Aranıyor
Aranıyor
"Cam
kenarındaki sandalyeme oturmuş bir yandan öğlen saatlerinde başlamış olan ve
altı saattir aralıksız devam eden kar yağışını seyrediyor bir yandan da
elimdeki gazeteye göz gezdiriyordum. Canım sıkıldığında kendi kendime konuşmayı
seviyordum. Bunu yapabilmek için de konuşacak konu lazımdı. Gazetede dalga
geçebileceğim eğlenceli haberler bulabilirim diye düşündüm.
"Kar
yağışının bir hafta daha devam edeceğini belirten uzmanlar, her ihtimale karşı
evinizde iki günlük yiyecek bulundurmanızı öneriyor.”
-Uzmanlar
dediyse hemen bulunduralım.
“Son üç ayda
kiralar yüzde sekiz düşüş gösterdi. Öğrencilerin yüzde on ikisi borçlarını
ödemek için tekrar kredi çekiyorlar."
-Ekonomiyi
geçelim canım. Canım sıkılıyor dedim, psikolojimi bozmak istiyorum demedim.
"Üç yıldır
kocasından şiddet gördüğü ortaya çıkan A.O. iki çocuğunun gözleri önünde
kocasını bıçaklayarak öldürdü."
-Tabi...
Canavara dönüşmeden nasıl bir canavarı alt edebilirsin ki?
"Son
zamanlarda art arda işlenen çocuk cinayetlerinin sorumlusu ortaya çıktı.
Suçlunun ismi Ronald Shaw. Katil günlerdir dışarıda. Bulursanız derha..."
-Elbette ararım.
"Ülkenin
matematik ortalaması dünya genelinde on sıra ilerlerken çocukların yüzde seksen
sekizinin eğitim sisteminden şikâyetçi olduğu tespit edildi."
-Üretim
yapamıyoruz, eğitimi sevdiremiyoruz ama en azından çocukları zorla matematik
dâhisi yapabiliyoruz. Sonra da işsiz bırakıyoruz tabii ki.
Eşim Mark ve on
bir yaşındaki minik kızım April ile şehrin kırsal kesimlerinde hayatımızı
sürdürüyorduk. April'ın doğumundan iki yıl sonra şehirden uzaklaşmaya karar
vermiştik. Onun da benim gibi gürültü ve karmaşa içinde bir çocukluk
geçirmesini istemiyordum çünkü. Zaten doğuştan astım hastalığı vardı. Havası
temiz bir kasabada yaşamak onun için çok daha iyi oluyordu. Benim psikolojim
için sağladığı faydalardan bahsetmiyorum bile. Mark ise normal koşullarda şu
sıralar yorgun argın kapıdan içeri süzülür, televizyonun karşısına bir güzel
uzanırdı, günün yorgunluğunu atardı. Fakat bugün yolların karla kaplı
olmasından bir hayli gecikmişti. Her gün işe gitmek için kullandığı yol onu çok
yoruyordu. Yakında şehirdeki işini de bırakacaktı ve tamamen burada hayatımıza
devam edecektik. Ancak şimdilik böyle bir şey maddi açıdan imkânsızdı. Hele bu
seneki sert kıştan sonra... Bir haftadır tüm ülkede sıkı bir kar yağışı
görülüyordu. Bu, her sene olan ve çocukları daha özgür hissetmeleri için sokağa
döken; yaşlıların da tekrar çocuk gibi hissetmelerini sağlayan o bildiğiniz kar
yağışlarına benzemiyordu. Karın yüksekliğinin elli santimetreye ulaştığı
oluyordu. Bu da arabaların geçmesini engellemeye yeter de artardı. Uzun
zamandır kötüye giden ekonomimizi iyice dibe sokan bu kış bir an önce geçmezse
ne yaparız bilmiyordum. Mark'ın ne durumda olduğunu öğrenebilmek için elimdeki
gazeteyi tezgâhın üzerine bırakıp girişteki ev telefonuna uzandım. Dış kapıdan
girdiğinizde karşınıza geniş bir koridor çıkıyordu. Koridordan odalara geçiş
için kapı kullanmıyorduk. Sağda salon ve oturma odası, solda da mutfak ve diğer
oturma odası bulunuyordu. Dümdüz devam ederseniz üst kata çıkıyordunuz. Üst
katta da yatak odası, tuvalet ve çocuk odası vardı. Evin üst katındaki tüm
odalarda kapı bulunuyordu.
-Kahretsin!
Mark'ın iş
yerini aramak istedim fakat telefon hala çekmiyordu. Anlık sinirden sesim biraz
yükselmişti, neyse ki April'ı uyandırmaya yetmedi. Kar fırtınasından dolayı
televizyonda yayın sağlanamadığı için April bu gün erkenden yatağa girmişti.
Minik kızım benim... Aniden gelen zil sesi ile irkildim. İrkilmenin hemen
ardından da bir hafifleme hissettim. Mark sonunda eve gelebilmişti. Mutluluğumu
gizlemeye ve ona biraz naz yapmaya karar verdim. Kapıyı açtım.
-İyi akşamlar
hanımefendi.
Kapıyı sevinçle
açtım fakat karşımdaki adamı görünce hayal kırıklığına uğradım. Gelen maalesef
Mark değildi. Tanımadığım uzun boylu, iri yarı, mavi gözlü bir adamdı. Uzun
sarı saçlarının bir kısmı yüzünü örtüyordu. Normalde kim olduğunu öğrenmeden
kapıyı direkt açmazdım fakat anlık dikkatsizliğime denk gelmişti işte.
-İyi akşamlar
bayım.
-Saatlerdir
yollardayım, görüş mesafesi tamamen kapandı. Çok zorlanıyorum. Lütfen, rica
ediyorum, beni en azından bir süre için misafir edebilir misiniz?
-Yani ben,
bilemiyorum.
-Bakın biliyorum
beni tanımıyorsunuz ama çok kötü durumdayım. Yakın zamanda bir kaza geçirdim.
Yabancı öyle
söyleyince elindeki değnekleri fark ettim. İki elinde de birer değnek
bulunuyordu.
-Gerçekten
ilerleyemiyorum.
Vicdanım onu
dışarıda bırakmaya el vermedi.
-Tamam, gelin o
zaman. Ancak lütfen sessiz olun. Kocam üst katta uyuyor. Uykusu çok hafiftir.
Kendisi uzun süre askerlik yaptı ve ani seslerden çok korkuyor. Sizi de
tanımadığı için sıkıntı çıkarabilir.
-Sorun olmaz,
zaten çok gürültülü biri değilimdir.
Adam içeri
girdi, ben de kapıyı kapadım.
-Buyurun, salona
geçebilirsiniz.
-Çok teşekkür
ederim, sizin gibilerini artık bulmak çok zor doğrusu.
Adam, mutfağı
görecek şekilde cam kenarındaki sandalyeye oturmayı tercih etti. Ben de hazır
sıcak çikolata ikram ettim.
-Çok teşekkür
ederim.
-Ne demek. Bu
havada çok iyi gidiyorlar.
Karşısındaki
kanepeye oturdum.
-Ne iş
yapıyorsunuz?
-Şehre getir
götür yapıyorum. Yani, yapıyordum. İki hafta önce ciddi bir kaza geçirdim.
Karşı şeritten gelen araba yerler buzlu olduğundan kontrolünü kaybetti. Kafa
kafaya çarpıştık. İki bacağım da dizlerimden kırıldı.
-İki hafta mı?
Daha yeni sayılır, çok geçmiş olsun.
-Evet, sağ olun.
Hızlı iyileşiyorum. Umarım altı hafta sonunda tekrar eski halime döneceğim. Siz
ne iş yapıyorsunuz?
-Ben
çalışmıyorum. Kocamın emekli askerlik maaşı şimdilik yetiyor. İki kişiyiz nasıl
olsa.
-Çocuk düşünmüyor
musunuz?
-Kocam istiyor
fakat ben şu anda o sorumluluğu almak istemiyorum. Zaten maaşımız da yetmez.
Hiç paramız birikmiyor.
-Neden hep
cümleye kocanızı vurgulayarak başlıyorsunuz hanımefendi.
-Pardon?
-Bir şey ima
ediyorsunuz gibi hissettim de.
-Hayır. Öyle
denk gelmiş.
-Anladım. Özür
dilerim.
-Önemi yok.
-Sıcak çikolata
çok güzel olmuş. Elinize sağlık.
-Afiyet olsun.
Kasabadaki
insanların daha samimi, daha sıcakkanlı oldukları; misafirlerini çok iyi
ağırladıklarını ve aynı şekilde de ağırlanmak istediklerini duymuş olsam da
kapı kadar adamla evde yalnız olmak beni çok korkutuyordu. Küçükken karanlıkta
yalnız kaldığımda hissettiğim o saf korkuyu iliklerime kadar hissedebiliyordum.
Ne kadar sakin ve zararsız gözükse de kocamın dışarıda olduğunu ve kızımın üst
katta uyuduğunu öğrenmesini istemiyordum. Sadece gitmesini istiyordum, bir an
önce gitmesini.
-Çocuk
düşünmemenizin sebebini anlıyorum. Geçinmek zor sonuçta.
-Sizin aileniz
falan var mı?
-Maalesef,
hiçbir zaman olmadı.
-Evlatlık
mıydınız?
-Hayır. Kan bağı
yönünden soruyorsanız ailem vardı. Ama öyle aile olmaz olsun.
-Anladım.
Artık atmosfer
benim soluyamayacağım kadar ağırlaşmıştı. Saklamaya çalıştığım korku
yetmiyormuş gibi şimdi bir de sonu gelmez bir sessizlik oluşmuştu.
-Tam bulaşıkları
yerleştiriyordum da. Eğer müsaade ederseniz devam edebilir miyim? Çok az kaldı
-Tabi, buyurun.
Zaman geçmek
bilmiyordu fakat stresim biraz olsun azalmıştı. Adam iyi birine benziyordu.
Muhtemelen zor bir çocukluk geçirmişti ki bu son derece üzücüydü ama en azından
yürekten yaralı biri bana ve aileme zarar vermek istemezdi herhalde. Gayet de
kibar biriydi. Ayakları da sakattı. Bir an içimden ''Ne kadar kötüsün!'' diye
geçirdim. Adamın sakat olmasına ve kötü çocukluk yıllarına seviniyordum resmen.
O sırada yanlışlıkla ıslak tabağı gazetenin üstüne düşürdüm. Aranıyor ilanı
gözüme ilişti. İlandaki fotoğraf evdeki adamın aynısıydı! Bağırdım.
-Aman tanrım!
-İyi misiniz?
-İyiyim. Az
kalsın tabağı kırıyordum da.
Ronald Shaw.
Gerçi... Zihnim bana oyun oynuyor olabilir miydi? Resimdeki adamın saçları
kısacıktı. Burnu da fotoğrafta daha büyük gözüküyordu. Gazeteyi o da görmesin
diye kırıştırıp çöpe attım ve tekrar yanına gittim. Elimi uzattım.
-İşim bitti. Bu
arada ben Emily.
-Memnum oldum,
ben de Ronald.
Dona kalmıştım.
Kaslarımı hareket ettiremiyordum. Eğer böyle saçma bir pozisyonda birkaç saniye
daha kalırsam adamın onun kim olduğunu anladığımı anlayacağımı biliyordum. Zar
zor konuştum.
-Ben de memnum
oldum.
Tekrar eski
yerime oturdum. Kelimenin tam anlamıyla buz kesilmiştim. Çaktırmamak için
muhabbet açmam gerekiyordu.
-Demek şehre
getir götür yapıyorsunuz Bay Ronald.
-Evet.
Çok gergin bir
ortam oluşmuştu. Onu fark ettiğimi anlamaması gerekiyordu. Sakin görünmeliydim.
Ayrıca benim de bir an önce bir plan yapmam lazımdı. Gerçi eğer oyduysa da
neden adını söylemişti ki? Bunu yapmayacağını düşüneceğimi düşündüğünden ters
psikoloji mi yapıyordu? Belki o da gazeteyi okumuştu ve yalnızca aptal bir
şakanın içindeydim. Hatta Mark bu işin başında olabilir miydi? Hayır, Mark bu tarz işlerle uğraşmazdı.
-Mutlu musunuz
buralarda? Şehre dönmek sizin için daha iyi olmaz mı?
-Ben biraz zor
koşullarda yaşamayı seviyorum sanırım. Bütün gün yan gelip yatmaktansa her an
yaşadığımı hissetmek daha iyi geliyor.
-Tabii.
-Sürekli bir aksiyon arıyorum. Ah o damarlarda gezinen adrenalin yok mu? İnsan bir kez hissetti mi Bayan Emily, bir daha onsuz yaşayamıyor. İlk başta yaparken bizi çok korkutan şeylerin sonrasında hep bağımlısı olduğumuza inanıyorum. Bir süre sonra hep daha fazlasını, hep daha fazlasını istiyoruz. Hani diyorlar ya bir kereden bir şey olmaz diye. Aslında bir kereden bir şey oluyor, hatta bir kereden çok şey oluyor. Çünkü bir kere oldu mu ikincisi de oluyor, üçüncüsü de.
Hiçbir tepki
vermedim.
-İyi misiniz
Bayan Emily? Suratınız beyazlaşmış.
-Midem
bulanıyor, izninizle lavaboya kadar gideceğim.
Adamın görüş
açısından çıkana kadar gayet sakin ve ağır ağır ilerledim. Merdivenlere
geldiğim anda da koşmaya başladım. Kızım April'ın odasına girdim. Yatağının
yanına çöktüm.
-April, April.
Uyanmıyordu. Hep
böyleydi zaten bu çocuk, uyandırmak için illa eve füze falan düşmesi gerekirdi.
Omzundan sertçe dürttüm.
-April uyan
hemen!
April korkmuştu
ki zaten korkması da gerekiyordu.
-Ne oldu anne?!
-Sessiz ol. Eve
bir adam girdi. Benim bir arkadaşım ancak biraz morali bozuk, tehlikeli şeyler
yapabilir. Sen şimdi hiç ses çıkarmadan tuvalete gir ve kapıyı kitle. Işığı
falan açma. Hatta gir ama kapıyı da kitleme. Dolaptaki havluları çı...
-Anne ne
diyorsun sen?
-April! Sus ve
beni dinle!
-Bayan Emily?
Aşağıdan adamın
sesini duydum.
-Buyurun?
-Sıcak
çikolatamı tezgâha koyuyorum.
-Teşekkürler,
size de zahmet oldu. Ancak lütfen sesinizi alçaltın. Kocam uyanacak.
Sessizce
"Üzgünüm." dediğini duydum.
-Anne çok
korkuyorum!
Kızıma sıkıca
sarıldım.
-Canım benim,
senin annen ne kadar zeki bir kadın bilmiyor musun? Güven bana hiçbir şey
olmayacak. Senden tek bir isteğim var, benim için bunu yapabilir misin?
Gerisini bana bırak.
-Tamam.
-Hiç ses çıkarmadan
tuvalete gir. Işığı açma, kapıyı da kapama. Dolaptaki havluları alıp lavabonun
yanına yerleştir. Sen de dolaba gir. Ben senin odanın kapsını kitleyeceğim,
böylece seni burada saklanıyor sanacak tamam mı?
-Neden beni
arıyor ki?
-Seni aramıyor.
Olur da ararsa diye dedim.
-Anne yapamam!
Biricik kızımı
bu halde görmek kalbimi paramparça ediyordu. O an ''Bunların hepsi bir kâbustu
April, geçti merak etme. '' demeyi o kadar istedim ki.
-April! Ben
''Çok yoruldum!'' diye bağırdığımda odadan çık ve dediklerimi yap! Eğer
dediklerimi yapabilirsen hiçbir şey olmayacak söz veriyorum.
Aşağı indim.
Ronald cam kenarında oturuyordu. Kızımın planı uygularken çıkaracağı sesleri
saklamak için bulaşık makinesinin arkasındaki tahta desteği kaldırdım. Yaklaşık
bir ay önce makinenin altından plastik bir parça kopmuştu, bu yüzden çalışırken
yukarı çıkıp iniyordu ve sürekli takır tukur ses çıkmasına sebep oluyordu. Biz
de altına tahtadan destek yapıp koymuştuk. Onu alıp en alttaki tencere
çekmecesine koydum. Bu ses April'ı saklayacaktı. Ronald'a gitmek için arkamı
döndüğümde karşıma çıkıverdi. İstemsizce çığlığı bastım. Sonra da aklıma
April'a vereceğim işaret geldi.
-Çok yoruldum!
-Ne?
-Bir şey yok.
-İyi misiniz?
Sizi korkutmak istememiştim.
-Beklemiyordum
sadece.
-Yere yanlışlıkla
su döktüm de onu silebilir misiniz diyecektim. Malum, eğilemiyorum.
-Tabii, hemen
silerim.
Bir koşu
mutfaktan peçete alıp yerdeki su birikintisini temizledim. Onun katil olduğunu
bildiğimden haberi yoktu. April da dediklerimi yaptıysa eğer tuvalette
güvendeydi. Tek yapmam gereken acilen kocama ulaşmaktı. Bu sırada Ronald yanıma
geldi.
-Kusura
bakmayın, sakarlık işte.
-Hiç önemli
değil.
Mutfağa gidip
ıslak peçeteyi çöpe attım. Faka gözüme bir şeyler farklı gözüktü. Çöpü tekrar
açtım. Gazetenin üstünde ilaç paketi vardı. Adamın olduklarını düşündüm.
İlacının kabını çöpüme atmıştı. Acaba kendi fotoğrafını görmüş müydü?
-İlaç mı
içtiniz?
-Evet, ağrı
kesiciler.
-Acıktınız mı
peki?
-Hayır
teşekkürler.
-Ben annemi
arayacağım. Hemen dönerim.
-Telefonlar
çekiyor mu?
-Evet.
Dıştan nasıl
gözüktüğüm hakkında en ufak bir fikrim yoktu fakat içeride geberiyordum.
Terlemiş parmaklarım ile eşimin iş yerinin numarasını tuşladım. Hala sinyal
yoktu. Adamın bunu anlamaması gerekiyordu.
-Alo anne, ne
yapıyorsun?
Cevap verme
süresini bekledim.
-Öyle mi?
Anladım. Ben seni birazdan ararım o zaman. Hadi kendine iyi bak. Görüşürüz.
Telefonu kapatıp
adamın yanına geri döndüm.
-Keyfiniz
yerinde mi?
-Sağ olun,
yerinde. Sizin sayenizde tabi. Yoksa şu anda dışarıda donuyor olurdum.
-Ne zaman
kalkarsınız tahminen? Ben de yakında yatacağım da.
-Şimdi mi? Saat
daha sekiz.
-Bir süredir
erken yatıp erken kalkmayı deniyoruz. Eşimle birlikte.
-Anladım.
Öyleyse kalkayım. On dakika içinde gitmiş olurum.
-Üzgünüm, lütfen
sizi kovduğumu düşünmeyin.
-Önemi yok,
eninde sonunda gideceğim zaten.
İçimden "E
bir zahmet!" diye geçirdim.
-Sizden son bir
ricam, yol için küçük bir sandviç hazırlayabilir misiniz?
-Tabi ki.
-Yardıma
ihtiyacınız var mı?
Mutfağa geçmiş
kaşarı doğrayacaktım ki adam arkamda beliriverdi. İkinci kez yapıyordu bunu.
-Pardon sizi
korkuttum mu?
Anlık sahte
kibarlığımı koruyamadım.
-Korkuttunuz
tabi ki!
-Bağırmanıza
gerek yoktu. Hem malum, kocanız üst katta uyuyor değil mi?
-Yardım falan
gerekmiyor.
-Kaşarı ben
doğrayabilirim.
Elinde bıçakla
bana bakıyordu.
-Ayakta
durabilecek misiniz?
-Tezgâha
yaslanacağım.
-Ben yapardım.
-Israr ediyorum.
Kaşarı verip
birkaç adım geriye çekildim. Bacaklarını dikkatlice süzdüm. Kazada
yaralandığını düşünmüyordum. Muhtemelen cinayetlerden birini işlerken girdiği
kavga sırasında olmuştu. Ya da onu kovalayan polisler bacaklarından vurmuş
olabilirlerdi. Kazaysa da kesin polislerden kaçarken olmuştu.
-Madem siz
sandviçinizi hazırlıyorsunuz, ben de annemi tekrar arayayım.
-Tamamdır.
Girişe ilerlerken
evden koşarak kaçıp kaçamayacağımı düşünüyordum. Onu bir şekilde
oyalayabilirsem kızımı da alıp hızlıca çıkabilirdim. Bir bahane bulup onu yatak
odama göndersem, kızımı a-banyodan kaptığım gibi aşağıya koşardım. Kapıyı açıp
buradan yok olurdum. Zaten çok yavaş hareket ediyordu. Bunu son çare olarak
hesaplamıştım. Telefonu kulağıma dayayıp o sinyal sesini duyduğumda hissettiğim
rahatlamayı anlatamam. Artık seri katil olduğunu düşündüğüm bir adamla kapana
kısılmamıştım. Mark beni ve kızımı kurtaracaktı. Hemen iş yerini tuşladım.
Ellerim delicesine titrediğinden üç kere yanlış numarayı girmiştim.
-Alo?
-Alo, anne.
-Pardon?
-Anne, Mark
orada mı?
-Yanlış oldu
sanırım hanımefendi.
-Mark orada mı
diyorum.
-Mark Bey mi?
Burada değil maalesef. On dakika kadar önce çıktı.
Adama
çaktırmadan telefonu kapayıp tekrar açtım. Mark on dakika önce çıktıysa bu
havada gelmesi yarım saati bulurdu. Polisi aradım. Büyük ihtimal onları
gereksiz yere meşgul ediyordum ancak sezgilerime kulak vermeden bu saçmalığa
devam edemeyecektim. Adamın hareketlerinde bir şeyler yanlıştı. Gazetedeki kişi
kesinlikle oydu!
-Alo?
-Buyurun.
-Anne, sesim
geliyor mu?
-Burası dokuz
yüz on bir hanımefendi. Acil durumunuz nedir?
-He bir an beni
duyamadın sandım. İyiyim ben de evde oturuyorum.
-Lütfen hattı
gereksiz yere meşgul etmeyin.
-Tamam. Öyle
yapmıyorum zaten.
-Anlamadım, iyi
misiniz bayan?
-Hayır.
-Probleminiz
nedir?
-Mark orada mı?
-Tehlikede
misiniz?
-Evet, evet.
Geleceğim zaten yarın.
-Hanımefendi,
eğer tehlikede iseniz ancak bunu belirtemiyorsanız beş saniye boyunca ses
vermeyin.
Kadın sesli bir
şekilde beşe kadar saydı.
-Yerinizi tespit
etmeye çalışıyoruz, lütfen hattan ayrılmayın.
-Mark'ı
sormuştum anne evet. Babam anne babam!
Adama bakarak
fısıldadım.
-Annemin kafası
pek yerinde değil de.
-Yerinizi tespit
ettik. En geç on dakika içinde ekip oraya ulaşacaktır.
-Neyse anne ya
tamam. Sonra ararım seni. Hadi görüşürüz.
"On dakika
mı!?" Bu da çok uzun bir süreydi. "Umarım adam gazetede gördüğüm kişi
değildir!"
-Annenizin neyi
var?
-Bunamaya doğru
hızla ilerliyor.
-Yaşlılık zor
-Maalesef.
Sonunda hepimizin geleceği nokta da orası ama.
-Benim değil.
-Nasıl?
-Ben o kadar
yaşamayı planlamıyorum. Hayatı olabildiğince dolu, heyecanlı yaşamaya
çalışıyorum.
-Anladım. Ne
güz...
-Ölümle göz göze
baktığınızda, vücudunuzda neler olup bittiğine dikkat ettiniz mi hiç?
-Yok, çok şükür
ben ölümden dönmedim.
-Ölümden
dönmekten bahsetmiyorum ki. Ölümle yakınlaşmaktan bahsediyorum. Ölüm meleğinin
soğuk nefesini ensenizde hissettiniz mi hiç?
-Be...
-Birisi canını
verdiğinde, ben daha da yaşıyorum sanki. Ölümle ne kadar yakınlaşabilirsem o
kadar canlı hissediyorum. Ta ki beni almaya gelene kadar.
-Güzel
alıntıydı. Şiir mi?
-Hayır, az önce
uydurdum.
-Anladım. Artık
gitseniz iyi olur. Çok ses çıktı, kocam uyanabilir.
-Onunla
tanışmamın bir sakıncası mı var?
-Evet, kendisi
biraz sinirlidir.
-Sinirli
kişilerle çok iyi anlaştığım söylenir.
-Neden artık
sadece gitmiyorsunuz! Lütfen defolup gidin evimden!
İki tarafında
anladığı sırrı neden saklamaya çalışıyorduk ki? Seri katil olduğunu biliyordum.
O da bildiğimi biliyordu. Ortada sır falan yoktu.
-Hemen çıkın
dedim evimden. Zor kullanmak istemiyorum.
Teslim
olurcasına ellerini havaya kaldırdı.
-Sakat bir adama
ne için böyle davranıyorsunuz?
-Kusura bakmayın
ama artık uyumak istiyorum.
-Tamam,
çıkacağım zaten şimdi. Yemeğim de hazır
Her şeyi altüst
edecek bir şey sordu.
-Çıkmadan önce
lavaboyu kullanabilir miyim?
-Hayır.
-Bir sorun mu
var? Merak etmeyin, çok titiz biriyimdir. Arkamda asla iz bırakmam.
Yüzündeki pis
gülümsemeyi fark edebiliyordum. Düpedüz benimle dalga geçiyordu. Bildiğimi
biliyordu. Bildiğimi bildiğini bildiğimi bile biliyor olabilirdi.
-Tuvalet üst
katta. Çıkabilecek misiniz?
-E tabi ki
çıkabilirim hanımefendi. Kendim yaşıyorum. Hem neden alt katta lavabo yok?
Eğer ona izin
vermeyip evden kovmaya kalkarsam tartışma çıkacağına ve büyük ihtimalle beni
öldüreceğine emindim. Tek yapabileceğim polisler veya Mark gelene kadar bu
aptal oyunu devam ettirmekti.
-Öyleyse ben
size lavaboyu hazırlayayım.
-Tamamdır. Geliyorum.
Hızlı adımlarla
salondan çıktım ve üst kata koştum. Tuvaletin kapısı açıktı. April dediğim gibi
havluları çıkarmamıştı. Odasına baktığımda kapsının kapalı olduğunu gördüm.
-Hazır mı?
-Bir saniye.
Kapıyı yavaşça
tıklattım ve fısıldadım.
-April! April
benim. Sana dne demiştim ben!? Orada mısın?
Arkamda bir ses
duyduğum anda döndüm ve Ronald'ın o bilmiş gülümsemesini gördüm.
-Ne zaman
geldiniz?
-Kiminle
konuşuyordunuz?
-Hiç kimse.
Lavabo hazır, buyurun.
Adam kapıyı
kapatır kapatmaz kızımın odasına döndüm.
-April benim,
hemen aç kapıyı!
Kimseyi içeri
alacağa benzemiyordu. Odasına kendisini kilitlemişti. Mutfağa koştum. Büyükçe
bir bıçak aldım. Belki de yaralı olduğu için gerçekten dinlenmeye gelmiştir
diye kendimi avutmaya çalışıyordum. Katil diye illa her gördüğü kişiyi
öldürecek miydi? Cevabını bilmediğim sorular sormayı bırakmaya karar verdim.
Kızımı ve kendimi bir an önce dışarı atmalıydım. Merdivenlerdeyken adamın
oturduğu kanepede bir şey gözüme çarptı. Ne olduğunu görebilmek için birkaç
adım geri aşağı attım.
-Olamaz!
Değnekler!
Adamın değnekleri kanepedeydi.
-Anne!
-April!
Koşarak kızımın
odasına girdim. Adam onu yakalamıştı. Arkasına geçmiş, bıçağı boynuna
yaslamıştı.
-Hani kapıdaki
sendin anne!
-Kızımı rahat
bırak!
-Bırakacağım.
Onu özgür kılacağım.
-Hayır!
Kalın parmaklı
katilin sert elleri arasında kızımın masum yüzü adeta eziliyordu. Gözlerinden
şelaleden dökülürmüşçesine yaş boşalıyordu.
-Hemen ellerini
çocuğum üzerinden çek!
-Merak etme,
sana zarar vermeyeceğim. Ben sadece çocuk öldürürüm.
-Hayır! Bırak
onu! Bana istediğini yapabilirsin!
-Anlamadın
galiba, ben sadece çocuk öldürürüm.
-Neden!? Neden
bunu yapıyorsun!?
-Çocukları
kurtarıyorum.
-Neyden!?
Çocuğum zaten güvende!
-Seninle alakalı
değil. Dünya ile alakalı.
-Lütfen yapma.
Kızımı öldürme!
-Öldüreceğim.
Onu bu şer dolu dünyadan kurtaracağım. İnsanların ne kadar acı
çektiklerini görmüyor musun!? Büyüdükçe katlanmamız gereken zorluklar artıyor!
Ben de öldürebildiğim kadar çocuk öldürüyorum.
Eliyle kızımın
yanağın okşadı.
- Çocuklar, onlara
bir bak. Henüz ne kadar masumlar. Kötülük nedir bilmiyorlar, kendilerini
savunamıyorlar. Başlarına gelecekleri hak etmiyorlar. Ben de onları henüz
dünyanın gerçek yüzünü görmeden gönderiyorum buradan. Kimse sonsuza kadar mutlu olamaz Emily!
Kızına bir bak. Şimdiden neler yaşadı!? Eğer sen engel olmasaydın hiçbir şey
anlayamadan kurtulacaktı bu cehennemden. Boşuna konuşma, beni ikna edemezsin. Neler yaşadığımı bir
ben biliyorum. Ve bir insanın ne kadar üzülebileceğini gördüm. Anlamıyor musun? Burası cehennemin ta
kendisi. Hepimiz bir cehennemin içinde yaratıldık. Hatta belki de öldük ve şu
anda cezamızı çekiyoruz. Ben de insanları buradan kurtarıyorum. Ben yapmasam başkası yapacak. Muhakkak kızın
ileride çok üzülecek, tıpkı her çocuk gibi. Ben onları kurtarıyorum ki benim
gibi bir geleceğe sahip olmasınlar.
-Madem öyle
neden intihar etmiyorsun!?
-Kendimi
çocuklar için feda ediyorum. Ben zaten çekeceğim acıyı çektim, artık hiçbir şey
canımı yakamaz. Ama onların da benim yaşadıklarımı yaşamalarını istemiyorum. Onu öldürdüğümde hiçbir şey hatırlamayacak
ki. Tıpkı bir kâbustan uyanırmış gibi olacak. Gece korkunç rüyalar gördün
diyelim Emily, uyanınca ne hissedersin. Ben söyleyeyim, hiçbir şey! Gece
saatlerce hissettiğin o korku, acı, bitmek bilmeyecek o his sabah uyandığında
bir saniye sürmüş gibi gelir. Geçmişte kalmış, sıradan bir şeydir artık senin
için. Kızın da öyle hissedecek merak etme. Hatta orada buluştuğumuzda bana
teşekkür edecek.
-Ne sanıyordun
yani!? Her şey günlük gülistanlık mı olacaktı!? O zaman yaşadığımız güzel
anların ne anlamı kalır? Çok fazla ışık seni kör eder. Değerini anlamak için
karanlığı da tecrübe etmelisin. Eğer birazcık olsun içinde iyilik yapma isteği
kaldıysa bırak kızımı!
-O zaman sizin
karanlığınız da benim. Her halükarda insanlık adına iyilik yapıyorum. Hepimiz
insan değil miyiz hem? Ben de insan olmanın hakkını veriyorum işte. Hür iradem
ile karar veriyorum.
-Kızımı
öldüremezsin! Onsuz yaşayamam!
-Sen kızına
değer vermiyorsun. Kendine değer veriyorsun. Kızına üzülmüyorsun, kendine
üzülüyorsun. Çünkü onsuz yaşayamayacağını düşünüyorsun. Kızın ölecekken bile
onsuz nasıl yaşayacağını düşünüyor, yani yine kendini önemsiyorsun. Tıpkı âşık
olmak gibi. Âşık olduğun kişiyi sevmezsin, onun senin yanında duruşunu
seversin.
-Ben kızımı bu
dünyadaki her şeyden çok seviyorum!
-Öyleyse mutlu
olmalısın. Kızın bir daha acı hissetmeyecek, bu son olacak.
Bıçak elimden
kayıp düştü. Önünde diz çöktüm. Yukarı bakarak yalvarıyordum.
-Lütfen! Lütfen
kızımı öldürme!
Bu sırada polis
arabalarının siren sesleri duyulmaya başladı.
-Üzgünüm,
konuşmamız burada bitmiştir.
-Yapma! Kızımı
öldürme! Yaşayacak çok şeyi var daha! Sen acı çektin diye herkes aynı şeyleri
yaşayacak değil! Lütfen buna bir son ver!
-Kızın,
cehennemden hala temizken kurtulacak. Doğru şeyi yaptığımı sen de biliyorsun,
sadece kabullenemiyorsun. Bu dünyaya kök salmaya çalışmanın hiçbir manası yok. Yaşamak istemesi normal, daha yaşamı
bilmiyor. Sen iyi birisin
Emily, beni evine aldın. Keşke seni de çocukken biri öldürseydi. Bu acıyı hiç
tatmamış olurdun. Hayatında yaşadığın tüm güzel anları düşün Emily, hepsini şu
anda kızın için çöpe atmaya hazırsın. Hayat böyledir işte, mutluluklar kum
tanesi gibi birikirken, bir kötü an kaya gibi üstlerine çöker ve hepsini yok
eder. Dilerdim ki bunları hiç yaşamamış ol. Neyse, en azından en çok değer
verdiğim dediğin varlık bunların hiçbirini yaşamayacak. Bir rüyadan uyanıyormuş
gibi, ilk defa yuvasında ayrılan bir kuş gibi göçüp gidecek buradan. Ve emin
ol, arkasına bile bakmayacak.
Giriş kapısı
kırıldı. Polisler içeri girmişlerdi. O gün kızımın sesini son defa duydum. Ve
ne gariptir ki, son söylediği kelime ilk söylediği kelime ile aynıydı.
-Anne!"
Dedektif
boğazını temizledi.
-Bitti mi?
-Evet, bu kadar.
-Bu yüzden mi
çocukları öldürüyorsunuz yani Bayan Emily? Savunmanız bu mu? Onları güya
kurtardığınızı düşünüyorsunuz. Çocuğunuzu öldüren adamın amacını
gerçekleştiriyorsunuz. Size cehennemi yaşatan adamı taklit mi ediyorsunuz?
-O sadece
insanlığını yaşıyordu. Cehennemi yaratan o değil.
-Nasıl birine
dönüştüğünüzü görmüyor musunuz? Pişmanlık duymuyor musunuz?
-Canavara
dönüşmeden nasıl bir canavarı alt edebilirsiniz ki?
-Hangi canavarı
alt etmeye çalışıyorsunuz?
-Tanrıyı.
Yorumlar
Yorum Gönder