Dolap

Dolap

-Nerelerdesin?

Cevap yoktu.

-Hey!

Jonathan gözlerinin önünde elini sallayınca kendine geldi. Kocaman yeşil gözlerini iki kez açıp kapadıktan sonra doğruldu.

-Nerelere gittin yine?

-Hiç bir rüyada olduğunu düşündün mü?

Jonathan hafif dalga geçerek cevap verdi.

-Tabi ki. Düzenli olarak.

Naomi ise sorusunun önemsenmesini istiyordu, geçiştirilmesini değil. Kendisi için büyük problemlerin, anlattığı kişiler tarafından küçümsenmesinden nefret ediyordu. Jonathan normalde öyle biri değildi tabi ki, günahını almak istemezdi. En iyi arkadaşıydı o.

-Ciddiyim Jo.

-Ben de. Hatta şu anda bile düşünüyorum. Bu kafeyi bu yüzden seviyorum Naomi. İçerisinin tek renk ve sade olması hoşuma gidiyor. İnsana huzur veriyor, derin düşüncelere dalmasını sağlıyor. Kahverengini de en sevdiğim renk zaten.

-Öyle değil. Bazen durup birkaç gün, hatta birkaç saat önce ne yaptığımı düşünüyorum. Yok yani hatırlayamıyorum Jo. Yaşanan şeylere bakarsak hiçbir şeyin mantıklı bir açıklaması yok gibi. İlerliyorum ilerliyorum fakat sanki sonum belli.

-Sana son kadehi söyleme demiştim Naomi.

Jonathan'ın ısrarla konuyu şakaya vurma çabasını takmadan konuşmasına devam etti.

-Gördüğüm her insan sanki önceden de tanıyormuşum gibi hissettiriyor, zaman fizik kurallarına uygun işlemiyor. Bir rüyadan farkı yok. Küçücük bir çocukken dolabın içinde saklandığım gün daha dün gibi yakın, yarın kadar uzak.

-Zaman herkes için aynı işlemez Naomi biliyorsun.

İkisi de içkilerinden birer yudum aldılar. Jonathan artık ciddileşmişti. Sordu.

-Yine anneni mi düşünüyorsun?

Naomi hüzünlü bir ifade ile omuz silkti. Kafasını sağa sola salladı.

-Ne zaman düşünmedim ki? O an yaşadıklarımız... Ben dolabın içinde saklanıyorum. Evde hiç eşya yok. Sadece kahverengi dolap ve bembeyaz duvarlar. Dolabın kapısını azıcık aralamışım, olanları izliyorum. Annem bir adamla tartışıyor. Adam hafif kirli sakallı, kasket şapka takmış. Nasıl olduğunu anlayamadan elindeki bıçağı annemin karnına saplıyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi, dünyadan bir canı koparıp almamış gibi kanlar içinde yere yığılan annemi oracıkta bırakıp çıkıyor. Annem bembeyaz yüzünü yavaşça bana dönüyor. Yemyeşil, yaşlı gözlerini yavaşça açıyor. ''Sakın dolaptan çıkma.'' diyor. O dolapta ne kadar kaldığımı bilmiyorum. İnsan geçmişteki anıları her zaman yanlış hatırlar tamam ama bu o kadar gerçek hissettiriyor ki...

İçkisini fondipledi.

-Dedektifsin diye seni duygusuz sanıyorlar. Tek düşündüğün şeyin cinayetler olduğunu sanıyorlar. Ölüm görmeye alışıksın sanıyorlar. Hiç de öyle değil.

-Gözlerini ondan aldın demek he?

Naomi'nin keyfi yerine gelecek gibi değildi. Jonathan ona destek olmak için kibarca elinden tuttu.

-Bak Naomi, bunları düşünmen çok normal. Sakın annen için üzülüyorsun diye kendini kötü hissetme.

-Aslında sana söylemediğim bir şey daha var Jo. O kadın annem mi bilmiyorum. Sonuçta babamı suratını hatırlayamayacak kadar erken kaybettim. Anne olarak hatırladığım tek kadın da o. Annem olup olmadığı hakkında en ufak bir kanıtım yok. Sadece ona karşı kendimi çok yakın hissettiğimi hatırlıyorum.

Kısa bir sessizlik oldu. İkisi de öylece birbirlerine bakıyorlardı.

-Hayatımı bir gün için yaşıyormuşum gibi hissediyorum.

-İnsan hayatını bir gün için yaşar, o da bugündür.

-Dalga geçmiyorum Jonathan!

-Biliyorum. Geçmişe çok takıldığını belirtmek istiyorum sadece. Hayatına devam etmelisin.

-Bu sadece geçmiş değil, aynı zamanda gelecek de. Tüm hayatım bir güne adanmış sanki. O günün gelmesini bekliyorum saklandığım yerde.

Garson masaya bir kadeh daha içki koyarken Jonathan ona engel olmak istedi.

-Bu kadar yeterli, teşekkürler.

Garson yine de bir kadeh içkiyi Naomi'nin önüne bırakmıştı. Garip bir içkiydi. İçmek için eline aldığında içkinin renginin yeşil olduğunu fark etti. Kadehe baktıkça içki onu içine çekiyordu. Belki de on beş saniye bakmıştı ancak yıllar geçmişçesine yorulmuştu gözleri. Boğuluyormuş gibi boğazı ağrıyor, yanıyormuş gibi gözleri acıyordu.

-Ben bunu içmem!

Kadehi yere fırlatıp ayağı kalktı.

-Sakin ol Naomi, hiçbir şey yapmaya zorunlu değilsin.

-Bırak beni!

-Naomi... Sakin ol.

Ellerini kafasının yanına koyup Naomi'nin yüzünü kendisine çevirdi.

-Sakin misin?

Naomi derin bir nefes aldı.

-Gel hadi. Seni evine bırakayım.

-Bakalım bu gece hangi rüyalara belki de bir daha çıkmamak üzere dalacağım.

ERTESİ GÜN

Saat gecenin dördüydü. Kasabadaki tek katlı, geniş odalı, büyük bir malikânede cinayet işlendiğine dair ihbar almıştı Naomi. Girişteki büyük burunlu adam onu karşıladı.

-Beni siz mi aradınız beyefendi?

-Evet.

-Ne olmuş?

Adamın, yakın arkadaşı Jonathan'a benzerliği sinirini bozuyordu. Dün "Gördüğüm her insan sanki önceden de tanıyormuşum gibi hissettiriyor." derken anlatmak istediği tam olarak buydu işte. ''Keşke adamın suratını çekebilseydim de ona gösterebilseydim!'' diye geçirdi içinden.

-Bilmiyorum. Ben şu evde oturuyorum.

Parmağı ile yüz metre uzaklıktaki binayı gösterdi.

-İçeride yaşayanlar hakkında ne biliyorsun?

-Onları tanımıyorum aslında. Birkaç saat önce tam burada küçük bir kız gördüm. Ne aradığını sorunca buraya taşındıklarını söyledi ama etrafta kamyon falan yoktu. Ben de bir şey lazım olursa diye bir kâğıda numaramı yazıp kıza vermiştim. İhtiyaçları olursa arasınlar diye. Yaklaşık yarım saat önce kız aradı. Ne kadar seslensem de cevap alamadım. Ben de ne olup bittiğine bakmak için geldim.

Naomi etrafına baktı.

-Bu saatte küçük bir kız yalnız mı dolaşıyordu?

-Evet.

-Nasıl gördün ki onu karanlıkta?

-Feneri vardı.

-Yani evinde oturuyordun, sonra feneri gördün, kalkıp geldin. Bir baktın küçük bir kız. Öyle mi?

-Aynen.

-Eve girdin yani?

-Anlamadım?

-Ne olup bittiğine bakmak için geldim dedin. Eve girdin mi?

-Hayır, eve girmedim. Buradaki evler çok karışıktır. Ben dışarıda kızı veya ailesini görürüm diye bakınıyordum ancak kimseyi bulamayınca...

-Anladım, tamamdır.

Naomi kolu yavaşça çevirerek kapıyı açtı. Açtığı anda da yüzüne öyle bir ışık geldi ki yıllardır ışıksız bir odada kalıp aniden dışarı çıkmışçasına kör olmuştu. Birkaç saniye gözlerini kaşıdıktan sonra içeriye girdi. Adam da arkasından girecekti ki onu durdurdu.

-Bundan sonrasını ben hallederim. Siz dışarıda bekleyin.

-Peki hanımefendi. Ancak sizi uyarmama izin verin.

Adam durdu. Naomi devam et dercesine kafasını salladı.

-Dışarısı labirent gibidir, kaybolursunuz. Bence hiç çıkmayın.

-İçerisi demek istedin sanırım?

Cevap alamadı.

-Bana işimi öğretmeyin lütfen.

İçeri girdikten sonra kapıyı kapadı. Adam haklıydı, girdikten sonra onu upuzun bir koridor karşıladı. Sağ tarafta da sol tarafta da belki de bir düzine kapı vardı. O anda aklına geldi. ''Of neden kızın adını sormadım ki!?'' Ne diye bağıracaktı şimdi?

-Tatlı kız! Neredesin!?

Bir yandan da içinden geçiriyordu "Neden polis hala gelmiyor ki!? Daha ortalıkta olay yok dedektif yolluyorlar." İlerlerken gözlerini kısmış koridorun sonunu görmeye çalışıyordu. Bir düzine falan değil, onlarca kapı vardı önünde. Belki de hayatında gördüğü en uzun koridordu bu. Bina dışarıdan hiç de böyle gözükmüyordu oysaki. Ne kadar dikkatli baktıysa da yolun sonunu ayırt edemedi. Tüm kapılar, duvarlar, zemin... Her yer bembeyazdı.

-Minik kız! Seni kurtarmaya geldim! Kimse yok mu?

Sağlı sollu simetrik dizilmiş kapılardan ilk çifte geldi. Önce solundaki kapıyı açmak istedi. Kapı kitliydi. Birkaç adım geri gidip sertçe omuz attı. Açılmadı. Biraz daha geriledi ve bam! Kapı açılmıştı artık. İçeriye girdiği anda dehşete düştü. Oda ona eskiyi hatırlatmıştı. Annesinin öldüğü odanın aynısıydı! Köşede kahverengi bir dolap, onun dışında her yer bembeyaz. Kafasını soluna çevirdiğinde yerde yüzüstü yatan bir kadın gördü. Zemin kanlar içinde kalmıştı. Yardıma gitmek istedi fakat karşısına çıkan adam onu durdurdu. Adamın elinde bıçak, kafasında kasket şapka vardı. Çığlığı basarak odadan çıktı. Son gücüyle bağırarak koşmaya başladı. Koşuyordu fakat nereye? Her yerde kapı vardı artık. Geri de gitse ileri de gitse kapıdan başka şey göremiyordu. Aynı koridorda bağırarak bir oraya bir buraya koşuşturuyordu. Tekrar rastgele bir kapı seçip içeriye girdi. Yine aynı manzara ile karşılaştı. Adamı görmeden odadan çıktı. Bütün suratı ter içinde kalmıştı, bayılmamak için kendini zor tutuyordu. Bir an önce buradan çıkmalıydı. Başka bir kapı seçip tekme atarak kırdı ve içeri girdi. Bu sefer kasketli adam kadına bıçağı yeni saplamıştı. Karnından oluk oluk kan akan kadın elleriyle umutsuzca katilinin kollarını tutuyordu. Katil hızlıca kafasını ona çevirince hemen oradan da çıktı. Kalp atışları tüfek sesi gibi yankılanıyordu kulaklarında. Daha önce hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Farklı şeyler dönüyordu burada, anlam veremediği şeyler. Başka bir odaya girdi. Adam kadını öldürmüş, etrafına bakınıyordu. Tekrar koridora çıktığında ileride yeşile boyanmış bir kapı gördü. Tek renkli kapıydı bu. Kolu çevirerek içeriye girdi. Oda bu sefer boştu. Kapıyı kapayıp arkasına yaslandı. Rahat bir nefes alacakken küçük bir kızın kendisine baktığını gördü. Bir şey demese de yeşil gözlerini yardım istercesine Naomi'ye dikmişti. Konuşmaya çalıştı. Nefesi zor yetiyordu.

-Sen, merak etme... Sana yard... Yardım etmeye geldim.

Aniden kapının kolu çevrilmeye başladı. Açılmadan Naomi kolu tuttu.

-Kaç! Kaç dolaba saklan!

Kız hızlıca Naomi'nin dediğini yaptı. Bu sırada adam da kapıyı açamayacağını anlayınca tekme atmaya başlamıştı.

-Git buradan! Ben polisim!

Adam durmuyordu. Birkaç darbeden sonra kapı kırılarak açıldı. Naomi düştüğü yerden hızlıca kalktı. Artık bağırmaktan boğazının yırtıldığını, ses tellerinin kanadığını hissedebiliyordu.

-Yardım edin! İmdat!

-Nerede o?

-Kimse yok mu!?

-Kız nerede!?

-Ne istiyorsun?!

-Kiminle konuşuyordun?

-Kimsin sen!?

-Odada başkası var mı?!

-Bana bak, ben dedektif Naomi. Eğer bana parmağını sürers...

-Burada küçük bir kız vardı! Nerede o!?

-Kız falan görmedim ben! Geri çekil!

Naomi silahını uzandı. Tam Kasketli, kirli sakallı adama doğrultuyordu ki adam havada tuttu elini. Dirseği ile Naominin göğsüne sertçe vurdu. Nefesi kesilen Naomi silahını düşürdü. Kendisi de yere düşecekti fakat adam onu bırakmadı. Ardından arkasında sakladığı bıçağı çıkardı ve Naomi'nin karnına sapladı. Naomi acı içinde bağırırken karnındaki bıçağı döndürdü. Düşmemek için istemsizce onu öldüren adamın kollarına tutunuyordu. Fayda etmedi. Karnında bıçak ile yüzüstü yere düştü. Adam bıçağı çıkartıp etrafa şöyle bir baktı. Ardından aradığını bulamamış olacak ki, odadan çıktı. Naomi son nefesini verirken yaşadıklarının olağanüstülüğünün farkına ancak varabiliyordu. Yapabileceği tek bir şey kalmıştı artık. Zorlukla yüzünü dolaba doğru döndü. Kapı hafif aralıktı, kızın yeşil gözlerinin karanlıkta parladığını görebiliyordu.

-Sakın dolaptan çıkma.

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan