Bakış Açısı
Bakış Açısı
Arthur
Warren
Keyfim yerindeydi. Çünkü
aşağıya göz gezdirdiğimde davetlilerimin de keyiflerinin yerinde olduğu gözüküyordu.
Zaten olmamaları için de bir sebep yoktu. Davet benim malikânemde yapılıyordu. Hiçbir
masraftan kaçınmamıştım. Giriş katında geniş bir alan vardı. Ortada üzerleri
kırmızı örtüler ile süslenmiş küçük masalar bulunuyordu. Kenarda da içki
servisi yapılıyordu. Misafirlerim masaların kenarlarında oturarak veya ayakta
durarak arkada hafif müzik eşliğinde bir yandan içkilerini içiyor, bir yandan
da sohbet ediyorlardı. Herkes gayet sakin duruyor ve kendilerini sohbetin
akışına bırakmış gözüküyorlardı. Gözüm Henry'ye takıldı. Kendisi bir
gazeteciydi. Yani, ücreti karşılığında benim hakkımda güzel yazılar yazan bir
tanıdık da diyebilirim. Uzun boylu, kel, koyu tenli bir adamdı. Lacivert bir
takım elbise giymişti. Kendisinden hiç haz etmesem de iş gereği davet etmiştim.
Onu sevmememin sebebi açıktı, para karşılığı normalde yapmayacağı şeyler
yapması. Sonuçta benim hakkımda iyi yazılar yazan biri parayı verseler aynısını
başkası için de yapardı. Bu hep böyledir. O yüzden bu tarz insanlara asla güvenmem.
Zamanı geldiğinde işini yapsın yeter. Onun biraz uzağında Emma’yı gördüm. Eskiden
bizim şirketimizin ekonomi bölümünün başındaydı. Birkaç yıl önce daha fazla
fırsat bulabileceğini iddia ettiği için istifa ederek Mike Reynolds şirkete geçti.
Daha çok fırsat buldu mu? Belki evet, ancak bununla yetineceğini asla
düşünmüyorum. Kısa boylu, kahverengi saçlı sivri burunlu biriydi. Pek
sevilmiyordu. Buna şaşırmamak gerekti çünkü pozisyonunu yükseltmek için her
şeyi yapabilecek biriydi. Arkadaşlarının arkasından iş çevirir, sırlarını açar,
onlara tuzaklar kurardı. Gerçek tek bir arkadaşı olmadığına emindim. Amy'yi
gördüm. Amy çok güzel bir kadındı. Bembeyaz tenli, masmavi kocaman gözlü,
simsiyah saçlı, küçük burunluydu. Güzellik standartlarımı tam anlamıyla uyuyordu.
Gecenin en güzel kadınıydı. Sonra gözüm Elizabeth'e ilişti. ''Ha!'' dedim.
''Elizabeth'ten sonra en güzeli tabii.'' Aşağı indim.
-Ooo, merhabalar Arthur bey.
Jason... Güvenliklere onu almamaları
gerektiğini ısrarla belirtmeme rağmen içeriye girmeyi başarmıştı! Sürekli sorun
çıkaran bir tipti. Zaten onu tanımasanız bile görür görmez ağzından hoş şeyler
çıkmayacağını, geldiği yere birlikte huzur getirmeyeceğini tahmin
edebilirdiniz. Upuzun, koyu kahverengi dalgalı saçlar; büyük, kemikli bir
burun, bakımsız bir sakal... Şimdi çıkmasını istesem tartışma başlatacaktı o
yüzden yaptığı aptal esprilere gülüp geçiştirmeye karar verdim.
-Merhaba Jason.
-Geçen seferki olaydan sonra davet
almadım, bir an içeri giremeyeceği düşünüyordum.
-Ben de.
İçimden söylemek istemiştim fakat Jason'a
sabrım tükendiğinden olsa gerek sesli çıkıverdi ağzımdan.
-Ne?
-Yok bir şey.
-Neyse, parti güzel gidiyor ancak sanki
kötü bir şeyler olacak gibi he? İçimde kötü bir his var.
-Evet evet, sonra görüşürüz Jason.
-Görüşürüz tabii. Daha buradayım.
Hafifçe omzuna dokunup yanından geçtim ve
Elizabeth'e doğru ilerlemeye devam ettim. Simon beni durdurdu.
-Arthur, nasıl gidiyor?
Resmen tüm davetliler anlaşmış ve benim
Elizabeth'e ulaşmamı engellemeye çalışıyormuş gibiydiler!
-İyiyim Simon sağ ol.
Simon iyi bir adam ve iyi bir de avukattı.
Turuncumsu, ilginç bir ten rengine sahipti. Saçlarının dökülmesinden oldukça
şikâyetçi, aylardır saç ekimi yaptıracağından bahsediyordu. Görüldüğü üzere
hala bu kararını gerçekleştirememişti. Muhabbetini severdim ancak şimdi daha
önemli işlerim vardı.
-Acelen var gibi. Sakin ol, daha çok içki
var.
Evet Simon, acelem var. Tekneye uçmuş bir
balık gibiyim, denizime ulaşmam lazım. Beni bir rahat bırakın artık.
-Sen buradayken her an sıfırlanma
tehlikesi var.
-Bu gece çok içmeyi düşünmüyorum doğrusu.
Kafamın yerinde olmasını tercih ederim. Yani rahat olabilirsin.
Keşke saçların da yerinde olsaydı.
-Şimdi rahatladım işte.
-Hemen belli oldu.
Sahte gülümsememi yaptım.
-Seninle konuşmamız gerekenler var. Ne
zaman müsait olursun?
Eğer mümkünse bu akşam hiç müsait olmak
istemiyorum.
-Şu an?
-Şimdi olmaz.
Az önceki neşeli adam aniden gitmiş,
yerini gergin birine bırakmıştı. Ne konuşacağımız hakkında meraklanmıştım
açıkçası.
-Nasıl yani? Ne ile ilgili?
-Mike.
-Mike mı? Mike senin müvekkilin diye
biliyordum.
-Öyle zaten.
Nereye varmaya çalıştığını
anlayamamıştım.
-Peki benim bununla ne alakam var?
-Senin bir alakan yok. Sadece bazı
şeyleri itiraf etmek istedim.
-Ne diyorsun Simon?
-İnan bana söylemek istediğim o kadar çok
şey var ki. Sadece kendine dikkat et.
-Sağ ol sen de.
Elizabeth'e doğru emin ve hızlı adımlarla
ilerlediğim sırada gözüme yabancı biri çarptı. Bu kişi Henry ile konuşuyordu.
Dışarıya belli etmemeye çalışıyorlardı ancak çok öfkeli oldukları
anlaşılıyordu. Hele tanımadığım adam, sanki her an elindeki kadehi Henry'nin
kafasını geçirecekmiş gibiydi. Böyle birini davet ettiğini hatırlamıyordum. Onu
tanımıyordum bile! Neredeyse iki metre boyunda, iri yarı bir herifti. Aramızda
yirmi metre kadar olmasına rağmen masmavi gözlerini ayırt edebildim. Uzun ince
kaşları vardı. Hafif kara sakallıydı. Kıyafeti oldukça rahat gözüküyordu, çok
özenli giyinmemişti. Bu partiye ait durmuyordu. Ne garip! Yukarıdan tüm alana
baktığımda her şey olağan ve sade gözükürken resmin içine daldıkça her parçanın
ne kadar anlamsız ve yukarıdan çekilen fotoğraftan ne kadar bağımsız olduğuna
tanık oluyordum. Bu iri adamın aramızdan biri olmadığı kesindi. Bu kadarı da
fazlaydı ama! Herkesi içeri alacaksa ne diye güvenlik tutuyordum ben kapıda!?
Kim olduğunu öğrenmek için yanına gidecektim ki Elizabeth'in buraya doğru
geldiğini fark ettim. ''Neyse ne!'' dedim, kim olduğunu sonra öğrenirim.
-Elizabeth, selam.
-Selam.
Hafifçe gülümsedi. Yemyeşil gözlerinin
etrafındaki gülümseyince oluşan çekiklik, sarı saçları ve bembeyaz cildi ile
harika gözüküyordu. O küçük, tatlı burnunun etrafında zar zor seçilen çilleri
yok mu?! O çiller beni benden alıyordu.
-Parti nasıl gidiyor?
-İyi. İçkiler harika.
Günlük hayatta kendime oluşturduğum ideal
karaktere göre hareket ederdim. Makamıma ve görünüşüme uygun bulduğum bir
tiplemeyi oynuyordum yıllardır. Sonuçta gerçek kimliğiniz hassas ve değerlidir.
Herkese gösteremezsiniz. Ancak iş Elizabeth ile konuşmaya gelince, karakter
marakter kalmıyordu. Ne konuştuğumu bile bilmez, oluşturduğum tiplemeyi
hatırlamaz oluyordum. Onunla olduğum dakikalar salise gibi geçip gidiyordu.
Ancak sohbetimiz bittiğinde onunla konuştuğumu fark edebiliyordum.
-Demek içkiler harika, o zaman sana bir
tane daha ısmarlayayım?
Zaten her şey benim olduğundan
ısmarlayayım biraz saçma durmuştu sanırım. Ve çok mu hızlı gitmiştim
bilmiyorum. Ayrıca, “Ismarlayayım” kelimesini kullanmazdım ki ben.
-Olur.
Kolaydı! Hem zaten ben koskoca Arthur
Warren idim. Özgüvenimin zirvede olması gerekiyordu. ''Karakterini hatırla,
karakterini hatırla!'' Normal Arthur böyle bir durumda nasıl davranırdı
hatırlayamıyordum. Birlikte içki yerine doğru ilerledik. Birer içki söyledik ve
konuşmaya başladık. Ellerimin titrediği belli olmasın diye içkiye
dokunamıyordum.
-Abin nerede?
Elizabeth ile abisi David aracılığı ile
tanışmıştık. Ortak bir projede çalıştığımız sırada görmüştüm onu. Bu gece de
asıl davetlim David idi zaten, Elizabeth yanında misafir olarak gelmişti. Partinin
yabancısı sayılırdı. Yabancı ki, tüm gün babasının işten eve dönmesini bekleyen
bir çocuk gibi onu beklememe neden olan bir Yabancı; yabancı ki, hayal kurmanın
ve bir şeyler yaratmanın vücutta oluşturduğu o garip heyecanı onu her
düşlediğimde hissetmeme neden olan bir Yabancı ve yabancı ki tüm tanıdıklarımı
aklımdan silip yerine sadece onun hakkında bilgileri koymak istediğim bir
türden Yabancıydı Elizabeth Stone.
-O da eski arkadaşlarıyla sohbet ediyor.
Özlemişler birbirlerini.
-Evet, insan eski günleri özlüyor.
-Evet. Bazılarına geri dönebilsek keşke.
-O zaman ne anlamı kalır?
-Bilmem.
Kısa bir sessizlik oldu. Elizabeth'i
neden bu kadar sevdiğimi fark etmeye başlamıştım. Onunla konuşurken sanki
gerçek beni keşfediyordum. Yıllarca zenginliğin, egonun, şöhretin arkasında,
kalbimin derinliklerinde saklanmış beni. O korkak ben kimseye güvenemediği için
kendini yıllardır saklamıştı fakat Elizabeth'e karşı çırılçıplak dışarı çıkmaya
hazırdı. Cesaret! Onunlayken baskın olan duygu buydu içimde işte. Ben insanın
gerçek bir kişiliği olduğu saçmalığına inanmıyordum. Hani derler ya: İnsan
acıkınca gerçek kişiliği ortaya çıkar, insan zor durumda kaldığında gerçek
kişiliği ortaya çıkar falan diye, bana göre hepsi insanın birer karakteriydi;
sadece bir gerçek karakter falan yoktu. Ancak eğer vardıysa da benim gerçek
karakterim Elizabeth ile konuşurkenki halimdi.
-Beni davet etmen çok nazikti Arthur,
teşekkür ederim.
-Hiç önemli değil. İnan bana, bu partiye
en çok sen yakışıyorsun.
-Bana pek öyle gelmedi. Bu tarz yerlere
nasıl giyinmesi gerektiğini daha iyi bilenler var gibi.
-Sen onlara bakma. Hepsi yapmacık. Çoğu kıyafetini
kendi bile seçmiyordur.
-Yani, çok da sıkıntılı bir şey değil. Kıyafetimi
seçecek birine param yetsin isterdim doğrusu. Ben de kombin yaparken her zaman
keyif almıyorum.
-Yaptığımız her şeyden keyif alabilsek
keşke.
-En son ne zaman bir şey yaparken harika
hissettin?
Güzel bir pas atmıştı. Acaba seninle her
konuştuğumda desem çok mu agresif kaçardı.
-Şu an sayılıyor mu?
-Davet mi?
-Seninle konuşmak?
-Ha! Seni bu zevkten mahrum bırakmayayım
o zaman.
-Ne kadar iyi kalplisin.
Yarım saat kadar daha konuştuktan Mike
yanımıza geldi. Mike Reynolds. Kalın kaşlı, geniş çeneli yakışıklı bir erkekti.
Simsiyah gözleri, simsiyah kısa saçları vardı. O da başka bir şirketin
başındaydı. Yaklaşık iki üç ay önce sattığı plastik oyuncaklardan dolayı
çocukların kanser olduğu dedikodusu yayılmıştı. Ki, aramızda kalsın dedikodu
doğruydu. Gerçekten olmuştu öyle bir olay. Sadece haberlere çıkmamıştı. Sonuçta
haberleri parası olan yönetiyordu. Onun ucuz malzemeleri yüzünden bir sürü ailenin
çocuğu daha hayal kurmanın karında yarattığı gıdıklanmayı tadamadan dünyaya
veda etmişti. Suç yüzde yüz Mike'ın değildi tabii fakat denetimi düzgün yapması
gerekiyordu. O zamandan beri de işleri eskisi kadar iyi gitmedi.
-Merhaba Arthur.
-Selam Mike. Nasıl gidiyor?
-Güzel sağ ol. Hey, bugün erken çıkmam
gerekebilir.
-Sen bilirsin.
-Ben, kendimi iyi hissetmiyorum.
Elizabeth atladı.
-Size tuvalete kadar eşlik edeyim
isterseniz Bay Mike.
-Teşekkürler gerek yok.
-Edeyim edeyim, benimle gelin.
Yanına gitti ve Mike'ın koluna girdi.
Sanki birbirlerini önceden tanıyormuş gibiydiler.
-Siz tanışıyor musunuz?
Elizabeth cevap verdi.
Pek sayılmaz.
-E ben yardım ederim Mike'a. Sen za...
-Böyle iyi Arthur, sağ ol.
İkisi tuvalete doğru gittiler. Tuvalet
ana yerin oldukça gerisindeydi, ben de onlar gelinceye kadar düşünmeye
koyuldum. Elizabeth'e artık bir şekilde duygularımı ifade etmeye karar verdim.
Daha önce de belki yirmi beş kere karar verdiğim gibi... Konuşması, bakışları,
mimikleri… O da sanki bana karşı bir şeyler hissediyordu. Yaşadığım heyecan
reddedilme korkusundan veya özgüven eksikliğinden değildi! Hissettiklerim
normal olduğuna inanıyordum. Asıl normal olmayan âşık olduğu kişiyle konuşurken
heyecanlanmayan, karnı kelebeklerle dolmayan insanlardı. Heyecanlanmak normal
bir şeydi, size kalp krizi geçirtecek kadar olsa da! Bir süre daha ne yapmam
gerektiğine karar vermeye çalıştım, neler söyleyeceğimi bir bir planlıyordum.
Eğer senaryoma sadık kalabilirsem... Aniden bir el silah ateşlenmesine benzer
bir ses geldi. Açıkçası ciddiye almadım çünkü silah olduğunu düşünmüyordum ama
başka ne olmuş olabileceği konusunda da fikrim yoktu. Kimse panik olmamıştı.
Herkes bir anda durup etrafa ve birbirlerine bakmaya başladı. Ben de dâhil
kimse sesin nereden geldiğini anlayamamıştık. Yaklaşık bir dakika boyunca
davetliler tedirgin biçimde birbirleriyle fısıldaştılar, etrafa baktılar. Sonra
kadın misafirlerden biri güvenlik diye bağırdı ve bağırması ile kalabalığın
çığlıklar atmaya başlaması bir oldu. Ben de "Güvenlik! " diye var
gücümle bağırdım. Etrafta çok fena bir karmaşa oluşmuştu. Az önce elit takılan,
kolum kadar topuklu ayakkabıları ile birbirini seviyormuş gibi davranan
misafirler şimdi birbirlerinin üzerine basarak çıkmaya çalışıyorlardı. Güvenlik
görevlileri benim için geldiler. Birlikte dışarı doğru hareket ederken Mike'ın
eşi Amy'nin yakarışları kulağıma çarptı. Silah sesinin ilk duyulmasından beri
bağırıyordu ancak onu şimdi ayırt edebiliyordum. Çünkü o ismi söylemişti.
-Elizabeth! O kadında bir iş olduğunu
biliyordum! Mike! Kocamı kurtarın lütfen!
''Olamaz!'' dedim. ''Yoksa silah sesi
tuvaletten mi gelmişti? Ya Elizabeth'e bir şey olduysa?!'' Herkes dışarı
çıkarken ben tuvalete doğru koşmaya başladım. Var gücümle koşuyordum fakat
ayaklarım geriye geriye gidiyordu. Sanki bir kabustaymışçasına ne kadar koşsam
da olduğum yerdeydim. Yirmi metrelik mesafe kilometrelerce uzaklıktaydı. Her
yerim kan ter içinde erkekler tuvaletine girdim. Kimse yoktu. Hızla çıkıp
kızlar tuvaletinin önüne geldim ve kapıyı açar açmaz gördüğüm manzara
karşısında dilim tutuldu. Her yer kan reva içindeydi. Aynalar param parça
olmuştu, musluklar sanki kan akıtıyordu. Birkaç adım ileri gittim ve ortanca
kabinden dışarı bir çift kanlı çıplak ayak uzandığını gördüm. ''Lütfen o
olmasın lütfen o olmasın!'' Birkaç adım daha ilerledim. O kırmızı elbiseyi
görür görmez dizlerimin bağı çözülmüştü. Bir daha kalkmayacakmışçasına çöktüm
yanına. Yerde yüzüstü yatıyordu. O güzelim melek yüzü artık parlamıyordu.
Karnında bir kurşun deliği vardı. Elimi yanığına koydum. Hiçbir şey diyemedim,
yapamadım. Bitmiştim ben! Hayatımdaki en değerli insan gitmiş, binlerce yabancı
ile yalnız bırakmıştı beni. Fakat ben şimdi Elizabeth'e mi üzülüyordum, yoksa
şu dünyada yapayalnız kalmış bana mı? Bana üzülüyordum. O zaman onu sevmiyor
muydum? Sevmiyorsam neden beni bıraktığına üzülüyordum. Ne düşünmem, ne
hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum. Sonra Elizabeth'in ayna parçacıklarıyla
kaplı ağzının hareket ettiğini fark ettim. Bana bir şey söylemeye çalışıyordu..
Yıkılmış bir halde kulağımı dudaklarına yaklaştırdım.
-Mike...
Amy
Reynolds
Davet başlayalı yaklaşık bir saat
oluyordu. Hala aklımda Mike ile gelirken yaşadığımız aptal tartışma vardı. Mike
son bir ayda gerçekten çok değişmişti. Şüphelerim arttığından, geçen hafta
''Eşiniz sizi aldatıyor mu?'' dergilerinden okudum ve Mike'ın birçok belirtiyi
gösterdiğini fark ettim. Benimle ilgisiz, özensiz konuşmalar; öylesine
söylenmiş iltifatlar... Gerçekten aldatılıyor muydum? Ben, dünyalar güzeli Amy?
Neden aldatıyordu ki beni? İsteyip de bulamadığı ne olabilirdi? Bunları
düşünürken sinirli sinirli Mike'ı süzüyordum. İçimden geçenleri çok net dışarı
gösteriyor olduğumdan olsa gerek, kafasını benim olduğum tarafa bile çevirmiyordu.
Bu sırada gözüm belindeki siyah metal şeye ilişti.
-Mike!
Kocamın belinde bir silah vardı! Ben
biraz yüksek sesle bağırmış olmalıyım ki, panikledi.
-Ne?! Ne oluyor?
Sesimi kontrol altına aldım,
fısıldıyordum.
-Ne mi?! Neden belinde bir silah var
Mike?
Mike'ın gözleri kocaman açıldı. Tek hamle
ile silahı içeri doğru ittirdi ve görünmeyecek hale getirdi.
-Hasiktir ya! Tuvaletten çıktıktan sonra
iyi yerleştirememişim. İyi ki gören olmamış.
-Mike, neden silah taşıyorsun?
-Çok görünmüyordu değil mi?
-Mike! Neden silah taşıyorsun dedim!
-Amy, sana güvende değilim dediğimde ne
anladın?
-Bilmem, davete giderken yanında silah
taşımanı gerektirecek bir şey olduğunu anlamadım!
-Gerekiyor ama Amy. Çocuğu hastalanan
ailelerden tehditler aldım biliyorsun. Savunmasız gezemem.
-Silah kullanmayı bilmiyorsun bile!
-Tetiğe basmayı biliyorum?
-Mike sen gerizekalı mısın? Git çıkar
şunu.
-Git çıkar mı?! Bu ceket değil Amy, bir
silah. Farkındasın herhalde.
-Ben de tam sana aynı şeyleri söyleyecektim.
-Boş boş konuşma.
-Silah var diye bağırırım.
-Hayır!
Tehditten ürkmüş olmalı ki, sesi
yumuşadı.
-Amy lütfen, gerçekten başım belada.
-O zaman polisi ara.
-Polis mi? Şaka mı yapıyorsun? Polisin
zaten tehditler aldığımdan haberi var. Ne yapayım yanımda sürekli koruma ile mi
gezeyim?
-Silah ile mi gezeceksin?
İkimiz de bir süre sustuk. Burnumuzdan
soluyorduk. Derin bir nefes aldım ve daha sakin sesle konuşmaya devam ettim.
-Mike, sen benim bir tanecik kocamsın.
Silah taşıman yasak, ve kullanmayı bilmiyorsun. Ayrıca kim bu seni bu kadar
tehdit edenler? Madem iş bu kadar ciddi, yani ne bileyim.
-Ya, ne bileyim işte. Aptal plastik
oyuncaklar yüzünden çektiğim şeylere bak. Ölümle tehdit ediliyorum.
-Mike... Neden bana durumun bu kadar
ciddi olduğunu söylemedin.
-Keyfini kaçırmak istemedim.
-Keyfimi o Elizabeth orospusu ile
takılarak yeterince kaçırıyorsun zaten.
-Hey! Ağır ol. Elizabeth benim kick boks eğitmenim.
Aramızda bir şey yok. Ondan dört aydır ders alıyorum ama kurs dışında beş
dakika geçirmemişizdir.
Tam o sırada Elizabeth masamıza geldi.
İyi insan lafın üstüne gelirmiş(!) Mike'ın ona nasıl baktığını gördüm. Ne kadar
gizlemeye çalışırsa o kadar belli ediyordu. Erkekler işte... Elizabeth'te ne
buluyordu ki! Onu da anlamamıştım. Boks yapmaktan bedeni kasla dolmuş, kütük
gibi biriydi.
-Selam Mike.
-Merhaba Elizabeth.
Sümük gözlü çıyan bana doğru döndü.
-Siz Amy olmalısınız.
-Evet canım, Mike'ın kocasıyım. Memnun
oldum. Ne oldu, yeni boks numaraları mı göstereceksin?
-Hayır, zaten bu kıyafetlerle mümkün
değil sanırım.
Saçmasapan bir gülüş attı. Hem kocamı
çalıyor, hem de suratıma gülüyor.
-Mike, seninle konuşmamız lazım.
Programda küçük bir değişiklik yapmamız gerekiyor. Bir ara yanıma gel günü
belirleyelim olur mu?
-Tamamdır bir ara uğrarım, iyi
eğlenceler.
Bitmek bilmeyen gece devam ederken daha
önce görmediğim turuncu tenli bir adam yanımıza geldi ve Mike'ın kulağına bir
şeyler fısıldayıp onu benden uzağa götürdü. Uzakta birkaç dakika kadar muhabbet
ettiler. Mike'ın suratı endişeli görünüyordu, her ne konuşuyorlarsa iki tarafın
da çok rahat hissetmedikleri belli oluyordu. Ardından Mike yanıma geri geldi.
-Ne oldu? Yoksa o ailelerden biri miydi?!
-Hayır. Bana bir fikir verdi, önemli
değil.
Yüzündeki solgunluktan oldukça önemli bir
şey olduğu anlaşılıyordu. Nerdeyse bayılacak gibiydi. Ben de bu fırsattan
yararlanıp silahını almayı düşündüm. O masada oturmuş derin derin düşünürken
yavaşça elimi beline doğru götürdüm. Aşırı stres olmuştum. Giysimde silahı
koyacak bir yer yoktu. Çantama koymak istesem biri görebilirdi. Sonuçta
zenginlerin katıldığı bir davetteydik. Tüm kadınlar davetten sonra
birbirlerinin dedikodusunu yapabilmek için pür dikkat birbirlerini
gözetliyorlardı. Yavaşça silahı aldım. Titreyen ellerimle masanın altına soktum
ve bir düğmeye basıp şarjörü çıkardım. ''Tamamdır!'' dedim içimden. Mermisiz
bir silah eşittir hiç silah. Ve çaktırmadan silahı yerine, şarjörü de minik
çantama yerleştirdim. Mike masadan kalkıp Elizabeth ile davet sahibi Arthur
Warren'ın yanına gitti. Kısa bir konuşma yaptılar ve sonrasında Elizabeth ile
tuvalete doğru gittiklerini gördüm. Biliyordum! Keşke silahı alsaydım da
ikisini de tuvalette vursaydım diye düşündüm. ''Sen hele bir tuvaletten çık
Mike!'' İçimden söylenmeye devam ederken kısa boylu bir kadın yanıma geldi. Çok
çirkin, sivri bir burnu vardı. İyi ki benim burnum böyle değil diye geçirdim
içimden. Moda bilgisi de hiç yoktu anlaşılan. Üstüne mor bir elbise, altına da
koyu sarı topuklu giymişti. Boyundan memnun olmamalı ki topukluları bir hayli
uzundu. İnsanın kendisini beğenmemesi ne kötü bir şeydi. Gerçi böyle olsam ben
de kendimi beğenmezdim.
-Pardon?
Sesi de kendisi gibi sivriydi.
-Siz Mike Reynolds'un eşi olmalısınız.
-Evet canım benim.
-Biliyorsunuz kocanız ile ilgili birçok
dedikodu dönüyor.
-Evet, hepsi yalan.
Sırıttı.
-Ben pek öyle düşünmüyorum, canım.
Ne sinir bozucu bu kadın!? Zaten
Elizabeth yüzünden sinirim tepemdeydi bir de bu cüceyle uğraşamazdım.
-Ne için geldin canım?
-Kocanızı kolayca bu işten
sıyırtabilirim.
-Hangi işten bahsettiğini anlamıyorum
gider misin lütfen?
-Çocuklara neler olduğunu gayet de iyi
biliyorsunuz.
-Şimdi hiç de sırası değil.
-Ben sadece sizi uyarıyorum. Kollarım
uzundur, beni düşmanınız olarak istemezsiniz.
Masadan bıçağı kaptığım gibi ucunu
karnına değdirdim.
-Bana bak! Sakın beni tehdit edeyim deme.
-Beni meyve bıçağı ile mi öldüreceksin?
İnsanlar bize bakıyor mu diye etrafıma
bir göz gezdirdim. Müzikten olsa gerek, kimse buralı değildi.
-Ne istiyorsun?
-Kocana söyle, beni artık daha yüksek
pozisyona alsın. İki yıldır şirketteyim ve bunu fazlasıyla hak ediyorum.
-Salak mısın sen?! Şimdi mi pozisyonunu
değiştireyim? Mike ile konuş bunu. Kim olduğunu bile bilmiyorum.
-Onu da yapacağım. Sana önceden haber
verey…
-Siktir git ne yaparsan yap. Mal mıdır
nedir?
Uzaklaşırken biriyle konuşacak mı diye
izledim fakat öyle bir şey olmadı. Doğruca kızlar tuvaletine gitti. Mike da
oradaydı. Ona bir şey yapmazdı herhalde. Yapar mıydı? Mike'ın silahını da
almıştım. Kocamı ölüme mi sürüklemiştim yoksa!?
-Affedersiniz.
Çığlık attım.
-Ne oluyor!?
-Sakin olun hanımefendi.
Söylemesi kolaydı tabi. İnsanın karşısına
aniden bu kadar iri birisi çıkınca korkmak normaldi.
-Mike Reynolds'un eşi misiniz?
Mike ne bok yediyse herkesin ağzına
dolanmıştı. Hep popüler bir erkekle evlenmek istemiştim, istediğim olmuştu
işte!
-Evet benim! Ne oldu yine?!
-Sakin olur musunuz? Sadece bir şey soracaktım.
-Olamam beyefendi! Olamam.
Adamı baştan aşağı bir süzdüm.
Kıyafetleri çok özensizdi. Hatta ayakkabısında kokteyl lekesi vardı. Vaktimi
harcamaya değer biri olmadığına karar verdim.
-Sorma.
-Aynı kocan gibisin.
-Ne dedin sen!?
Beni takmadan uzaklaştı. Sinirden
köpürmüş bir halde bir süre daha masada içkimi yudumladım. Hayatımın en kötü
partisini geçiyor olmalıydım. Mike bir gelse ona yapacaklarımı biliyordum da
hala gelmemişlerdi. ''Yetti artık!'' Masadan kalkıp ve tuvalete doğru
ilerlemeye başladığım sırada bir patlama sesiyle irkildim. Silah sesiydi bu!
Tuvaletten geliyordu. Bir süre kimse çıt çıkarmadı. Sanki herkes bir anormallik
olduğunun farkındaydı fakat kimse bunu açığa çıkarmak istemiyordu. Korkudan
alnımdan akan terler kaşlarımı sarıncaya kadar bekledim, bekledim. Daha fazla
dayanamayıp ''Güvenlik!'' diye bağırdım. Ben bağırdığım anda da herkes
çığlıklar atmaya ve dışarı koşmaya başladı. Güvenlik içeri gelip bizi dışarı
çıkarırken ben bir yandan dışarı doğru ilerliyor, bir yandan da bağırıyordum.
''Mike! Mike! Kocam tuvalette! Lütfen kurtarın onu!''
Elizabeth
Stone
Parti başlayalı yaklaşık bir saat
geçmişti ve bence artık Mike ile o mevzuyu konuşmak için doğru zaman da gelmişti.
Onlara uzaktan şöyle bir göz gezdirdim. Eşi Amy ile tartışıyor gibiydiler.
Benim yüzümden olmamasını umuyordum ama sanırım Amy bir şeyleri çözmüştü. Ah...
Mike ile ilişkiye hiç başlamamalıydım. Anlık bir hata bana nelere patlamıştı.
Yanlarına gittim.
-Merhaba Mike.
-Merhaba Elizabeth.
-Siz Amy olmalısınız.
Ağzından neredeyse köpükler fışkıracak
gibi gözüken Amy bana kibirli bir bakış attı.
-Evet canım, Mike'ın kocasıyım. Memnun
oldum. Ne oldu, yeni boks numaraları mı göstereceksin?
Mike'ın ilişkisinden neden sıkıldığını
anlayabiliyordum. Böyle espri anlayışı olan biri ile ömür mü geçerdi? Tabii
yine de evli bir adamla birlikte olmam kabul edilebilir bir şey değildi. Hatama
bahane bulup kendimi affettirmeye çalışmıyordum. Yoksa çalışıyor muydum?
-Hayır, zaten bu kıyafetlerle mümkün
değil sanırım. Mike, seninle konuşmamız lazım. Programda küçük bir değişiklik
yapmamız gerekiyor. Bir ara yanıma gel günü belirleyelim olur mu?
Dünyanın en saçmasapan, en aptal
bahanesini bulmuştum sanırım. Neden öyle dedim ben de bilmiyordum. Başka zaman
kalmamış gibi partide program mı ayarlayacaktık? Kafam çorba gibiydi... Amy
önceden anlamadıysa da bu sefer kesin anlamıştı.
-Tamamdır bir ara uğrarım, iyi
eğlenceler.
Yanlarından ayrıldım. Dışarıdan nasıl
görünüyordum bilmiyordum ancak içten içe patlamak üzereydim.
-Elizabeth selam.
Davetin sahibi Arthur Warren çıktı
karşıma. Oldukça şık gözüküyordu. Açık kahverengi sarı arası renkte saçları
vardı. Elmacık kemikleri yüzünde başkaldırmıştı. İnce dudaklı, siyah gözlü
temiz yüzlü bir görünümü vardı Arthur'un. Çok daha önemli sorunlarım olmasına
rağmen onu kırmak istemedim. Hafifçe gülümsedim.
-Selam.
-Parti nasıl gidiyor?
-İyi. İçkiler harika.
Aklıma başka diyecek bir şey gelmemişti.
Parti nasıl mı gidiyor? İçiriyoruz eğleniyoruz işte nasıl gidebilirdi. Öylesine
sorulmuş bir soruya içten içe nasıl kapana kısılmış hissettiğimi ve partinin
gram umurumda olmadığını mı anlatmam gerekiyordu yani?
-Demek içkiler harika, o zaman sana bir
tane daha alayım?
Zaten tüm içkiler ikramdı ve Arthur'a
onunla flört edeceğime dair sinyaller vermek istemiyordum. Yine de gerçekten
biraz rahatlamaya ihtiyacım olduğundan teklifini kabul ettim.
-Olur.
Birlikte içki almaya gittik.
-Abin nerede?
-O da eski arkadaşlarıyla sohbet ediyor.
Özlemişler birbirlerini.
-Evet, insan eski günleri özlüyor.
-Evet. Bazılarına geri dönebilsek keşke.
-O zaman ne anlamı kalır?
-Bilmem. Beni davet etmen çok nazikti
Arthur, teşekkür ederim.
-Hiç önemli değil. İnan bana, bu partiye
en çok sen yakışıyorsun.
En çok ben yakışıyor olabilirdim fakat
buraya ruhsal olarak en uzak da bendim.
-Bana pek öyle gelmedi. Bu tarz yerlere
nasıl giyinmesi gerektiğini daha iyi bilenler var gibi.
-Sen onlara bakma. Hepsi yapmacık. Çoğu kıyafetini
kendi bile seçmiyordur.
-Yani, çok da sıkıntılı bir şey değil. Kıyafetimi
seçecek birine param yetsin isterdim doğrusu. Ben de kombin yaparken her zaman
keyif almıyorum.
-Yaptığımız her şeyden keyif alabilsek
keşke.
Kafamı sohbete veremediğimden onu
konuşturmaya karar verdim. Bir süre anlatabileceği bir konu olsun diye aklıma
ilk gelen ucu açık soruyu sordum.
-En son ne zaman bir şey yaparken harika
hissettin?
-Şu an sayılıyor mu?
-Davet mi?
-Seninle konuşmak?
Arthur Warren… Bu kadar hızlı olmasak mı?
Daha ciddi biriydin sen.
-Ha! Seni bu zevkten mahrum bırakmayayım
o zaman.
-Ne kadar iyi kalplisin.
Nasıl bir insandım ben. Önce eşi olan bir
adamla beraber oluyordum, şimdi de aynı davette ve hatta direkt davetin sahibi
ile flörtleşiyordum. Gerçi ne olacaktı ki?! İstediğimi yapacağım dedim bundan
sonra. Yanlış yaptığımı düşünen gitsin yanımdan. Bir süre daha konuştuktan
sonra Mike yanımıza geldi.
-Merhaba Arthur.
-Selam Mike. Nasıl gidiyor?
-Güzel sağ ol. Hey, bugün erken çıkmam
gerekebilir.
-Sen bilirsin.
-Ben, kendimi iyi hissetmiyorum.
"Ne!? Kendini iyi
hissetmiyormuş!" Beni böyle bahanelerle atlatabileceğini sanıyordu demek.
Konuşmamız gereken çok önemli bir konu vardı ve o konu konuşulmadan onun
yakasını bırakmayacaktım.
-Size tuvalete kadar eşlik edeyim
isterseniz Bay Mike.
-Teşekkürler gerek yok.
Mike'ın boşuna çabaladığını ikimiz de
biliyorduk. O tuvalete gidilecekti.
-Edeyim edeyim, benimle gelin.
Yanına gittim ve Mike'ın koluna girdim.
Arthur bir anda onunla ilgimi kesip Mike'a yöneldiğimi görünce bozuldu sanırım.
-Siz tanışıyor musunuz?
Üzgünüm Arthur. Tatlı ışık saçan bir
adamsın, ne yazık ki ben sandığın gibi gökkuşağı değilim.
-Pek sayılmaz.
-E ben yardım ederim Mike'a. Sen za...
-Böyle iyi Arthur, sağ ol.
Onu kızlar tuvaletine götürüp içeri
soktum. İçeride kimse yoktu. Sadece sol tarafta yan yana üç kabin, sağda
kabinlerin karşısında duvarda aynalar ve musluklar artı biz vardık. Birlikte en
sondaki kabine girdik.
-Elizabeth! Ne yaptığını sanıyorsun?!
Burada olduğuma inanamıyorum. Ya Amy bizi gördüyse? Hatta zaten muhtemelen
gördü ve şu anda buraya doğru geliyor.
-Ne? Amy bizi zaten gördü.
-Onu demiyorum. Birlikte tuvalete
girdiğimizi görmüş olabilir.
-Mike, konuşmamız lazım.
-Hayır vakit yok. Ben, benim gitmem lazım
anladın mı? Tehlikedeyim.
-Of abartma. Amy görmemiştir bizi. Hem
görse ne ola...
Görse ne olacak diyecektim ancak
düşününce aklıma baya kötü sonuçlar geldi.
-Yani eşin o senin, öldürecek hali yok
ya.
-Konu Amy'nin dışında El. Tehdit aldım.
Gerçekten öldürülebilirim!
-Mike lütfen ama lütfen beni iki dakika
dinle. Sonra gidebilirsin tamamı mı? Bahane bulma art...
-Ne bahanesi be! Sence yalan mı
söylüyorum? Halime bak!
-Gayet şık ve sorunsuz gözüküyorsun.
-Tehditler alıyorum! Öldürülebilirim!
Gerçekten! Şaka yapmıyorum. Hayatım tehlikede!
Mike konuşurken ağzından tükürükler
fışkırıyor, boynundaki ve alnındaki damarlar şişip patlayacakmış gibi oluyordu.
-Bak, biliyorsun ben plastik işindeyim.
Geçen sattığım plastik oyuncakların bazıları yüksek derecede radyasyonlu,
uyduruk çıktı. Birkaç ailenin çocuğunun istemeden kansere yakalanmasına neden
oldum.
-Biliyorum.
-Şimdi, şu anda bile bu partide tehdit
aldım El! Acilen buradan çıkmam gerek.
Bu sırada içeri biri girdi.
-Al işte! Senin yüzünden yakalanacağız ve
adım sapığa çıkacak şimdi de!
-Susmazsan yakalanacağız evet!
Ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Önce
içeri giren kişi bizim kabinimizin önüne geldi. Çok uzun, sarı topuklu
ayakkabıları vardı. Sonra yanımızdaki kabinin kapısı açıldı. Mike bana doğru
eğildi ve fısıldadı.
-El, hadi sen çık.
-Ne? Ne diye çıkayım?
-Aynı kabinde yakalanmayalım diye.
-Mike sen gerizekalı mısın? Ya içeri
girerse?
-Yan kabine girdi işte. Çık sen, etrafı
kolaçan et. Bana haber verirsin müsait olunca ben de çıkarım.
-Oldu canım! Söyleyeceklerim bitmeden
hiçbir yere gitmiyorum.
-E sen de söyleyeceklerim
söyleyeceklerim! Söyle de kurtulalım!
Daha fazla duramayacaktım. Hakikaten
söyleyeyim de bitsin dedim.
-Mike, adet olmadım.
Mike'ın yüzü artık iyice bembeyaz
olmuştu. Bir süre donup kaldı.
-Mike?
-Yani? Belki gecikmiştir.
-Hiç bu kadar gecikmemişti.
-Bazen bu tarz şeyler olabiliyor. Hormo…
-Test de oldum. Kesin hamileyim.
-Baştan test olduğunu söylesene! Ne diye
adeti karıştırıyorsun!?
-Test, yani… Ne saçmalıyorsun sen?
-Korunmuştuk.
-Biliyorum.
-Hayır, ama nasıl olur? Yani...
-Olmuş işte.
Her konuşmadan önce uzun uzun birbirimize
bakıyorduk.
-Eee, ne yapacaksın?
-Sanırım doğuracağım.
-El, ben ne diyeceğimi bilmiyorum.
-Mike seni hiçbir şeye zorlamayacağım.
-Benim fikrimi sorarsan. Yani, ben sana
yardım edemem.
Ben Mike'ın zaten bana yardım etmesini
falan istemeyecektim. Yine de onun ağzından duyunca birden tepem attı. Zaten
tüm gece hislerimi içime gömmek zorunda kalmıştım. Birden sinirlenip onu
boynundan kavradım ve iterek kapıya çarptım. Yandaki kadın da kabinden çıkmış
ellerini yıkıyordu. Çarpma sesini duydu.
-Pardon, iyi misiniz?
Çok tiz bir sesi vardı. Cevap verdim.
-Evet ben, bu kıyafetlerle işini
halletmek çok zor olabiliyor biliyorsunuz.
-Aynen. Farkındaysanız biz kadınlar hep
böyle zorlukları çekiyoruz. Yok makyaj yap, yok topuklu ayakkabı giy, güzel
elbiseler giy. Öyle şeyler giy ki ne kaşar diye düşünsünler, ne de özgüvensiz.
Öyle zamanda cinselliğe başvur ki ne orospu sansınlar, ne de fazla muhafazakâr.
Bazen diyorum ki kendi kendime, hepimiz salalım kendimizi de bizi doğal
halimizle bir görsünler, bakalım hala bizi sevebilecekler mi?!
Dediklerinin bir kelimesini bile
dinlememiştim.
-Aynen öyle.
Tekrar Mike'a dönüp fısıldadım.
-Mike, ben günlerdir bunu düşünüyorum.
Kaç gecedir uyuyamıyorum biliyor musun? İçimde stresle karışık inanılmaz bir
heyecan var. Ben artık otuz iki yaşında bir kadınım. Dünyada alacağım zevklerin
çoğunu aldım. Evlenmeyi falan da düşünmüyorum. Bu çocuğu dünyaya getireceğim ve
gerekirse senin babası olduğun gerçeğini saklayacağız. Birlikte kızım ve ben
mutlu bir hayat süreceğiz. Şehirden uzakta bir ev alırım. Kızım, ben, belki bir
de köpek. Artık kendimi adayacak bir şeye ihtiyacım var Mike. O da kızım olsun
istiyorum. Bunun üzerinde çok düşündüm. Çocuğum henüz tohum kadar bir şey belki
de ancak ona şimdiden ne kadar bağlandım anlatamam. Yıllarca annemin bana
yaptıklarını düşündüm. Çok iyi bir anneydi tamam ama büyük hatalar yapmıştı.
Hep onu inceleyip, büyüyüp anne olduğumda nasıl ideal bir anne olabilirim diye
düşündüm, planladım. Ve işte, ne kadar sürpriz de olsa gerçek oluyor. Hem zaten
iyi şeyler hep aniden olurmuş değil mi?
-Eninde sonunda babasının kim olduğunu
merak eder.
-Onu o zaman düşünürüz.
Kadın bana veda edip tuvaletten çıktı.
-Kendinize iyi bakın.
-Teşekkürler, siz de.
-El, madem bu kadar istiyorsun doğur o
zaman. Ama dediğim gibi benden yardım falan bekleme lütfen. Ben evli biriyim.
Bir hata yaptım evet, belki de çok büyük bir hata fakat bunu geride bırakıp
hayatıma devam etmem lazım. Ve ben olsam bu hatayı doğurmazdım. Gene de sen
bilirsin.
-O yaptığın şey dünyaya yeni bir can
getirdi Mike. Hata deyip geçmemek lazım.
-Peki ya babasının kim olduğu… Ben… Bunun
açığa çıkmaması lazım. Yoksa ben tamamen biterim.
Mike'ın tepkisini genel olarak yerinde
bulmuştum. Sonuçta bana sarılıp ''Yaşasın! Hemen gidip eşimden ayrılıyorum ve
birlikte sonsuza kadar mutlu bir aile oluyoruz!'' demesini beklemiyordum. Mike
bence içinden iyi bir insandı. Fakat çok içten. Eşini aldatması onu kötü yapar
mı? Yoksa kötü olmanın koşulu bir insan öldürmek mi? Hırsızlık mı kötüdür? Biri
hem hırsızlık yapıyor hem de yaşlıların karşıdan karşıya geçmesine yardım
ediyorsa o kötü biri midir? Herkesin içinde iyi ve kötü kişiler yaşardı. Ve
Mike'ta ben genelde iyi insanın baskın olduğunu gördüm. Bu sözlerine
yansımıyordu o kadar.
-O zaman artık derse gelme, ben de işi bırakırım
zaten. Darbelerden kaçınmam lazım. Kendime dikkat edeceğim. Bir daha görüşmeyiz
herhalde.
-Tamam.
Nemli gözlerimizi birbirimize dikmiş,
kafamızı hafif sağ yatırmış bir halde karşı karşıya duruyorduk.
-Kendine iyi bak.
-Ben de seni Mike.
-Amy beni daha fazla beklemesin. Bir daha
görüşmeyelim. Hoşça kal.
Tam elini kilide götürdü ki içeri yine
birisi girdi. Milletin de tuvalete gireceği tutmuştu! Ayak sesleri yine bizim
kabine doğru geldi. Acaba aynı kadın mıydı? Kabinin önüne kadar geldiğinde
ayakkabılarını gördüm. Hayır, bu o kadın değildi. Daha doğrusu bu bir kadın
bile değildi ki! Ayakkabısında kokteyl lekesi olan bir erkekti bu. Herhalde
lekeyi silmek için girmişti ve tuvaletleri karıştırmıştı. Fakat o zaman ne diye
kabinin önünde duruyordu? Ayakları da bize dönüktü. Ne olup bittiğini daha iyi
anlamak için eğilip adama alttan bakmaya karar verdim. Derken eğildiğim sırada
adam içeri ateş etmeye başladı. Susturucu takmıştı. Mermiler kapıyı, ardından
Mike'ın korku dolu çığlıklarını delerek onun bedenine saplandı. Mike'ın cansız
vücudu üzerime düştü. Çığlıklarımı içime atıp ses çıkarmadan bu korku dolu
sürecin bitmesini bekledim. Adam içeri on el falan ateş etmişti. Vurulup
vurulmadığımdan emin değildim. Acı hissetmiyordum. Üzerimde cansız halde yatan
Mike'ın belinde silah gördüm. İşte ancak o an neler olup bittiğinin farkına
varmaya başlamıştım. Saldırıya uğramıştık! Hızlıca silahı belinden kaptım ve
kapıya doğrulttum. Ellerim o kadar titriyordu ki silah her an yere düşecekmiş
gibiydi. İçimden sürekli ''Lütfen benden haberi olmasın, lütfen benden haberi
olmasın...'' diye geçiriyordum. Adam susturuculu silahı ile kapının kilidine ateş
etti. Yavaşça kapıyı ittirip açtı. Vücudu gözüktüğü anda silahın tetiğine
olabildiğince hızlı basmaya başladım ancak sadece bir el ateş etmiştim, o da
adamın sağ omzuna denk geldi. Vurulmanın etkisi ile yere kalçasının üstüne
düşüp acı içinde bağırdı ve sürünerek sağ tarafa kaçtı. Daha doğrusu ben
bağırdığını tahmin ettim çünkü ağzını neredeyse çenesi ayrılacak kadar açtı ve
gözlerini sımsıkı kapadı, fakat ses yoktu. Silahın sesi kabinin içinde öyle bir
yankılanmıştı ki tek duyabildiğim kulak zarımın can çekişmesiydi. Fakat tetiğe
durmadan basmama rağmen silah yalnızca bir el ateş etmişti. O sırada fark ettim
ki şarjörü yoktu. Ateşlediğim mermi de namlunun içindeki mermi olmalıydı. Hemen
ayağı kalktım ve kalkarken de hızlıca topuklularımı çıkardım. Şarjör etrafta gözükmüyordu
veya ben göremiyordum bilmiyorum. Kendimi kabinin en sağına yapıştırdım ve
beklemeye başladım. ''Lütfen gelme! Lütfen gelme!'' diye içimden yalvarıyordum.
Ve aniden susturucunun ucunu gördüm. Hemen ileri atlayıp katilin elini tuttum
ve dirseğimi boynuna bastırarak onu iki lavabonun arasına ittim. Sol
tarafımdaki ayna kırılmıştı. Silah olan elini sol elimle tuttum ve boynundan
dirseğimi çekip o dirseği bileğine vurdum. Silahı yere düşmüştü. Bir yandan son
gücümle sağ dirseğimi boynuna bastırıyor diğer yandan da ona diz atmaya
çalışıyor ve sol elimle onun darbelerini engellemeye çalışıyordum. Bu sırada
yandaki kırık ayna parçalarından elim kadar büyük olan bir tanesini tuttum ve
yüzüne saplamaya çalıştım. Alnına vurmayı başarıyordum fakat bir yandan da
elimi kestiği için yeterince güçlü vuramıyordum. Ayna alnından içeri giremiyor,
sadece derisini yaralıyordu. Elim kan revan içinde ayna parçası ile boğazına
veya yüzündeki önemli yerlere zarar vermeye çalışırken aniden midemin sol altında
kasığıma doğru bir yanma hissettim. Çığlık atarak aynayı elimden attım ve
adamın kolunu tutup geriye çektim. Kan ile kaplı çakının yavaşça sol kasığımdan
dışarı çıkışını izledim. Kaç yıldır dövüşüyor, ne acılara dayanıyordum ancak
hayatımda böyle fiziksel bir acı hissetmemiştim. Bayılacak gibi oldum, bebeğim
ve hayallerim için kendimi toparladım. Dirseğimi boynumdan çekip silahını
düşürdüğüm gibi bileğine vurup bıçağı da düşürdüm fakat bu sefer avantajımı
kaybetmiştim. Çünkü sol bacağımda artık güç kalmamıştı. Ellerini yüzüme
bastırarak beni geriye doğru ittirmeye başladı. Çok uzun boyluydu ve giydiğim
aptal elbise yüzünden bacaklarımı yeterince açamıyordum. Yerden güç alamadığım
için kuvvetine dayanamadım. Beni geriye iterek Mike'ı öldürdüğü kabinin yanındaki
kabine soktu. En son ayağım alafranga tuvalete takılıp düşünceye kadar da
ittirdi. Zaten benden çok daha büyüktü, bir de tuvaletin içine düşüp katlanınca
küçücük kalmıştım. Boğazımı sıkmaya başladı. Debeleniyor, kollarına vuruyor,
parmaklarını ayırmaya çalışıyordum fakat parmakları bir ayı kapanı gibi
kenetlenmişti. Yüzüm mosmor olmaya başladı. Görüşümün solgunlaştığını fark
edebiliyordum. Hayır, böyle ölemezdim! Benden iki kat büyük bir adamla
adaletsiz bir dövüşte can vermek istemiyordum. Ellerini ve yüzünü tırnaklamaya
başladım. İşe yaramıyordu. Sonra sağdaki temizleme fırçasına uzanmaya çalıştım.
Alırken elimden kayıp yere düştü. Tekrar denedim, fırça tarafından tutup arkası
ile gözüne sert bir darbe indirdim. Acıyla geriye sendeleyince de kalkıp onu
iyice geriye ittim. Kabinin dışına, silahının yanına düşmüştü. Silahı almaya
çalışırken koşup sırtına atladım. Silahını son anda o alamadan elimle ittim ve
boynunu arkadan sarıp sıkmaya başladım. Son gücümle çığlık çığlığa bağırarak
boynuna asılıyordum. Bu şekilde otuz saniye sıkabilirsem baygınlık geçirirdi ve
ben de kaçıp kurtulabilirdim. Ayağa kalkmasına izin vermemek için tüm
ağırlığımı veriyordum ancak musluktan güç alarak kalktı. Ben ise sırtında,
havada duruyordum. Kolumu boynundan ayıramayınca hızla geri geri gitti ve beni
kabin ile sert vücudu arasında sıkıştırdı. Ne kadar canım acısa da boynunu
bırakamazdım. ''Azıcık daha dayan!'' diyordum kendi kendime. Hepsi geçecek. On
beş saniye daha. Bu sefer geri döndü ve tekrar geriye gidip onu ilk başta
ittiğim duvara beni çarptı. Sırtımda tarifsiz bir ağrı hissediyordum, iç
organlarım çok fena ezilmişti. Ancak hala boynunu bırakmamıştım. İşinin bitmek
üzere olduğunun ben de o da farkındaydı derken parmağını bıçağı soktuğu yaraya
bastırmaya başladı. Baş ve işaret parmağını içeriye daldırıp yarayı açıyordu.
Acıdan dişlerimi bir daha açmayacakmışçasına birbirlerine kenetledim ve
dayanmaya çalıştım ancak hayır, bu kadarı çok fazlaydı. Daha fazla
tutamayacaktım. Hayatımdan vazgeçtiğimin farkındalığı ve pişmanlıkla karışık
çaresizlik ile bağırarak ellerimi bıraktım. Bıraktığım anda tekrar geri giderek
beni kabine vurdu ve çözülen ellerimle elbisemden tutup beni yatay pozisyonda
aynalara fırlattı. Sert bir şekilde aynalara çarptım. Onları paramparça edip
ardından lavaboya, ardından da sırt üstü sert zemine düştüm. Saçlarımdan tutup
beni kaldırdı ve yüzümü ayna parçacıkları ile dolu lavaboya vurmaya başladı.
Bir, iki... Durmuyordu. Bir kadına neredeyse yenilmenin ezikliğini atana kadar,
egosunu iyice tatmin edene kadar yüzümü lavaboya vurdu. Sonra da düştüğüm
kabine fırlattı beni. Kafam az önce düştüğüm tuvaletin içine girdi. Yüzümden
akan kalanlarla bulanıklaşan suda kendi yansımamı görebiliyordum. Sanki sudaki
ben değil de bir yabancıymış gibiydi. Bir süre birbirimizi süzdük. Sudaki sıfat
yavaş yavaş değişiyordu. Yaraları iyileşmişti, hatta gençleşiyordu. Benim on
yaşımdaki halim gibiydi. Bana bir şeyler söylüyordu ancak kanlı suda
dudaklarını okuyamıyordum. Katil beni sırtımdan çekip yere bıraktı. Ayağıyla
yüzüstü çevirdi. Silahını yüzüme doğrultmuştu. Tam tetiği çekecekken bağırdım.
-Dur!
Ne dediğim anlaşılmamıştı. Ağzımdan tek
çıkan şey kan ve birkaç parça aynaydı. Tekrar bağırdım.
-Dur! Beni öldürme.
-Sen zaten öldün.
-Kimsin sen?
-Kim olduğumun ne önemi var ki? Ben tek
kişi değilim. İnsanların adaletini sağlıyorum. İsimlere o kadar
odaklanıyorsunuz ki, sebepleri kaçırıyorsunuz. Doğru cevaplar, ama yanlış
sorular. Bulanık sonuçlar, elinizde kalan tek şey.
-Lütfen…
-Mesela birazdan polisler gelecek ve
benim kim olduğumu bulmaya çalışacaklar. Deliller toplayacak, adımı ve yerimi
öğrenmeye odaklanacaklar. Asıl anlamaları gereken diğer her şey ise, ışık
tuttukları tarihin gölgesinde kaybolacak.
-Lütfen, ben hiçbir şey yapmadım. Ben… Hamileyim.
Katil silahını indirdi. Bok gibi bir
halde de olsam inanılmaz bir rahatlama yaşamıştım. En azından çocu...
-Ah!
Katil beni karnımdan vurmuştu.
-Benim de çocuğum vardı, elimden
almasaydınız eğer.
Ardından çıkıp gitti. Orada ne kadar daha
yattığımı bilmiyordum. Şimdi ölmüştüm işte. Artık ölmüştüm ben. İki canım
vardı, ikisini de bende alıp gitmişti. Çok mu şey istemiştim ki? Sadece yaşamak
istemiştim. Ne para, ne güzellik, ne üstün bir yetenek. Sadece yaşamak... Bu
bile fazla gelmişti işte bazılarına. Onlar gerçekten yaşayamıyordu tabii,
kıskanmışlardı bizim gibileri. Sonra yanıma Arthur geldi. Diz çöktü. Eliyle
yüzümü kapatan saçlarımı geriye attı. Yaşama sebebim kalmamıştı artık.
Bayılmadan, belki de ölmeden önceki son saniyelerimdi. O sırada sudaki yansıma
tekrar gözümde canlandı. Ne dediğini şimdi anlamıştım.
-Anne...
Yorumlar
Yorum Gönder