydınız beni bu halde kim kabul ederdi bilmiyorum.

Postacı hiçbir şey diyemeden koşarak uzaklaştı ve bir daha da asla arkasına bakmadı. O gün iki şey öğrendi o zavallı adam. Birincisi herkes aşkın en büyünün kendisinde olduğunu sanırdı ancak o aşk sandıkları şey saçma bir yanılgıdan ibaret olurdu genelde. Hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan yaşanan aşk ne kadar gerçek olabilirdi ki? İkincisi de bu hayatta herkes birer yapboz parçasıydı. Eksikleri vardı herkesin, kusurları vardı. Tek yapmaları gereken yanına uyacak parçayı bulmaktı, böylece kusurlar birbirlerini tamamlayacak ve bir bütünü oluşturacaklardı. Kusurları olmasının hiçbir sakıncası yoktu insanın, saklamaya çalışmak ise aynı derecede anlamsızdı. Hiç tanımadığı birine âşık olduğunu sanmak kadar anlamsızdı. Hiç kimse dışarıdan görüldüğü kadar değerli değildi aslında. İmkânsız bir aşkın peşine düştüğünü sanıp zavallı olarak görüyordu kendisini. Lakin asıl şimdi bir zavallıya dönüşmüştü. O günden sonra ne zavallı postacıyı ne de kadını gören olmadı. Hatta kısa sürede unutulmuştu adları. Ta ki şehre bir yabancı gelene kadar. Her üç adımda bir gördüğü birine o kadını soruyordu.

-Buralarda bir kadın vardır, bilir misiniz nerededir?

''Nasıl bir kadın?'' derdi insanlar. ''Buralarda bir sürü kadın var.''

-Alnında üçüncü bir gözü olan, eşi benzeri olmayan bir kadındır. Adı Elizabeth Albrosa'dır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan