Tutsak Şeytan

 Tutsak Şeytan

Tam zamanında gelmişti randevusuna. Yumuşacık, narin elleriyle altın tokmağı kavradı ve üç kez vurdu. Üçüncü vuruşundan önce bir anlık duraksadı. Yaşamında altıncı hissine çok güvenirdi Kimberly. Eğer sezgileri seçimlerine olumlu bakmıyorsa seçimini değiştirirdi. Duraksamasının sebebi de sezgilerinin içeri girmemesi gerektiğini söylemeleriydi. Ama bu sefer ''Hayır!'' dedi. ''Bunu yapacağım, vakit geldi. Her günümün aynı geçmesinden bıktım. Konfor alanımdan dışarı çıkacağım. En kötü ne olabilir ki?'' Kapı açılınca onu oldukça zayıf, kel bir genç karşıladı. Hiçbir şey söylemeden eliyle içeriye buyur etti. Mekân, nereden geldiğini anlayamadığı kırmızı, loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Tavan basıktı, ancak Kimberly boyu bir altmış olduğundan onu rahatsız etmedi. Kısa boylu olmanın, uzun olmaktan daha avantajlı olduğunu savunurdu hep. Kendisi kısa olduğu için değil, hayır. Çünkü kısaysanız sandalyenin üzerine çıkıp yetişemediğiniz yerlere uzanabiliyordunuz. Fakat uzunsanız, kendinizi kısaltmanın hiçbir yolu olmuyordu. Kendisi uzun olsa da kısa olmak isteyeceğine emindi. Evet, kesinlikle kısa olmak bir mucize olsa gerekti.  

-Neden durdunuz?

Gözlerini açıp kapadı.

-Pardon, geliyorum.

Genç, iki parmağını bir ahşap kabın içine soktu. İçinde bir süre gezdirdikten sonra çıkardı.

-Kolunuzu açın Hanımefendi.

Kimberly şaşırmıştı.

-Aman tanrım! Siz bir erkek cadı mısınız?

-Yalnızca cadıyım.

-Hiç erkek cadı görmemiştim.

-Gördüğün son şey olmasını ister misin?

Kimberly'nin suratı asıldı.

-Anlamadım?

-Bana sadece cadı deyin lütfen.

-Peki.

Kolunu sıyırdı. Ne olduğunu biliyordu bu büyünün. Yüce Harrington ile görüşmeden önce içinde şeytani bir plan var mı onu gösteriyordu. Genç iki parmağını Kimberly’nin koluna paralel, dirsek içinden avuç içine kadar sürttü. İki tane gri çizgi oluşmuştu. Çizgilerin gri kalması gerekiyordu. Eğer kırmızıya dönmeye başlar ve parıldarlarsa bu kişinin kötü bir amaç ile buraya geldiğini ifade ederdi. Eğer mora dönerlerse, neyse, bu zaten asla gerçekleşmeyecek bir hayaldi Kimberly için. Erkek cadı büyülü kelimeleri söylerken bir süre bekledi. Çizgi değişmedi.

-İçeri geçebilirsin.

Kahverengi, deri kanepeye oturdu ve beklemeye koyuldu. Burnuna mis gibi karanfil kokusu geliyordu. Etrafındaki raflarda Yüce Harrington'ın çevirisini yaptığı din kitaplarını görebiliyordu. "Cennete Giriş İçin Mutlaka Yapılması Gereken Yedi Şey", "İşlediğiniz Günahların Bedeli Nedir?", “Kişiye özel günlük günah diyeti” Hepsini en az ikişer kere okumuştu Kimberly. Çoğu kişi gibi o da Yüce Harrington'ın büyük hayranıydı. Çünkü yaşayan varlıkların en bilgesiydi o (ki bunu Kimberly iddia etmiyordu. Yüce Harrington'ın çevirisini yaptığı "Öbür Dünya" kitabında, tanrının onu en bilge insan olarak yarattığı açıkça belirtiliyordu) ve kendisini tamamen maneviyata vermişti. Hiçbir dünyevi varlığı önemsemiyordu. Herkese örnek olacak biriydi. Yarım saat kadar bekledikten sonra aynı genç tekrar geldi. Üzerindeki bornoza benzer kıyafet, odadaki birçok şey gibi kırmızıydı. Ona içeri gelmesini söyledi. Konuşmamıştı genç, ama Kimberly tavırlarından anladı. Tavandan sarkan boncuklu ipleri iteleyerek içeriye girdi.

-Otur yavrum.

Kimberly, duyduğu otoriter sesin dediğini yaptı. Ses Yüce Harrington'a ait idi. Kapkaranlık odayı ortalarında yaktıkları minik ateş aydınlatıyordu. Ateşin etrafında Kimberly, Yüce Harrington ve kıvırcık saçlı bir yabancı oturmuş, üçgen oluşturmuşlardı. Bu dünyanın ve Öbür Dünya'nın hayran olduğu koskoca Yüce Harrington, bu kadar mütevazı idi işte. Randevu sahibi kişi ile neredeyse birebir oturuyordu. Tek koruması yanındaki cadısıydı. Hemen söze başladı Kimberly. Konuşurken sesi titriyordu.

-Yüce Harrington, sizin büyük hayranınızım!

Kıvırcık saçlı kadın ayağı kalktı ve Kimberly'nin yanına eğildi. Eline tahtadan yapılmış küçük bir kap verdi. İçinde karanlıktan dolayı rengini ayırt edemediği bir sıvı vardı.

-İç.

Kimberly denileni yaptı. İki yudumluk içecek boğazını öyle bir yakmıştı ki ayıp olur diye ne kadar dirense de öksürüğünü tutamadı. Bir, iki, üç... Durmadan öksürüyordu.

-Neydi bu?

Kıvırcık saçlı kadın tekrar yerine döndü. Kimberly'nin öksürmesi ise ancak durabilmişti.

-Ne içtim?

Yüce Harrington cevapladı.

-Seni biraz olsun temizlemek içindi. Yıllardır o kirli bedeninin içinde hapis yaşıyorsun. Arada sırada temizliğe ihtiyacın var. Sigara bedenin için nasılsa, oksijen de ruhun için öyle. 

-Temiz bir ruhum olduğuna inanıyorum.

-Senin ruhun yok Kimberly.

-Ama...

-Sen ruhun ta kendisisin. Senin bedenin var. Ayrıca çok az öksürdün. Neredeyse tertemizmişsin. Güzel, uzun zamandır böyle masum biriyle konuşmamıştım. Neyse anlat bakalım derdini. On beş dakikan var.

-Ne kadar az.

-Randevuyu sen aldın.

-Daha fazlasına param yetmedi.

-Maddiyatı bu kadar önemsemelisin. Öbür Dünya'dan bilgi alacaksın sonuçta. Sence bu değersiz bir şey mi?

-Haklısınız.

Doğru diyordu Yüce Harrington. Neden biraz daha para biriktirip daha uzun randevu almamıştı ki.

-Neyse, hadi söyle derdini.

-Ne için geldiğimi biliyor musunuz Yüce Harrington?

-Ben ne geleceği görebilirim, ne de zihin okuyabilirim.

-Adımı nereden bildiniz?

-O bildi.

Başıyla kıvırcık saçlı kadını işaret etti. Kimberly tabi ki cadıya da hayrandı. Sıradan bir cadı değildi çünkü o.

-Hep sizin nasıl göründüğünüzü merak etmişimdir. Başka ne gördünüz?

Yüce Harrington araya girdi.

-Zamanınız azalıyor Hanımefendi. İsterseniz bir an önce başlayalım.

-Hazır gelmişken geleceğimi de öğrensem.

-Dorothy'nin sizi okumasını mı istiyorsunuz?

-Evet!

-Maalesef bu çok uzun süren bir büyü gerektiriyor. Ayrıca geleceğinizi gördükten sonra size söylerse artık yeni bir geleceğe adım atmış oluyorsunuz. Kimse bildiği geleceği yaşayamaz.

Kimberly hevesi kırılmış halde suratını astı.

-Şimdi konumuza dönelim, zamanınızın bitmesini istemeyiz. Neden geldiniz?

-Şeytan ile konuşmak istiyorum.

Yüce Harrington ondan hiç beklenmeyecek bir kahkaha patlatıverdi. Kimberly, tam bunun ürkütücü olduğunu düşünüyordu ki cadı da gülmeye başladı. Duyduğuna göre gülüşü çiçekleri soldurabiliyor, renkli gözlü insanların gözlerini kahverengine dönüştürebiliyordu. Ağaçların yapraklarını yanmışçasına gri bir renge bürüyordu. Kimberly bu gülüşe beş saniye kadar maruz kaldı. Ölmek istiyordu.

-Siz kimsiniz?

-Adım Kimber...

-Onu biliyorum. Yani siz kim oluyorsunuz da şeytanın sizi huzuruna kabul edeceğini düşünüyorsunuz?

-Onunla anlaşma yapmalıyım.

Yüce Harrington yine gülecek gibi oldu. Kimberly'nin gözleri cadıya kaydı. "Lütfen gülme lütfen gülme"

-Siz hanımefendi, sıradan bir insansınız. Sizden gelen hiçbir dünya üstü enerji sezemiyorum. Şeytan ile konuşmanın ne demek olduğunu bildiğinizi de düşünmüyorum.

-Gayet de iyi biliyorum. Eğer beni kısa bir süreliğine onunla görüştürebilirseniz dünyayı kurtarabilirim. Ayrıca siz demiştiniz.

-Ne demiştim?

-Kendinizi küçümseyin, çaba gösterin demiştiniz. Kimse oturduğu yerden şansa istediğini alamaz demiştiniz. Talih kuşu yalnızca elinde yemi olana konar dediniz. Ben de çabalıyorum işte.

-Şeytan ile görüşmekten bahsediyorsunuz. Sizdeki cahil cesaretine ne kadar hayran kalsam da, sizi onunla görüştürdükten sonra suratınızın halini ne kadar merak etsem de bu isteğinizi yerine getirmem mümkün değil.

-Lütfen! Bana bir şans vermelisiniz. Dünyanın halini görmüyor musunuz?

-İnanın her şeyi sizden iyi görüyor ve anlayabiliyorum hanımefendi.

-İnsanlarda onur diye bir şey kalmamış. On yıl önce duyması bile mide bulandıran şeyleri görmeye başladık artık.

-Bana dünyanın halini anlatmaya gelmediğinizi umuyorum.

-Hayır. Dedim ya, Şeytan ile görüşmek için geldim. Onunla konuşmalıyım!

-Şeytan ile konuşarak nasıl dünyayı kurtaracaksınız?

-Ondan Fısıltı Borosu'nu isteyeceğim.

-Fısıltı Borusu'nu biliyorsunuz demek.

-Tabi ki biliyorum. Tüm kitaplarınızı okudum. Fısıltı Borusu, Şeytan'ın insanların ruhuna fısıldamak için kullandığı bir alet. Ben de ondan alacağım ve insanların ruhlarına iyilik fısıldayacağım.

-Yeterince dikkatli okumamışsınız o zaman.

Yüce Harrington gözüyle cadıya işaret yaptı. Cadı kalkıp bir kitap aldı ve Kimberly'nin eline verdi. Uzun, siyah tırnakları da saçları gibi kıvırcıktı.

-İki yüz doksan dokuzuncu sayfayı aç.

Yüce Harrington söyledi.

-İkinci maddeyi sesli oku.

Kimberly heyecanlanmıştı. Sayfayı bir türlü bulamadı. Elleri titriyor, sayfalar terli parmaklarından kayıyordu. Cadı sinirlenmiş olacak ki zihin gücü anında sayfayı açtı. Kimberly sesli okumaya başladı.

-Ve Tanrı Şeytan'ı sakladı. Sakladı ki bir daha kimse onu bulamasın.

-Devam et kızım.

-Cehennemin en derin çukuruna hapsetti Şeytan'ı. Oradan ne cinlere emir verebiliyordu, ne de insanları kandırabiliyordu. Fakat gel zaman git zaman, Şeytan o zindandan kaçmayı başardı. Ardından kimsenin aklına gelmeyecek bir yere saklandı, Tanrı bile göremiyordu nerede olduğunu. Fısıltı Borusu'nu da en güvendiği Cin İltre'ye teslim etti. İltre, iyi cin kılığına girebildiği için hiç şüphe uyandırmadan gezebiliyordu Öbür Dünya'da. Şeytan hala saklandığı yerde günah işlemek için fırsat kolluyor. Uzun zamandır kötülük yapamadığında gücünü kaybetti. Fakat bir kere günah işleme şansı bulursa yavaş yavaş işlediği günahların boyutunu arttıracak ve en sonunda gücüne geri kavuştuğunda Fısıltı Borusu'nu geri alacak. O durumda Tanrı'ya bile fısıldayabileceği söyleniyor.

-Yeterli.

Yüce Harrington onu durdurdu.

-Neden Şeytan ile görüşemeyeceğini anlaşmışsındır herhalde. Yerini kimse bilmiyor. Fısıltı Borusu da İltre'nin elinde. Onu da asla bulamazsın. Bu yüzden sen en iyisi evine dön ve sıradan hayatına devam et. Dünyayı kurtarmak istiyorsan da, ne bileyim, bize para yardımı yapabilirsin. Bu sayede hem sevap işlemiş olur, hem de dünyayı kurtarmış olursun.

-Ama madem Fısıltı Borusu Şeytan'ın elinde değil nasıl oluyor da insanlar gün geçtikçe daha da günahkâr oluyorlar?

-İltre fısıldıyor da ondan.

-İltre'den alalım öyleyse. İltre ile görüştürün beni.

-Ne ben Yüce Harrington, ne de âlemlerin en güçlü cadısı Dorothy ona ulaşabildi. Sen kendini kim sanıyorsun da gelmiş buraya dünyayı kurtaracağını iddia ediyorsun!? Haddini aştın artık!

-Be...

-Çık dışarı!

Kimberly oturduğu yerden kalktı. Çıkışa yürürken kitaplara tekrar bir göz gezdirdi. Mor bölümdekileri gördü. Bu bölümdeki kitaplara sadece cadıların erişimi vardı. Sıradan bir insan için işe yaramazlardı çünkü. Aklına bir fikir geldi. Kimberly'nin cadı tanıdığı vardı. Buradan bir kitap alabilirsem belki arkadaşının yardımını isteyebilirdi kullanmak için. Erkek cadı yakınlarda mı diye kontrol etti. Onu göremeyince hızlıca "Astral Seyahat" kitabını aldı raftan. Kıyafetinin içine yerleştirdi. Tam zamanında yapmıştı bu hareketi. Erkek cadı geldi.

-Çıkışa kadar eşlik edeyim.

-Peki.

Kapıyı kapatırken uyarısını yaptı.

-Yüce Harrington bir daha buraya gelmenizi yasakladı. Küstah tavırlarınızdan kurtulana kadar sakın kapımızı çalmayın.

Özür dileme şansı tanımadan suratına kapattı kapıyı. Boynu eğik döndü evine. Yatağa uzanıp hayal kırıklığına uğramış şekilde tavanı izlemeye koyuldu. Yüce Harrington’ın ona yardım edeceğine, sonsuz bilgeliğini kendisi ile paylaşacağına emindi oysaki. Kendisi son derece merhametli, yardımsever birisi değil miydi? Neden Şeytan’ı alt etmesine yardım etmemişti? “Belki de kaderimde bunu tek başıma gerçekleştirmem yazıyordur.” diye geçirdi içinden.  Kitabı sakladığı yerden çıkarttı. Hırsızlık yapmıştı, bu işlediği ilk "Gerçek Günah" idi. Fakat dünyayı kurtardığında ve Şeytan'ı Tanrı'nın ellerine teslim ettiğinde bu günahı af olacaktı nasıl olsa. Kitabın kapağını kısaca inceledikten sonra tekrar kıyafetine sakladı ve doğruca cadı arkadaşına gitti. Bu cadının ismi Carol idi ve mistik güçleri normal cadılardan düşüktü. Fakat astral seyahati başarabileceğini düşünüyordu. İlkokuldan arkadaşıydı Kimberly'nin. Yıllardır görüşmüyor olsalar da yardımını isteyecekti. Sonuçta eski arkadaşlar ne için vardı değil mi? Sokakta yürürken sürekli birileri onu takip ediyormuş gibi hissediyordu. Cinler planından haberdar mı olmuşlardı yoksa? İltre Şeytan'ın tehlikede olduğunu fark etmiş olmalıydı. Muhtemelen Fısıltı Borusu'nu kullanarak cadı arkadaşına fısıldayacak ve beynini yıkayacaktı. Kimberly’yi unutmasını sağlayacaktı ki ona yardım edemesin.

-Carol! Carol!

Bağırarak kapıyı yumrukluyordu. Carol panikle kapıyı açtı. Tanıyamamıştı karşısındaki kişiyi, fakat enerjisinden daha önce karşılaştıklarını hissediyordu.

-Neden bağırıyorsun!?

-Açıklayacak zaman yok! Çabuk beni içeri almalısın.

Carol, Kimberly girdikten sonra kapıdan çıkıp sağına soluna baktı. Dışarısı gayet normal gözüküyordu. Bu paniğin sebebi neydi acaba? Kapıyı kapatıp misafiri alacağı odaya yöneldi. Ama Kimberly umduğu gibi orada değildi.

-Nereye gittiniz? Neredesiniz hanımefendi?

Carol teker teker evin odalarını gezdi. En sonunda yatak odasında, yatağın üzerinde badaş kurmuş halde buldu Kimberly’yi. Tüm perdeleri kapatmış, gaz lambasını iyice ksımıştı.

-Ne yaptığını sanıyorsun sen!? Hemen kalk yatağımdan!

Kimberly cevap vermiyordu. Kitabı çıkartıp yatağın üstüne koydu. Carol sağ elini ona doğrulttu. Felç etme büyüsü yapıyordu.

-Sana evimden çıkmak için beş saniye veriyorum.

Kimberly zorla konuştu.

-Bana güvenmelisin.

-Seni tanımıyorum ki! 

Bu sırada Kimberly güçlükle parmaklarını hareket ettirmiş ve kitabın mührünü kırmayı başarmıştı. Açığa çıkan enerji önce saçlarını, ardından da perdeleri bir rüzgâr gibi savurdu.

-Ne getirdin evime?

-Beni Öbür Dünya'ya göndermen lazım.

-Kimsin sen? 

-İlkokulda aynı sınıftaydık. İsmim Kimberly.

-Hatırlamıyorum.

-Bak bunlar önemli değil. Şu anda çok acil bir işimiz var.

Carol kitabı eline aldı. Kapağı tenine temas eder etmez parıldamaya başladı. Carol’ın kolyesi de temasın ardından mor ışık saçmaya başlamışlardı. Bu kolyenin görevi mistik güçler yakında olduğunda parıldayarak uyarı vermekti.

-Benim için astral seyahat ritüeli başlatmanı istiyorum. Bunu yapabilir misin?

-Benim mesleğim cadılık değil ki. 

-Meslek mi? Para veremem zaten. İyilik yapmanı istiyorum. Her şeyin karşılığını almak zorunda değilsin. Biliyorum, bize iyiliğin bir zayıflık belirtisi olduğunu, onu saklamamız gerektiğini öğrettiler. Bizi buna inandırdılar ki kötülük hüküm sürebilsin. Çünkü kötülük, iyiliğin yanında çok zayıf kalıyordu.

-Ne dediğini anlamadım. Para umurumda değil zaten. Yapamam demek istiyorum. Bir cadı olarak doğdum fakat bu yönde kendimi geliştirmedim. Sıradan bir insandan çok da farkım yok.

-Şimdi vazgeçemezsin.

-Neyden vazgeçmiyorum?

-Bunu başarmamız çok önemli. Burada dünyayı kurtarmaktan bahsediyorum.

-Anlamıyorum. 

-Evet, anlamıyorsun Carol! Evden çıkıyorsun değil mi?

-Evet. Arada sırada. Normal bir insanım ben. Cadıyım diye evde kalacak halim yok.

-Tamam mesele o değil. Dışarıda ne görüyorsun?

-Yani, ins...

-Ben sana ne gördüğünü söyleyeyim. Cehennem görüyorsun. Modern cehennem. Eğer Şeytan'ın tutsak olduğunu bilmesem planının bu dünyayı yeni cehennemi yapmak olduğuna yemin edebilirdim bile. 

-Ne?

-Artık kimse bir başkasının yerinde olmak nasıl olurdu düşünmüyor, kimse bugünkü davranışlarının yarına nasıl bir etki bırakacağını umursamıyor, kimse düşenin elini tutmuyor. Böyle bir dünyada yaşamak istiyor musun gerçekten?

-Yani… Hayır. Ama ne yapabilirim ki yaşamaktan başka?

-Bir planım var.

-Nedir?

-Beni astral seyahate çıkaracaksın. Öbür Dünya'ya gideceğim.

-Ne? Kötü cinler ruhunu orada yaşatmaz.

-Yaşayacağım. Sen o kısmı bana bırak. Oradan İltre'yi bulacağım ve Fısıltı Borusu'nu ondan alacağım. Bu kadar! Ardından insanların ruhlarına iyilik fısıldayacağım, kibarlık fısıldayacağım, cömertlik fısıldayacağım. Şeytan saklandığı yerden çıktığında onu da Tanrı'ya teslim edeceğim.

-Dalga mı geçiyorsun? Anlatırken çok kolay gözüküyor galiba. Bunları nasıl yapacaksın? Tanrı bile Şeytan’ı bulamıyor. İltre’den Fısıltı Borusu’nu alacağım diyorsun. O ne bilmiyorum ancak İltre’nin elindeyse kesinlikle çok güçlü bir şey olmalı ve onlarca iyi meleğin bile bulamadığı İltre’yi sen bulup bir de eli… 

-Şeytan firarda! Şeytan, şu anda var olduğundan beri en güçsüz halinde. Fakat küçük bir günah işlediği anda kendisini toparlayacak. Ardından daha büyük bir günah, ardından daha büyük bir günah ve sonunda eski gücüne kavuşacak. Ama bunları saklanırken yapamaz. Gittikçe yerini belli etmeye başlayacak. Biz de tam o saklanırken, yani şimdi alacağız Fısıltı Borusu'nu. Henüz gücüne kavuşmadan onu alt edeceğiz.

-İltre Fısıltı Borusu'nu sana neden versin Kimberly? O çok kurnaz bir cindir. İnsani varlıklardan sekiz kat daha zeki olduğu söylenir.

-Bir şekilde alacağım.

-Üzgünüm.

-Ne?

-Yapamam.

-Yapamam da ne demek!? Anlamıyor musun Carol? Dünyanın sonu geliyor ve bunu düzeltmek ikimizin ellerinde.

-Bu yüzden yapamam zaten. Koskoca Tanrı dünyayı kurtaramıyor da sen mi kurtaracaksın? İltre neden sana öylece Fısıltı Borusu'nu versin ki? Hem ben yeten...

-Neden birazcık olsun bize güvenmiyorsun!?

-Biz diye bir şey yok. Seni tanımıyorum bile.

-Boş ver Carol!

Kimberly öfkeyle yataktan kalktı. Kitabı tekrar kıyafetine saklayıp evden çıktı.

-Üzgünüm. Asla başaramazdık.

-Dünya kötülüğün esiri olmuşken sen hala bahane bulmaya devam et.

-Neden bu derece kötümsersin? Dünya hiç de sandığın kadar veya gördüğün kadar kötü durumda değil. İnsanlar anlattığın kadar şeytani davranmıyorlar. Neden herkesi bu denli günahkâr sanıyorsun? Bence asıl sorun sende. İnsan kendisi nasılsa, herkesi öyle görür. Yapılan her eleştiri, içeride saklanan duyguları açığa çıkarır.

-Buraya hiç gelmemeliydim!

-Bir dakika! Her ne kadar cadılık ile ilgilenmesem de altıncı hissim küvetlidir. Lütfen, bu işlerle uğraşma.

-Uğraşmayacağım. Söz veriyorum.

Yalan söyledi. Büyük sayılabilecek bir günahtı. Fakat affedilecekti. Çünkü yapmaya mecbur bırakılmıştı. Yoksa Carol onu durdurmaya çalışabilirdi. Kimberly eve dönerken planını tekrar gözden geçirdi. İnsanları yönetmeyi, bu sayede iyiliği kötülük karşısında kuvvetlendirmeyi amaçlıyordu. Fısıltı Borusu’nu ele geçirdiğinde kendi kurallarını koyacak, düzeni sağlayacaktı. Affedici olacaktı, fakat kuralları çiğnemeye kalkanları da cezalandırması gerekecekti. Tıpkı Tanrı gibi. Bunu der demez susup dudaklarına vurdu. Ağzından çıkanlara inanamıyordu. Kendisini Tanrı ile karşılaştıramazdı. Yüce Harrington'ın çevirdiği din kitabı UL'a göre en büyük ikinci günahtı. Birincisi başka bir insanın hayatına son vermekti. İkincisi de Tanrı'ya şirk koşmaktı. Kimberly, yaptığı hırsızlık sayılmazsa (iyi bir niyet ile yapıldığından affedilecekti) kalbi lekesiz biriydi. İçten içe Tanrı'ya şirk koşuyor olabilir miydi? Dünyayı kurtarmak Tanrı'nın işiydi sonuçta. Hayır, böyle bir şeyi asla yapmazdı. Tek istediği dünyayı daha güzel bir hale getirmekti. Tanrı'ya yardım etmek olarak nitelendirdi bu isteğini. İçi rahatladı, tekrar huzura erişti. Ancak UL'a göre Tanrı'nın yardıma ihtiyacı olmazdı ki. Daha fazla kurcalamadı bu meseleyi. Soru sormayı bırakıp bir an önce Öbür Dünya'ya gitmeliydi. Kapıyı altlı üstlü üçer kez kilitledi. Kimse görmesin diye perdeleri kapadı. Mührü kırılmış kitabın kapağını açtı. Cadı terimleri ile dolu paragraflar ve ne olduğunu anlayamadığı küçük resimler ile doluydu içi. Koşarak diğer odadaki raftan Yüce Harrington'ın "Cadı Terimleri Sözlüğü' kitabını aldı. Bir yandan bilmediği kelimelere bakıp anlamlarını not alıyor, bir yandan da diğer kâğıttan astral seyahate geçebilmek için sırasıyla yapması gerekenleri okuyordu. Üç saatlik okumanın ardından yetmiş altınca sayfada durdu. Kurallar burada bitiyordu. Diğer dört yüz küsur sayfa dikkat edilmesi gerekenler ve işler ters giderse yapılması gerekenler anlatılıyoedu. Ne yazık ki Kimberly'nin buna ayıracak vakti yoktu. Yatağına uzandı. Kafasının altından yastığı kaldırdı. Üzerine tamamen sarı bir elbise giymişti. Bu, ruhunun geri dönüşte bedenini daha kolay görebilmesini sağlayacaktı. Ezdiği karanfilleri karnına döktü. Karanfil kokusu ruhunu karın boşluğuna yönlendirecekti. Karın boşluğu, ruhun bedenden çıkabilmek için kullanabileceği en iyi yoldu. Eğer karın boşluğunu bulamazsa göğüs kafesinden veya doğrudan gözlerden çıkmaya çalışabilirdi. Göğüsten çıkmaya çalışırsa kalp krizine, kaburga kemiklerinin kırılmasına, gözden çıkarsa körlüğe sebep oluyordu. Gözlerini siyah bir örtü ile kapadı. İradeyi bedeninden ruhunu geri verebilmek için zihnini odakladı. Normalde bir cadının yanında kırk altıncı sayfadaki büyüleri okuması gerekiyordu. Bu büyüler vücudun direnci kırardı ve ruhun serbest kalmasını kolaylaştırırdı. Fakat Kimberly normal bir insan olarak tek başınaydı. Orada uzun süre uzandı, ne kadar olduğunu hatırlamıyordu. Aniden karnının içinden bir şey onu yukarı ittirdi. Canı acımamış olsa da vücudunda olağanüstü olaylar döndüğünü hissedebiliyordu. Uyku ile uyanıklık arasında, uykuya daha yakın bir yerlerdeydi. Karnı bir kez daha yukarı kalkıp indi. Ardından bir kez daha. Ruhu doğru yolu bulmuş olmalıydı ancak bir şey çıkmasını engelliyordu. Kimberly gözlerini iyice sıktı ve bağırmaya başladı. Zorla bedeninden dışarıya itiyordu ruhunu. Bağırırken ağzından kan fışkırdı. Karnı artık inip kalkmıyordu, ruh yön değiştirmişti. Akciğerlerinden geçip kafasına geldi. Ardından gözlerinde çıkmaya çalıştı. Kimberly'nin önünde iki seçenek vardı artık. Yarı açık bilinci ile önemli bir tercih yapması gerekiyordu. Karın vücuttan çıkmak için en güvenli birinci bölge, aynı zamanda çıkışın en kolay olduğu ikinci bölgeydi. Cadı olmadığı için ruhu oradan çıkaramamıştı. En kolay birinci bölge ise ruhunun şu anda çıkmaya çalıştığı gözlerdi. Kimberly, ya kör olma pahasına buna izin verecekti ya da riske girip bu işi yapması için bir cadı arayacaktı. Kanlı ağzını sonuna kadar açtı ve bağırdı. Gözlerinden ittiriyordu ruhunu. Gözleri yanmaya başladı, burnundan ve kulaklarından da kan geliyordu artık. Yine de durmadı, başaracaktı bunu, dünyayı kurtaracaktı. Gözleri kör olana kadar ittirdikten sonra aniden ruh tekrar geri çekildi. Kimberly acıdan kıvranıyordu. Öfkeyle bağırdı.

-Neden olmuyor!? Neden her şey bu kadar zor olmak zorunda!?

Çıkaramamıştı ruhunu. Üstüne de gözlerini kör etmiş, beynine bir hayli hasar vermişti. 

-Kimberly! Kimberly!

Duyduğu kadın sesi gerçek değildi. Beyni hasar aldığından halüsinasyonlar duymasına sebep oluyordu.

-Kimberly, ben gerçeğim. Hayal görmüyorsun.

-Hiçbir şey göremiyorum ki. Kimsin sen?

-Senin koruyucu meleğinim.

Melek, parmaklarını Kimberly'nin şakaklarına dayadı. Elleri bembeyaz parıldıyordu şakaklarının üstünde. Ardından bu parlaklık tüm yüzünü kapladı. Bedeninden çıkıp yatağa dökülen kanı karanfillere dönüştürdü. Delinmiş gözlerini mermer gibi düzleştirdi. Kimberly gözünü kapatan örtüyü çıkarttı.

-Görebiliyorum!

-Evet.

-Çok teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın!

-Benim görevim bu.

-Sana minnettarım. Ancak, bir şey soracağım. Bu dünyaya müdahale etmen yasak değil mi?

-Normal melekler için yasak. Ama söz konusu sen olunca değil.

-Nasıl yani?

-Tanrı, senin çabalarını fark etti. Beni bilgilendirdi. Bir sorun olursa seni korumak için görevlendirildim. Ve duyduklarıma göre yardıma ihtiyacın varmış.

-Evet! Öbür Dünya'ya ulaşmam lazım. Bana yardım edebilir misin?

-Hayır, oraya insan ruhlarının girmesi yasak.

-Ama astr...

-O bir çeşit hırsızlık diyebilirim. Zorla bizim dünyamıza giriyorsunuz. Eğer yakalanırsan cezasını ağır ödersin.

Kimberly ağlamaya başladı.

-Ney yapacağım ben!? Neden her konuda bu kadar başarısızım!?

-Hangi konuda?

-Her konuda! Hayatımda tek bir başarım olmadı ki düşününce kendimi iyi hissedeyim, gururlanayım.

-Neden Öbür Dünya'ya gitmek istiyorsun peki?

-İltre'den Fısıltı Borusu'nu almalıyım.

-İltre kılık değiştirebiliyor ve son derece kurnaz. Bu dediğin şeyi...

-Evet, biliyorum... Başarmam imkânsız değil mi?

Bir süre ikisi de sustular.

-Bak, ben senin koruyucu meleğinim. Hayatım sana adanmış. Eğer gerçekten istiyorsan sana Fısıltı Borusu'nu getirmeyi deneyebilirim. Ama sonunda ya öleceğim ya da görevimden alınacağım. Artık seni cinlerden koruyacak kimse olmayacak.

Kimberly düşünmemişti bile.

-Getir! Lütfen bana bu iyiliği yap! Zaten Fısıltı Borusu elime geçtiğinde beni korumana gerek kalmayacak. Bu dünyayı cennete dönüştüreceğim.

Melek soluklaşarak kayboldu.

-Geri döneceğim, umarım.

Kimberly, melek dönene kadar hızlıca yatağına toparladı. Planını ortaya çıkaracak her türlü delili ortadan kaldırdı. Ardından uzunca banyo yaparak iyice temizledi. Heyecanı aç hissetmesine engel oluyordu ancak güçlü olmak için beslenmeliydi. Dünden kalmış yemekleri ısıtıp zorla yedi. Aradan saatler, saatler geçti. Gece üçte aniden uykusundan uyandı. Bir robotmuş gibi doksan derece doğruldu yataktan. Meleğin sesini duymuştu. Ancak bu sefer biraz daha farklıydı sesi. Sanki, acı çekiyordu.

-Ne oldu?

Melek uçarken zorlanıyordu. Arkada sakladığı elini açığa çıkardı.

-Aldım.

-Çok teşekkür ederim!

Kimberly, uzun zamandır hissetmediği kadar mutlu hissediyordu kendisini. Hani bu öyle bir mutluluktu ki, bir daha hiçbir onu üzemeyecekti sanki. Başına ne gelirse gelsin bu mutluluğu hatırlayıp sevinebilecekti. İşte öyle mutlu olmuştu. Meleğin ona uzattığı, Fısıltı Borusu idi çünkü.

-Artık dünyayı kurtaracağım!

Melek, Kimberly'nin kollarına düştü.

-Ne oldu?

-Yaralandım. Çok yakında öleceğim.

-Merak etme, Tanrı'ya seni tekrar diriltmesini söylerim.

-Bunu başarabilecek misin Kimberly?

-Evet! Başaracağım!

-Sana güveniyorum.

Eliyle omuzunu okşadı. Ardından saçından tuttu ve kulağını ağzına yaklaştırdı. Fısıldadı.

-Şeytan'ın nerede saklandığını öğrendim.

Kimberly'nin gözleri kocaman açıldı, kaşları kalktı.

-Nerede?

-Yüce Harrington'ın kalbinde.

-Ne!? Olamaz! 

-Sessiz ol. Duyabilir.

-Ama nasıl olur? Yüce Harrington insanların en güveniliridir, en günahsızıdır.

-Onu öldürmelisin.

-Yapamam!

-Yapmalısın. Koruyucu meleğin olarak söyleyebilirim ki şu anda yaşayan en günahsız insan sensin. Yüce Harrington sizi kandırıyor. UL'da ne yazıyor hatırla. "Şeytan o zindandan kaçmayı başardı. Ardından kimsenin aklına gelmeyecek bir yere saklandı, Tanrı bile göremiyordu nerede olduğunu."

-Yani... Yüce Harrington'ın içine mi saklandı?

-Evet. Böylece kimse ondan şüphelenmedi.

-Tanrı bile.

-Tanrı bile.

Aynı anda söylemişlerdi son cümleyi. Ardından melek Kimberly’nin titreyen ellerini tuttu.

-Kimsenin seni durdurmasına izin verme. 

Soluklaşarak Öbür Dünya’ya geri döndü bir kez daha. Ancak bu sefer bir suçlu olarak gitmişti. Tanrı veya diğer melekler yaralarına merhem olmayacaklardı. Koruyucu meleği, sırf onun için kuralları çiğneyerek boyut değiştirmiş, bu önemli görev için İltre ile yüzleşerek kendisini feda etmişti. Kimse ona inanmıyor olsa da sadece bu yaşananlar göz önüne alındığında hayalinin gerçek olmaya ne kadar yakın olduğu ve kendisinin düşündüğünden bile daha ciddi oluğu anlaşılıyordu. Ne yapacaktı peki şimdi? Hayranı olduğu, onun bu noktaya ulaşmasında en önemli rolü oynamış, hayatı boyunca ona yol göstermiş Yüce Harrington’u öldürecek miydi? Hem de insan öldürmek günahların en büyüyü iken. Tanrı onu affedebilir miydi? Tabiki affedecekti. Çünkü Yüce Harrington’ın içinde Şeytan saklanıyordu. Kafasını toparlaması, gerçek düşmanını hatırlaması gerekiyordu. Yıllardır kandırılmıştı! Yüce Harrington olarak tanıdığı bilge adam aslında yüz binlerce insana yalanlar söyleyerek bunca zamandır dünyada kötülüğü yönetiyor, tüm günahların sorumlusu Şeytan’ı saklıyordu. Bu yüzden yardım istemeye gittiğinde Kimberly’yi evinden kovmuştu. Umursamıyormuş, küçümsüyormuş gibi davranmıştı fakat içten içe onun ne kadar güçlü olduğunu anlamış ve panik olmuştu. Taşlar şimdi yerine oturuyordu. Planı tamamlanmış, amacına giden yol iyice belirginleşmişti. Fısıltı Borusu’nundan cadıya fısıldayarak Harrington’ı öldürtecekti. Ama Dorothy çok güçlüydü. Fısıltı Borusu'nu onun üzerinde kullanırsa aklını kontrol edemeyebilir, yaptığı her şey boşa giderdi. Aklına onu girişte karşılayan erkek cadı geldi. Onun aklına girip Harrington'ı bıçaklattırırdı. Böylece Şeytan açığa çıkmak zorunda kalacak, bunu gören Tanrı da en zayıf halindeyken onu yakalayacak ve sonsuz barışı sağlayacaktı. Kimberly de Fısıltı Borusu ile insanları iyiliğe yönlendirirdi. Tanrı ile iş birliği yapardı. Hatta onun sağ kolu bile olabilirdi. Hatta, belki de bir nevi Tanrı olurdu. Boruyu ağzına dayadı ve erkek cadının enerjisini hissederek fısıldamaya başladı. Cadı, o sırada yer minderinin üzerinde oturmuş tırnaklarını törpülüyordu. Fısıltıyı hisseder hissetmez törpüyü fırlatarak ayağı kalktı. Direnmeye çalışıyordu.

-Çık! Çık kafamdan!

Tırnaklarıyla kafasını çiziyor, etini parçalayarak sese ulaşmaya çalışıyordu. Sanki kazıp beynine eriştiğinde Kimberly'nin fısıltısını durdurabilecekmiş gibi. Tabiki boşunaydı.

-Harrington'u öldür. Harrington’ı öldür.

Cadı yerden törpüsünü aldı. Sivri tarafı karşıya gelecek şekilde tuttu. Boncuklu kapılardan geçerek odaya girdi. Harrington şaşırmıştı.

-Müşteri nerede? Ne arıyorsun burada?

Cadı avuç içini Harrington'a yöneltti.

-Ne yapıyorsun!?

Tam felç etme büyüsü yapıyordu ki solundan Dorothy elini yakaladı. Göğsüne itme büyüsü uygulayıp onu duvara fırlattı. Çarpmanın etkisiyle erkek cadının sırt kemikleri kırılmıştı. Tamamen hareketsiz, olduğu yerde kalakaldı. Harrington çılgına dönmüştü.

-Bu da neydi!?

-Onu ele geçirmişler efendim. 

-Nasıl!?

Dorothy, erkek cadının bileğinden tutarak üzerindeki büyülerden onu arındırdı. Bilinci biraz yerine gelince neler olduğunu sordu. Anlattıklarını dinlediğinde, sebebin ne olduğunu anlaması on beş saniyesini almıştı.

-Fısıltı Borusu kullanılmış.

-Fısıltı Borusu mu? İltre bizimle mi uğraşıyor? Olamaz, cinler böyle büyük günahlar için doğrudan boruyu kullanmazlar. 

Erkek cadı her ne kadar olan bitenin farkında olsa da fısıldayanın kim olduğunu bilmiyordu. Dorothy bunu öğrenecekti.

-Kimim fısıldadığına bakacağım.

Sağ elinin başparmağını erkek cadının sol bileğine, sol elinin başparmağını çenesine, işaret parmağını da kulak memesinin arkasına koydu. Göz bebeklerine bakıyordu. Zihninin en derinliklerine inip orada kimin sözünün geçtiğini görecekti. Bunu yaparken Dorohty’nin gözleri mor, erkek cadınınkiler ise sarı olmuşlardı. 

-Aman Tanrım!

-Ne oldu!? Ne oldu?

Dorothy, Harrington'a döndü.

-O kadın yapmış.

-Hangi kadın?

Erkek cadı bir anda törpüsünü Dorothy’nin boynuna sapladı. Dorothy anında erkek cadının elini yakalamış ve onu felç etmişti ancak hızına rağmen geç kalmıştı. Boynundaki törpü ile yere düştü. Harrington, onu kucaklayarak arka odadaki yatağa yatırdı. Kimberly olanlardan haberdardı. Harrington'ın ölmediğini biliyordu. Bunu da kendisi yapmalıydı. Evet, Şeytan'ı bizzat kendisi öldürecekti. Bunun için abisinin silahını kullanacaktı. Koşarak birkaç sokak ötede yaşayan abisinin evine gitti. Uzun zamandır hiç konuşmamışlardı. Çünkü Kimberly ne zaman abisini görmeye gitse ya uyuşturucu almış oluyor ya da evde dine aykırı partiler veriyor oluyordu. Fakat ucunda Şeytan’ı öldürmek varken bunlar göz ardı edebileceği meselelerdi. En azından şimdilik. Tanrı olduğunda, gerekenleri yapacaktı.

-Ne oldu Kimberly?

-Acil silahın lazım.

Abisi kapıyı yalnızca birkaç parmak aralamıştı. Sakalları ve saçları darmadağın, gözaltları mosmordu. 

-Ne yapacaksın silahı?

-Lazım işte.

-Silah milah veremem. Rahat bırak beni.

Bu sırada arkadan bir kız gelip abisinin öpmeye başladı.

-Bir arkadaşım.

-Artık ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. İstediğin gibi zina yapmakta, günah işlemekte özgürsün. Tek istediğim silahın. 

-Şimdi olmaz. Yarın veririm. 

-Hemen lazım. Silahını ver, ben de sana uyuşturucunu getireyim.

-Uyuşturucu mu? Kimberly, iyi misin?

-Silahı var gitsin abi.

-Ne yapacaksın ki? Market mi soyacaksın?

-Ben öyle şeyler yapar mıyım?

-Neden istiyorsun öyleyse silahı?

-Uyuşturucunu getirince anlatırım. Beni tanıyorsun! Kötü bir şey yapmayacağım.

-Uyuşt… Bekle.

Kapıyı kapattı. Birkaç dakika sonra elinde silahla geri döndü. 

-Kullanmayı biliyor musun?

-Evet hatırlıyorum.

-İyi. Ne zaman geri getireceksin?

-Yarın sabah.

Doğruca Şeytan'ın inine ilerlerken son üç günde yaptıklarını düşünüyordu. Hırsızlık, yalan, birisine bir başkasını öldürtme... Birazdan da kendisi bizzat katil olacaktı. Ama bunların hiçbirinin önemi yoktu. Tanrı olmak için yapılması gereken küçük fedakârlıklardı bunlar sadece. Kolu sessizce çevirerek içeriye girdi. Boncuk ipleri de aynı sessizlikle iterek arka odaya gitti. Kimse yoktu. Yere baktığında erkek cadıyı gördü. Hemen yanında da kan lekeleri vardı. İzler daha da arkadaki bir odaya gidiyordu. En ufak ses çıkarmadan yakınlaştı ve kapıyı aralayarak içeriye göz attı. Odada büyükçe bir yatak, bir de yanında ahşap sandalye bulunuyordu. Dorothy yatakta uzanıyordu. Harrington yanına oturmuştu. Başlarında da bir doktor vardı.

-İyileşecek mi?

-Tedavim bittiğinde evet. Ama bir süre konuşurken ve yutkunurken zorlanacaktır.

-Peki ne zaman gücüne kavuşur? Benim için çok önemli, biliyorsun.

-Evet efendim, biliyorum. Dorothy güçlü bir cadı. Çok güçlü. Birkaç saat içinde ayağı kalkabilecek hale gelir. Kendisine büyü yaparak yarasınım iyileşmesini hızlandıracaktır. Merak etmeyin, yarın sabah toparlanmış olur. Fakat dediğim gibi, konuşması biraz zaman alacaktır. Ses telleri çok kötü zarar görmüş. Normal bir insa…

Doktor tedavi sürecini anlatırken bir patlama sesi duyuldu. Kurşun, kafasının arkasından girmiş gözünden çıkmıştı. Buna rağmen alakasız kelimeleri arka arkaya sıralayarak konuşmasına devam ediyordu. 

-Sarı sonra araba boncuk ve gitti leylek.

Harrington boynundaki koruyucu kolyesini tutarak yardım istiyordu.

-İmdat! Yardım edin! Yardım edin!

Kimberly silahı doğrultarak birkaç adım yaklaştı. Yüce Harrington o zaman tanımıştı kızı.

-Sen... Sen o aptal kızsın.

-Sana dünyayı kurtaracağımı söylemiştim.

Sesi kirli çıkıyordu Kimberly'nin. Sanki boğazı balgam doluydu.

-İnsan öldürerek mi kurtaracaksın!? Sana bu işten uzak durman gerektiğini söylemiştim!

-Bunu çok isterdin değil mi?

-Neyin var senin!? Şu haline bak! Buraya ilk geldiğinde seni güzel yürekli, masum, dünyaya iyilik getirmek isteyen ancak kafası bir karış havada biri sanıyordum. Şimdi ise görüyorum ki günahkâr psikopatın tekine dönmüşsün!

-Hayır Harrington, hayır. Artık beni yalanlarınla kandıramazsın. Şeytan’ı senin sakladığını biliyorum. 

-Şeytan mı!? Şeytan kimsenin onu bulamayacağı bir yere kaçtı dedim ya! Cahil seni! O iki parmaklık aklın ile başımıza neler açtın!? Fısıltı Borusu da mı sende yoksa!?

-Kes sesini! Kendin dışında herkesi aptal görmenden bıktım! Gözlerim açıldı. İnsanları para için nasıl kandırdığını biliyorum. Tanrı’nın bir elçisi, dinin savunucusu rolü yapıp Şeytan ile işbirliği yaptığını, yalanlar söylediğini biliyorum. Zengin olmak için masum insanların inançlarını ve dine olan hassasiyetlerini nasıl kötüye kullandığını biliyorum artık! Bunu yapmana daha fazla izin vermeyeceğim! 

-Evet, belki para gözümü boyadı, belki yalanlar söyledim! Ama hepsi insanlığın iyiliği ve inancımızın sonsuza kadar yaşaması içindi. 

-Daha fazla yalan duymak istemiyorum! 

Kimberly'nin gözleri kıpkırmızı oldu. Kirpikleri alev aldı. Sesi artık çok gürültülü ve korkunç çıkıyordu. Tıpkı kükreyen bir aslan gibiydi konuşurken.

-Beni öldüremezsin! Sana ne yaparlar biliyor musun!?

-Kimseden korkup yok benim!

Kıyafetleri de yanmaya almaya başladı. Artık konuşurken oda deprem oluyormuşçasına sallanıyordu. 

-Bu evrenin tanrısı benim artık!

-Aman tanrım…

Yüce Harrington olanları anlamıştı ancak bir şey yapmak için çok geçti. Kimberly lav topuna dönmüştü.

-Şeytan... Şeytan senin içine saklanmış. Başından beri senin içindeymiş. Kalplerin en temizinin, en safının içinde…

Kimberly silahını ateşledi. Kurşun tam Yüce Harrington'ın suratını delecekken Dorothy havada durdurdu. Kurşunu geldiği gibi Kimberly'ye gönderdi. Ancak kurşun sıcaklıktan bedenine temas edemeden erimişti. Harrington bağırdı.

-Şeytan ile baş edemezsin Dorothy! Kaç!

İtme büyüsü kullanarak Şeytan'ı odadan fırlatmayı denedi. Etraftaki eşyalar uçarken Kimberly yerinden bir santimetre bile kıpırdamamıştı. O da Dorothy'ye doğru çığlık attı. Arkasındaki tüm duvar çöktü ve Dorothy oradan dışarı fırladı. Bu sırada yere çökmüş olan Harrington, ayağı kalkıp Kimberly'nin elindeki silaha yöneldi. Tutup yüzüne çevirdi. 

Tam tetiğe basacaktı ki Kimberly namlunun ucuna elini koydu. Yüzüne gelen kurşunu durdurdu. Ardından silahı sıkarak eritti. Erimiş metal Harrington'ın eline yapışmıştı. Acı içinde bağrıyordu.

-Sen! Senin güçsüz olman gerekiyor!

-Hayır, Harrington. Güçsüz olan Tanrı. 

Elini karnına sokup omurgasını yakaladı ve sırtından çıkardı. Harrington önce dizlerinin üstüne düştü, sonra tüm bedenini solucan gibi yere bıraktı. Ruhu cesedinden çıkıp kaçacaktı ki Kimberly havada yakaladı ve ruhunu da yakarak yok etti. Artık Harrington diye bir varlık yoktu evrende. Bu sırada kafasına kocaman bir duvar parçası çarptı. Ardından bir tane daha. Dorothy, az önce yıkılan duvardan aldığı enkaz parçalarını fırlatıyordu. Şeytan'a dönüşme tam gerçekleşmeden öldürebilirse, ondan sonsuza kadar kurtulacaklardı. Ancak yaralıydı. Yapabildiği büyüler yeterli olmuyordu. Normal gücünün yarısına bile sahip değildi. Üstü taşlarla dolarken Kimberly öfkeyle kükredi ve tüm binayı havaya uçurdu. Bu, Dorothy’nin tam da ihtiyacı olan şeydi aslında. Yaratılış elementi yıldırım olduğundan, gökyüzünün gücüne kavuşmuştu artık. Yerden birkaç santim havaya kalkarak elini yukarıya kaldırdı. Gökyüzünde kara bulutlar belirdi. Çakan şimşeklerden birini seçti ve Kimberly'ye yönlendirdi. Kimberly, yıldırımı tam göğsünün ortasına yiyince takla atarak geriye düştü. Artık daha da öfkeliydi. Ateşten bir kamçı oluşturdu. Dorohty havada süzülürken ayak bileğinden ateşli kamçı yakaladı ve onu yere vurdu. Ardından kendi üzerinden savurarak bir kez daha yere vurdu ve etrafındaki çevirip etraftaki evlerden birisine fırlattı. 

-Boşuna savaşıyorsun cadı! Beni kimse alt edemez. 

Ağzını kocaman açarak Dorotht’nin bulunduğu eve lav kustu. Bina, eriyen bir peynir küçülüyordu. Bu sırada Kimberly’nin ensesine yıldırım çarptı. Öfkeyle bağırırken, Dorothy Uçarak binadan çıktı ve gökyüzünden aldığı şimşeği göğüs boşluğuna sapladı. Yirmi metre yükseklikten üstüne bastırarak göğsünde yıldırım ile yere yapıştırdı Kimberly’yi. Yıldırım göğsünde çarpılırken, Dorothy onun gözlerine bakarak doğrudan beynine saldırıyordu. Mosmor gözlerinden çıkan lanet büyüsü, Kimberly’nin enerjisinden geçemedi. Ancak bu büyü ile baş ederken zorlanıyordu Kimberly. Dorothy’nin gözlerine tükürerek onu kör etti. Ardından karnını yakarak üzerinden fırlattı. Temas kaybolunca yıldırım da yok olmuştu. Kamçısı ile Dorothy’nin belinden yakaladı. Kendisine çekip boynundan tuttu ve sırtüstü yere vurdu. Dorothy, tırnaklarını Kimberly’nin böbreğine geçirdi. Onu üzerinde atması gerekiyordu fakat Kimberly her geçen saniye daha da güçleniyor, tamamen Şeytan formuna bürünüyordu. Bileklerinden tutup Dorothy’yi yere bastırdı. Sıcaklıktan asfalt erimişti. Tuttuğu bilekleri erimiş asfaltın içine batırdı ve ellerini çekti. Dorothy'nin kolları erimiş asfaltın içinde kalmıştı. Ellerini kullanamadığı için konuşarak büyü yapmaya çalışıyordu. Ne yazık ki, tek kelime bile çıkmıyordu yaralı boğazından.

-Ne? Seni duyamıyorum. Dur yaklaşayım da öyle söyle.

Şeytan suni teneffüs yapıyormuş gibi önce burnunu tıkadı. Burnu erirken suratını Dorohty'nin ağzına yaklaştırdı. Aralarında beş santimetre kalınca, tüm suratı erimiş, insan olduğunu belli edecek tüm çıkıntılar yok olmuştu yüzünden. Ağzını, simsiyah olmuş ağzına yapıştırdı ve ciğerlerine sıcak hava üfledi. Dorothy umutsuzca debeleniyordu asfaltın içinde. Ateşten kurtulmak isteyen ruhu gözlerini ve alnını parçalayarak bir anda dışarı çıktı. Şeytan, kuyruğundan yakaladı ruhu. İki eliyle sıkıştırarak ezdi ve ısırıp yarısını yedi. Kalanını da Dorothy’nin cesedinin üzerine fırlattı. Ardından havaya baktı. Koruyucu meleği gördü. Ölmüştü. Hemen arkasında İltre vardı.

-Aferin İltre. Güzel numaraydı.

-Benim için bir zevkti efendim.

Şeytan kızıllaşmış gökyüzüne bakarak kükredi. 

-Sonunda özgürüm!

Dönüşüm tamamlanmıştı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana