Daha İyi Bir Neden
Daha İyi Bir Neden
Saat gece on bir olmuştu. İş için geldiğim California'da altıncı günümü
bitirmek üzereydim. Altı gün diyorum ancak bana sorarsanız sanki haftalardır
buradaymışım gibi hissediyordum. Zaman geçmek bilmiyordu bir türlü. Otelin o
aptal, beyaz duvarları üzerime üzerime geliyordu. Aslında böyle iş gezilerine
çıktığımda genellikle otellerin tasarımı öyle hoş olurdu ki oraya neden
geldiğimi unutuncaya kadar kalmak isterdim. Burada ise tam tersi: Artık işim
bitsin de bir an önce gideyim diye can atıyordum. Basık tavan, küçücük camlar…
Kabul ediyorum otelin konumu sahile oldukça yakındı. Üzerine bastığınız anda
ruhunuzu yumuşacık edecek çimenleriyle ve rengârenk çiçekleriyle dolu bahçesi
de insanı oldukça cezbediyordu fakat içini kim tasarladıysa deli falan olmalıydı.
Daha fazla burada yatıp iç daraltıcı düşüncelerle boğuşamayacağıma karar
verdim. Odanın kapısını açtım. Her yer kapkaranlıktı. Kahverengi irisimin
neredeyse hepsini ele geçirmiş göz bebeğim ile önümü zar zor görerek uzun
koridordan ilerledim ve dışarıya çıktım. Sahil kokusu şimdiden burnuma ulaşmış
beni yanına çağırıyordu. Ona hayır diyemezdim tabi ki. Yolu biliyordum,
yürüyüşe koyuldum. Sokaklar tam da tahmin ettiğim gibi en kalabalık evrelerine
ulaşmıştı. Sahildeki deniz manzaralı tatlıcılar, açık hava diskoları, canlı
müzikli restoranlar... Hepsi doluydu. Bunlar beni fazla ilgilendirmiyordu tabi
ki, benim daha çok deniz umurumdaydı çünkü. Para ile satın aldığımız sahte
manzaralar değil, doğanın bize hediye ettikleri mutlu ediyordu beni. Yaklaşık
on beş dakikalık yürüyüşten sonra sahilin kumlarına kendimi
bırakmıştım bile. Yumuşacık kumu her avuçladığımda dertlerim de parmaklarımın
arasından dökülen kum taneleri gibi ayrılıyorlardı benden. Çöküp denizi seyre
koyulduğum vakit fark ettim ki California'ya ilk gelişim olmasına rağmen
karşımda duran manzara çok tanıdık geliyordu. Gözümde lise anılarımın
canlanmasına sebep olmuştu. Bundan çok çok önceleri arkadaşlarla toplanır, plaja
oturup bir yandan biralarımızı yudumlar bir yandan dertlerimizi anlatırdık
birbirimize. Hani şu göğüs kafesimizi içeri bastıran dertlerimizi, yaşamı
zorlaştıran. Düşünüyorum da her şeyi konuşurduk biz. Ne şanslıymışım! Kendimle
konuşuyormuş gibi konuşabildiğim arkadaşlarım varmış.
-Selam
İri gözlü, siyah saçlı bir kadın yanıma geldi.
-Eşlik edebilir miyim?
-Tabii.
Sakince oturdu. Üzerinde beli açık beyaz bir tişört vardı. Altına da mavi
şort giymişti.
-Ne yapıyorsun?
-Biraz dolaşmaya çıkmıştım.
-Ben neredeyse her gün bu saatlerde yürüyüş yaparım. Seni daha önce
görmemiştim.
-Burada yaşamıyorum. Daha yeni iş için geldim.
-Demek iş için.
Gözlerine bakakalmıştım. Sanırım biraz fazla kaptırmışım kendimi,
sorgulayıcı bir ifade ile gözlerini kısıp kafasını hafif sola yatırdı. Ben de
gözlerimi kaçırdım.
-Ne iş yapıyorsun?
-Fuar için yer ayarlıyorum diyelim kısaca. İşim biraz karışık, bazen ben
bile ne yaptığımı anlayamıyorum. Zaten bu iş gezileri dışında tüm günüm ofiste
bilgisayardan dizi izlerken geçiyor.
Hafifçe gülümsedi. Yanağının sağ tarafında tatlı bir gamzesi vardı.
-Sen burada yaşıyorsun herhalde?
-Bilmem, sence?
O öyle sorduktan sonra yüzü tanıdık gelmeye başladı.
-Seni daha önce gördüm mü?
-Sanmıyorum. Adım Elena bu arada.
-Jimmy, memnum oldum.
-Hadi canım. Sende hiç Jimmy tipi yok.
-O ne demek ya? Ne tipi var öyleyse?
-Yani, Jimmyler zayıf olur.
-Az önce bana şişko mu dedin?
-Hayır, Jimmyler sıska olur. Sen daha çok Mike gibisin.
Karşımda uçsuz bucaksız deniz olsa da ben onun gözlerindeki maviyi görmeyi
tercih ediyordum. Çünkü onun mavisi bir başkaydı. Gökyüzünden daha sonsuz,
okyanuslardan daha hırçın, dünyadaki tüm kuyulardan daha derindi gözleri. Sanki
bir saniye daha baksam havalanacaktım yukarı, sörf yapacaktım o dev dalgaların
üzerinde, depderin kuyuya bırakacaktım ki kendimi, dibe vurduğumda beni yukarı
çekebilsin.
-Geceleri böyle dışarı çıkmayı seviyor musun?
-Geceleri pek uyuyamam.
Gece kelimesini duymak bile içimde bir ürperti oluşturmuştu. Bazı kelimeler
vardır, anlamından farklı şeyler canlanmasına sebep olur ya kafanızda. Öyle
kelimelerdir ki, kendilerine özgü renkleri vardır. Duyduğunuz anda burnunuza
bir koku gelir, ruh halinizi değiştirir. Gece kelimesi benim o kelimelerden
biriydi.
-İlk insanlar güneş battığında kendi düşüncelerinin onları öldürdüğünü fark
etmişler ve geceleri uyumaya karar vermişler. Ben de o zamandan kalan bu
geleneğe kafa tutuyorum.
-Asi ruhluyum diyorsun.
-Daha ergence ifade etmek istersek evet.
-İlk söylediğin çok derin bir sözdü zaten. Twitter'dan mı buldun?
-Yapıyoruz arada bir şeyler.
Acaba eski bir arkadaşımdı da benimle dalga mı geçiyor diye durup düşündüm.
Hayır, yüzü tanıdık gelse de böyle birini tanımıyordum ben. Görmüş olsam kesin
hatırlardım.
-Demek hem işini yapıp para kazanıyor hem de geziyorsun he? Birçok insanın
hayalini yaşıyorsun doğrusu.
-Sadece birçok kişinin değil, en önemlisi kendi hayalimi yaşıyorum. Gezmeyi
çok severim.
-Kim sevmez ki?! Hiç gitmediğin yerlere gitmek, ta yüzyıllar önce yapılmış
inanılmaz sanat eserlerini canlı canlı görmek, ne bileyim insanlara hava atmak.
-Sanırım benimki bunlardan öte, daha çok bir nevi kurtuluş.
-Neyden kurtulmak mesela?
-Gezmek bana ne kadar özgür olduğumu hatırlatıyor. Zaten hep böyle oldu
benim için. Küçükken annemle sürekli tartışırdık. Ben de çocukluk aklımla küçük
bir çanta bulup içine en sevdiğim oyuncakları ve kumbaramdaki bozuklukları
doldururdum. Bunu yaparken de evden kaçtığımı ve ailemin bunu fark edince ne
kadar üzüldüğünü hayal edip mutlu olurdum. Çünkü bana kızdıklarında beni
sevdiklerini unuttuklarını düşünüyordum ve ben uzaklaşınca da sevdiklerini
tekrar hatırlayacaklardı.
-Kaçtın mı peki?
Yeni tanıştığım birine anlatmam gerekenden çok daha fazlasını anlatıyordum
sanırım. Yine de devam ettim.
-O kadar küçükken hiç kaçmadım tabiki. Fakat büyüdükçe tartışmalar
şiddetlenmeye başladı. Annem sürekli gergindi, bu babamı ve beni de geriyordu.
Evde sinir bozucu, ağır bir atmosferin oluşmasına neden oluyordu. Babam ilk
defa eve sarhoş halde geldiğinde on iki yaşımdaydım. Önünü zar zor görüyordu.
Kendini iyice alkole vermişti artık. O geceyi hiç unutmuyorum çünkü o gün ilk
kısmi evden kaçışımı gerçekleştirdim. Kısa bir yürüyüşe çıktım. Hiç de hayal
ettiğim gibi olmuyormuş. Bulununca beni sevdiklerini hatırlayamadılar. Sadece
daha çok azar işittim. O zamandan beri hep özgür olmak istemiştim. Ancak bunun
bir sonu yoktu. Fark ettim ki ben büyüdükçe kafamdaki özgürlük tanımı da
büyüyordu. İlk başlarda aileden kurtulmaktı özgürlük. On yedi yaşımda ayrı eve
çıkarak bunu başardım. Sonra yaşadığım yerden uzaklara gitmekti. Başka bir
şehre mesela. Sonra başka ülkelere gitmek oldu. Ardından âşık oldum. Platonik
bir aşk. Özgürlük onu aklımdan çıkarmak olmuştu benim için. O zaman anladım ki
asıl özgürlük, başarması gerçekten zor olan asıl özgürlük bedensel bir şey değildi,
zihinseldi.
-Peki, bunu başardın mı?
-Evet, başardım. Ondan kurtuldum.
Yüzünü yine o şüphe dolu ifade bürüdü.
-Onu öldürmedim merak etme, zihnimden çıkardım. Benim için öldü
diyebiliriz.
-Güzel. Peki ya şimdi?
-Ne? Hala zihnimden dışarıda.
-Hayır, onu anladım. Şimdi özgürlük ne oldu senin için? Her şeyden
kurtulmuşsun.
-Artık anlıyorum ki olay tamamen benimle ilgiliymiş. Kendi zihnimde kapana
kısılmış bir haldeyim.
-Bu bir intihar mesajı değil, değil mi?
-Umarım.
Kısa bir sessizlik oldu. Dışarıdan sessiz ancak kalbimin davul gibi
attığını hissedebiliyordum. Bahse girerim o bile kalp atışlarımı duyabiliyordu.
Az önce tanışmamıza rağmen nedeni bilinmez bir şekilde beni çok etkilemişti.
Ayrıca yüzü de gitgide daha tanıdık geliyordu. Belki de aşk filmlerinde geçen
şu yaşamdan önce iki ruhun birbirini tanıması olayı gerçekti. Hayatımın aşkını
bulmuş olabilir miydim? Aniden kendime öfkelendim. Ne kadar çabuk hoşlanmıştım
bu yabancıdan. Bu kadar yalnız mıydım gerçekten?
-Ne kadar farklıymışsın.
-Nasıl yani?
-Hiç böyle biri olduğunu düşünmemiştim.
-E iyi de beni tanımıyordun.
-Evet ama...
Duraksadı.
-Dışarıda böyle gözükmüyorsun yani.
-Sen de ne dış görünüş meraklısıymışsın. Beni azıcık gördün diye hemen
hakkımda fikir atıp tutmuşsun. Yok ismin şu olmalıydı, yok ben seni şöyle
sanmıştım.
-Öyle demek istemedim ya. Neyse boş ver, açıklayamam.
-Hayır, sorun değil. Dış görünüş önemli sonuçta. Beni beğenmemiş olman
normal.
-Ne? Trip mi atıyorsun bir de?
-İşte benim hakkımda yeni öğrendiğin bir şey daha.
- Gerçekten öyle demek istemedim.
-Yok canım, anlıyorum seni. Gerçekten dış görünüş ilk bakışta önemli.
-Bazı şeyler için evet.
-Sonuçta ruhlar âleminde yaşamıyoruz. Birisi bizi ilk gördüğünde,
hakkımızda fikir sahibi olabilmesi için dış görünüşümüzden başka neyimiz var ki
bakabileceği?
-Gözlerimiz var.
Şu anda sadece onunla konuşuyordum. Bunu bir insan hayatında kaç kere
yapabilirdi ki? Sadece konuştuğun kişiyi dinlemek, tüm odağını ona vermek. O
güzel sahilde bir süre daha muhabbet ettik. Benim işim hakkında, son zamanlarda
neler yaptığımla ilgili konuştuk. Ardından ağzından beni kahreden o cümle
çıkıverdi.
-Artık gitmem gerek.
Davul gibi atan kalbim şimdi hüzünlü bir kemana dönüşmüştü.
-Öyle mi?
-Evet, geç oldu.
-Doğru.
Ayağa kalktık ve birbirimize veda edip tamamen zıt yönlere doğru ilerledik.
*
Yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duruyordum. Dünkü geceyi aklımdan
atamıyordum.
-Aptal! Neden numarasını almadın ki?!
Yine geçen seferkiyle aynı saatte otelden çıkıp sahile gittim. Aynı yere
oturdum. Artık bu manzara katman katman dejavu yaşatıyordu bana. Bu sefer de
gelsin, telefon numarasını almadan bırakmayacaktım onu. Ancak kendimle dürüst
olmalıydım. Gelmeyeceğini biliyordum, yalanlar söylemenin bir mantığı
yoktu. "Neden gelsin ki!? Tanımadığı bir adamı belki bir kere daha
görebilir diye gecenin bu saatinde kim dışarı gelir!?" Arkadan hoş bir
melodi kulağıma çarptı. Gençlerden erkek olan gitar çalıyor, kız arkadaşı da
şarkı söylüyordu. Bu şarkıyı biliyordum. Adı Eternal Flame olmalıydı. Sözleri
yüreğimi acıtıyor olsa da melodisi hoşuma gittiği için dinledim. Boş boş
beklerken zamanın daha hızlı geçmesini sağlıyordu en azından. Şarkı bittiğinde
kimsenin gelmediğini görünce tam umudu kesmiş kalkacaktım ki o tatlı sesi
duydum.
-Nereye gittiğini sanıyorsun?! Daha yeni geldik.
-Ben mi? Bir yere gitmiyordum. Şöyle denize bir de ayakta bakayım dedim.
-Tamam öyleyse. Bak bakalım.
-Ah, muhteşem.
-İyi misin? Yeterince özgür hissediyor musun?
Onun tarafından hapishaneye alındığımı ve aslında onun kölesi olmaya
başladığımı çaktırmamam gerekiyordu.
-Hiç bu kadar özgür olmamıştım!
Yan yana kumların üstüne oturduk. Yumuşacık kumu ellerimde hisseder
hissetmez içimde huzur tohumları çimlenmeye başlamıştı.
-E söylesene, sen ne iş yapıyorsun?
-Kasiyer.
-Kasiyer mi!? Üzgünüm ama mesleğine saygı duymadığım biri ile konuşmaya
devam edemem.
Bir anlık şaşkınlık ile suratıma baktı. Ardından ben gülünce olayı fark
etti.
-Komikmiş...
-Eğer yüzünün halini görseydin ne kadar komik olduğunu anlardın.
-Bir daha insanlara şaka yapmadan önce duygularını incitip incitmeyeceğini
düşünsen iyi edersin.
Neden böyle aptal davranmıştım ki! Aşk insanı gerçekten de mal ediyordu.
-Ben, özür dilerim.
Özür dilerken yavaşça omzuna dokundum. Sinirle çevirdiği yüzünü tekrar bana
döndü. Gamzesi yine ortaya çıktı.
-Diyecek bir şey bulamıyorum.
-Şey nasıl mesela, yüzünün halini görmeliydin!
Omzuna dokunduğumda aramızdaki elektriği hissetmemek mümkün değildi. Bu
sefer bir şeyler farklıydı. Bu sefer, bu sefer öbür seferler gibi olmayacaktı.
Sonraki gün, ondan sonraki gün, ondan sonraki gün... Her gece aynı saatte
kumsalda buluşuyorduk. Günler geçtikçe sohbetimiz daha da derinleşiyordu. Hatta
ilk günler hep benim hakkımda konuşurken, artık onunla ilgili bir şeyler
öğrenmeye başlamıştım. Hayatımda ilk defa tutsak olmak hoşuma gidiyordu
sanırım.
-Baban, babanın alkol sorununun annen yüzünden mi ortaya çıktığını
düşünüyorsun?
-Öyle düşünmüyorum. Zaten öyle. Annem o kadar sert biriydi ki… Bence birisi
ile evlendiğin zaman onunla güzel vakit geçirmelisin. Evde; üstünüze doğan
güneşin ışıkları içeriyi aydınlatmalı, burnunuza birlikte yapılan yemeklerin
sıcak kokuları gelmeli, arka planda sadece sizin duyabileceğiniz mutlu şarkılar
çalmalıdır. Ama bizim ev öyle değildi. Duvarlar hep griydi. Yerler soğuktu,
evde tek duyabildiğiniz ses makinelerin anlamsız gürültüleriydi.
-Bizim ev tam hayalindeki gibiydi. Ta ki annem hastalığa yakalana kadar.
-Ne oldu?
-Siroz. Tedavisi yoktu. Annem hayatını kaybedince babam melankoli oldu.
Yatak odasından dışarıya adımını atmıyordu. Birkaç ay ona ben baktım. Yemek
yedirdim, kıyafetlerini yıkadım. Sonra komşuların tavsiyesi üzerine eve doktor
getirtmeye başladık. Haftada üç gün gelip babamla konuşuyordu. Bu böyle bir
süre sürdü ama babamı her görüşümde hayattan kendisini biraz daha çekmiş
olduğunu anlayabiliyordum. Sonu çoktan yazılmıştı. Hiçbir şey bunu
değiştiremezdi. Doktoru bırak, biricik kızı bile.
-Çok üzgünüm.
-O gün kendime söz verdim. Doktor olacaktım ve hiçbir hastamı ne olursa
olsun ölüme terk etmeyecektim.
-Eğer çok istiyorsan hala olabilirsin. Hiçbir şey için geç değil.
Toparlandı.
-Ailen ile en son görüşmen nasıldı?
-Annem yine babamla kavga ediyordu. Ben de dayanamayıp birkaç önemli eşyamı
aldım ve çıktım evden.
-On yedi yaşımda ayrı eve çıktım dediğin bu muydu?
-Evet. Evden kaçtım.
-Seni aramadılar mı? Yani, öylece kestiniz mi ilişkinizi.
-Evet. Babam peşimden gelmeye çalıştı ama çok sarhoştu. Onları son
gördüğümdeki halleri, her zamanki halleriydi aslında. Annem sinirli, babam…
-Annene çok kızgınsın fakat babana değil misin?
-İkisine de çok kızgınım. Ama babamı seviyordum. Çocuğu için her şeyini
verebilirdi. Etrafında olup bitenlerden bu kadar habersiz olmasaydı eğer, bu
kadar hissizleşmeseydi çocuğuna bunu yaptırmazdı. Fakat anneme dayanabilmek
için hissiz olması gerekmişti.
-Baban ile kendini bağdaştırıyorsun…
Şaşırmış ve sert bir ifade ile ona baktım. Bunu fark edince “Ne yaptım
ben?” der gibi elini ağzına götürdü ve gözlerini kocaman açtı. Neden böyle
saçma bir şey söylediğine benim gibi o da anlam verememiş olmalıydı.
*
-Sen özgürlüğünü kaybetmekten ne kadar korkuyorsan ben de ölümden o kadar
korkuyorum işte. Keşke senin gibi ölümü özgürlük olarak görebilseydim.
-Ben öyle bir şey demedim. Yani, tam olarak değil… Ayrıca bu kadar korkunca
da kendinle çelişiyorsun. Yaşamayı çok sevdiğin için ölümden korkuyorsun,
ölümden o kadar çok korkuyorsun ki onu düşünmekten anı yaşayamıyorsun. Yani,
ölü gibi bir şeye dönüşüyorsun. Korktuğun şey oluyorsun sonunda.
Bana hak verdiğini belli edecek şekilde kafasını salladı. “Bunun zaten
farkındayım.” demek istiyordu.
-Hepimiz öyle olmayacak mıyız? Dünya yuvarlak, en çok neyden kaçarsan
sonunda ona gelirsin.
-Ben gelmiyorum?
-Tutsak olmaktan korkuyorsun, sonunda tutsak olacaksın. Hatta belki de şu
an tutsaksındır?
Ona delicesine âşık olduğumu biliyordu. Üstüme gelmesine izin
vermeyecektim.
-Hiç de bile. Sen kendine bak asıl.
-Biliyorum, biliyorum... Ancak görüldüğü kadar kolay değil. Yürürken,
uyurken, seninle burada otururken, her an sanki başıma bir şey gelecekmiş gibi
hissediyorum. Ya tam ben asansördeyken deprem olursa? Ya bir gece evimin
kapısını kilitlemeyi unutursam ve kötü kalpli biri içeriye girerse?
Kötü kalpli biri demesi çok hoşuma gitmişti nedense.
-Konu sadece ölmek değil. Ya yürürken bir motor kontrolünü kaybedip bana
çarparsa ve hayatımın sonuna kadar felç kalırsam? Ya otobüste camdan dışarıyı
seyrederken sert bir cisim fırlayıp gözüme girerse ve kör kalırsam? Veya kuaför
saçımı keserken bir anlık kendini kaybeder ve elindeki bıçağı gözüme saplarsa?
-Bıçak mı? Ne biçim kuaförlere gidiyorsun sen?
-Makas işte ne haltsa. İnsanın ölmeyi isteyeceği zamanlar var, benim bile.
-Çok garipsin.
-Biliyorum, mantıklı bir açıklaması yok. Hastayım. Bu yüzden hep doktor
olmak istemiştim, insanları böyle durumdan kurtarabilmek için.
-Doktorlardan nefret ederim.
-Neden?
-Ben...
-Doktorlarla sorun falan mı yaşadın?
-Hayır.
Kibarca elini yanağıma koydu ve başparmağıyla yüzümü okşamaya başladı.
-Bana her şeyi anlatabilirsin Mike. Neden doktorlardan nefret ettiğini,
neden araba kullanamadığını.
Hızla elini ittim ve ayağı kalktım.
-Benim adım Jimmy!
-Biliyorum.
-Araba kullanamadığımı nereden biliyorsun?
-Sen söyledin.
-Ben mi?
Hava ağırlaşıyordu. Kendimi bayılacak gibi hissediyordum. Titremeye
başladım.
-Benim gitmem lazım.
-Jimmy, özür dilerim.
*
-Selam.
-Merhaba.
-Hey, şu geçen günkü olay için özür dilerim. Üç gündür gelmedin, nerelerdeydin?
Mesajlarıma da dönmedin?
-Otelde kalmayı tercih ettim. O olaya gelirsek, önemli değil.
-Sadece seni daha fazla tanımak istiyorum.
-Zaman geçtikçe tanıyorsun işte.
-Zamanımız kalmadı Jimmy, yarın gidiyorum buralardan.
-Ne!? Nereye? Seninle gelirim.
Ağlamaya başladı.
-Jimmy lütfen, lütfen! Bana yardımcı olmuyorsun!
-Ne? Ne diyorsun Elena? İyi misin?
Yanına gidip sıkıca sarıldım. Kendimi hazır hissetmediğim için gelmiyordum
birkaç gündür, yoksa sevgim hiç azalmamıştı. Duygularımın yanlış anlaşılmasını
istemiyordum. Çok korkardım bundan.
-Elena, ben her yere gidebilirim tamam mı? Sen nereye gidersen oraya
gelirim.
-Mike, şimdi beni dikkatlice dinlemeni istiyorum.
-Benim adım Jimmy, Elena. Sen iyi misin? Ney...
-Ben seni seviyorum.
Hayatım boyunca duyduğum en güzel cümleydi bu. Üç kelime ancak bu kadar
güzel bir cümle oluşturabilirdi ve birinin ağzına ancak bu kadar yakışabilirdi.
-Tamam işte! Gidelim buralardan.
-O kadar kolay mı sanıyorsun!?
-Neden değil Elena? Beni tanıyorsun zaten, ben yıll...
-Keşke sen de kendini benim seni tanıdığım kadar iyi tanısaydın.
-Ne diyorsun sen?
-Senin ismin Mike! Sen, lütfen Mike. Hatırlamaya çalış. Benim için, aşkımız
için hatırla. Çocuğunu, eski eşin Rachel'ı.
Cebimden daha önce görmediğim bir çocuk ve kadın resmi çıkardı.
-Bunlar kim? Tanımıyorum.
Dizlerime çöktü.
-Mike lütfen! Lütfen kendini biraz zorla.
Gözlerimi kapadım ve zihnimin en karanlık yerlerine gittim. Başım dönmeye
başlamıştı.
-Mike, bana bak.
Ayağı kalkıp iki eliyle yüzümü tuttu ve kendine yaklaştırdı.
-Mike, ben büyük bir hata yaptım. Başarısız oldum.
Elimi tuttu ve avuç içime çakıl taşları yerleştirdi.
-Hadi! Sıkıcı kavra onları, hisset. Sana ne anımsatıyor?
Keskin ve pürüzlü taşları avuç içimde gezdirdikçe yarattığı çizikleri
kalbimde hissediyordum. Birbirlerine sürterlerkenki yarattıkları sesler
bedenimin içinde yardım isteyen bir çocuk sesi gibi yankılanıyorlardı.
Konuşacak gücü zor buldum.
-Neler oluyor!?
-Bir daha birbirimizi görmeyeceğiz, o yüzden bu son şansın. Lütfen hatırla.
Yüzü git gide bulanıklaşmaya başladı. Mavi gözleri bir sağ bir sola hareket
ediyordu, ışıklar kararıyordu, denizin sesi gittikçe uzaklaşıyordu benden. İpin
üstünde yürümeye çalışan acemi bir cambaz gibi dengemi kaybediyordum.
-Mike! Mike! Kendine gel.
-Kendime? Ben...
*
Gözlerimi açtığımda kendimi yatağımda yatarken buldum. Aniden telefonum
titredi. Mesaj Elena'dan gelmişti. Acilen onunla sahilde buluşmam gerektiği
yazıyordu. Üzerime hızlıca paltomu alıp çıktım.
-Merhaba.
-Selam.
-Gitmişsindir diye düşünüyordum.
-Daha değil.
Elena'yı daha önce hiç bu kadar endişeli görmemiştim.
-Jimmy, hala benimle gelmek istiyor musun?
Hala mı? Ne zaman istemeyi bırakmıştım ki!
-Evet Elena, lütfen. Sen benim hayatımın aşkısın. Seni ne kadar sevdiğimi
anlatamam, sensiz ne yaparım bilmiyorum. Sen benim karanlıkta fenerimsin, çölde
yağmurum, denizde oksijenimsin Elena. Sensiz ne yaparım? Yolumu nasıl bulurum?
Hayatıma nasıl anlam kattın bilemezsin. Sen yokken her günüm aynıydı. Ben
karanlık bir odada tek başıma bekliyordum, sen gelip ışığı açtın.
-Ne yapacağım?! Ne yapacağımı bilmiyorum! Çok zor durumdayım Mike!
Elena'nın gözleri sulandı. Neden bu kadar çaresiz hissettiğine anlam
veremiyordum. Ben de onunla gelebilirdim, bu çok kolay bir şeydi benim için.
Hem kolay olmasa bile bu fedakârlığı göstermek benim kararımdı. Onu bu kadar
zorlayan şey neydi?
-Elena...
-Seni seviyorum!
-Ben de seni seviyorum!
-Ama yapamayız.
-Neden? Sen zaten gideceksin. Bırak ben de geleyim.
-Nasıl gideriz?!
-Bu halde nasıl kalırız?
-Kalmayacağız ki.
-Ne?
Eğer buradan birlikte ayrılırsak Elena'nın acilen bir psikiyatriste
görünmesi gerekiyordu. Yaşadığı ani duygu değişimleri ve anlamsız sözleri
kafamı darmaduman etmişti.
-Kendime hâkim olmam gerekiyor... Profesyonelliğimi kaybedemem.
-Gerçekten anlamıyorum Elena.
Gözyaşlarını silip ayağı kalktı.
-Tamam, git al hadi.
-Neyi?
Ağlamaktan konuşamıyordu.
-Otele git, eşyalarını topla.
Dediğini yaptım. Otele girdim. Odama çıkıp valizimi hazırladım. Zaten fazla
eşyam yoktu. On dakikadan kısa sürmüştü toplanmam. Tam çıkışa koşuyordum ki
koridorda kalabalık bir grup yolumu kesti.
-Ne oluyor?
Hepsi kadındı ve beyaz doktor elbiseleri giyiyorlardı. İri olan elinde bir
iğne ile bana doğru yaklaşmaya başladı. Korku içinde kaçmak için arkamı
döndüğümde ise karşıma Elena çıktı. Ağlamaktan yüzündeki tüm makyaj suratına
akmıştı, ayakta zor duruyordu.
-Elena?! Ne arıyorsun burada?! Neler oluyor!?
-Üzgünüm Mike ben, ben elimden geleni yaptım.
Ona sıkıca sarıldım.
-Hayır! Lütfen kurtar beni! Lütfen! Hayalini kurduğumuz şeyleri
yapabiliriz.
-Özür dilerim Mike gerçekten, ben...
O sırada iri kadın beni arkadan yakaladı.
-Elena! Ne yapacaksınız bana?!
-Tek yapman gereken hatırlamak Mike, lütfen. Hatırladığını söyle! İtiraf
et!
-Hiç mi sevmedin beni Elena, he!? Bir kez bile mi sevmedin? Her şey yalan
mıydı? Sen de diğer doktorlar gibi miydin?
Arkamdaki kadın araya girdi.
-Bu kadar yeter.
Elena karşı çıktı.
-Hayır! Hatırlıyor işte görmüyor musun!?
-Gerçek olduğunu sen de biliyorsun. Her ne kadar bir hayali yaşamış olsak
da hissettiklerimizin gerçek olduğunu biliyorsun. Seni üzen de bu!
Yaklaşıp beni dudaklarımdan öptü. Aniden onun haricindeki tüm sesler
kesilmişti.
-Mike, eğer beni seviyorsan itiraf et, buradan kurtul. İyileşmeyi hak
ediyorsun.
Son defa o melek yüzüne baktım. Gördüğüm son şeyin o olmasını istiyordum.
Sonra sakince kulağına fısıldadım.
-Eğer beni birazcık olsun tanıyorsan Elena, sonsuza kadar tutsak
yaşayacağıma özgür biri olarak ölmeyi tercih edeceğimi de zaten biliyor olman
gerekirdi.
-Hayır!
*
Elena yine telefonuna dalmıştı. İçeriden seslenen arkadaşını duymuyordu.
Bağırmaktan boğazı yorulan kadın öfkeyle yanına gelip omzuna vurdu.
-Ah!
-Duymuyor musun!?
-Gördüğün gibi duymuyorum. Ne oldu?
-Yeni hastanın raporu geldi. Kendisi de birkaç güne burada olacak.
Uzattığı kâğıdı merakla aldı. Her doktorun özel hastası olduğu bu
hastanede, hasta ile ilgili kişisel bilgilerin detaylıca öğrenilmesi tedavi
sürecinin sağlıklı geçmesi açısından çok önemliydi.
-Hastanın tam ismi Mike Torres. Evet, bakalım nasıl birisin Mike Torres.
Otuz beş yaşında. Bir çocuk babasıydı. Mesleği kasiyer. Birkaç yıldır alkol
bağımlısı. Herhangi bir sabıka kaydı yok. Bir gün eve sarhoş gelip eşi ile
kavga ediyor ve küçük çocuğu Thomas korkup evden kaçıyor. Ardından onu aramak
için sarhoş halde arabaya binen Torres gece karanlığında kendi çocuğuna
çarpıyor ve onu öldürüyor. Cinayetten yargılanan Torres'te zihinsel
problemlerin ortaya çıkması üzerine, suçunu itiraf edene kadar buraya transfer
edilmesine karar veriliyor. Zihinsel problemleri; geçmişini kurgulama,
gerçekleri görememe, hayal dünyasında yaşama... Tehlikeli bazı belirtiler;
doktorların çocuğunu kurtaramamasından dolayı onlara karşı duyulan nefret,
eşinin ismini veya fotoğrafını gördüğünde saldırganlaşma, arabalardan aşırı
korku, çocuğuna çarptığı yerdeki sert asfalttan dolayı eli ile sert bir taşa
veya pürüzlü bir zemine dokunduğunda hırçınlaşma, gerçekleri hatırlamaya
başladığında yaşadığı baş dönmesi, mide bulantısı ve tansiyon düşmesi.
-Nasıl, beğendin mi yeni hastanı?
-Bilmem. Göreceğiz.
-Bence çocuğunu öldüren pislikten başka bir şey değil. İşin de bu kısmını
sevmiyorum işte. Ben iyi insanları iyileştirmek için doktor oldum, böyle
şerefsizlerle uğraşmak için değil.
-Daha hastayı tanımıyorsun ki. Neler yaşadı da bu hale geldi kim bilir...
-Haklısın. Hiçbir şey o çocuğu geri getirmeyecek ama.
-Onu iyileştirmeyi başaramazsam zaten uyutulacak. Burada bitki gibi
yaşamını sürdürecek. Ama itiraf ettirirsem cezasını çekebilir.
-Ne fark edecek ki?
*
Odaya girdiler. Elena kapıyı kapadı. Neden burada olduklarını biliyordu.
Konu belliydi.
-Üzgünüm Elena, onu uyutmalıyız.
-Hayır! Onunla daha altı hafta geçirdim. Lütfen bana biraz daha zama...
-Bu ikinci oldu Elena! İki seferdir geceleri hastaneden kaçıyor. Dışarıda
çok tehlikeli.
-O sadece kayıp biri. Sıradan bir insandan daha tehlikeli değil.
-Diğer insanlar? Kendi ağzın ile söylüyorsun. Farklı o.
-Bir şey yapmıyor ki. İkidir onu sahilde tek başına otururken buluyoruz.
Onun hakkında yanılıyorsun. Hakkında biraz bilgi edindim. Onun bu hale
gelmesinin asıl sebebi eşi Rachel olabilir.
-Ne?
-Evet, eşinin psikolojisi bozukmuş.
-Yalan söylüyordur! Zaten eşini kötüleyip duruyor. Kendine geldiği zamanlar
hatırlasana.
-Hayır, sanmıyorum.
-Bence o zaten başından beri deliydi. Evlenmesinin sebebi de eşinin onu
düzeltebileceğine inanıyordu. Erkekleri bilirsin.
-Pek bilmem doğrusu.
-Sonunda eşinin de psikolojisini bozdu.
-Çok nadir de olsa gerçekleri görebildiği zaman yalan söylemiyor. Bence
eşine âşık oldu ve evlendiler. Sonrasında neler yaşandığını bilmiyorum fakat
bir şekilde eşi sinirli, saldırgan bir hale geldi. Çocuğunu da bilerek
öldürmedi ki!
-Alkollü araç kullanırken ezdi ama. Daha ilk gün kendin söylemiştin Elena.
O bir katil. Dünyada milyonlarca iyi yürekli insan varken bir tane kötü
yürekliyi iyileştirmek için neden bu kadar uğraşıyoruz.
-Ne yapalım? İşimiz bu.
-Evet. Sorun da bu. Artık işime olan inancımı yitirmeye başladım. Hani
nasıl bir fabrikada bazı ürünler hasarlı çıktıklarında direkt yok
ediliyorlarsa, nasıl fotokopi çekerken bir kâğıtta yanlış baskı olduğunda
direkt öğütücüden geçirilip çöpe atılıyorsa; bazı insanlar da doğuştan
kusurlularmış gibi geliyor bana. Düzeltmek için uğraşmaya gerek yok. Doğrudan
silinmeliler.
İkisi de sessizce birbirlerine baktılar.
-Ne olursa olsun, onun bu şekilde sahilde dolaşmasına izin mi vereceksin
hem? Eğer bir suça karışırsa bunları mahkemede de anlatabilirsin umarım.
-Lütfen, bana bir hafta daha ver. Aklıma bir fikir geldi.
-Al işte, bir bu eksikti.
-Hayır dinle, bu farklı. Geceleri dışarı çıkmasına izin verelim. Bırakalım
kendi kurduğu hayatı yaşasın. İş seyahatine bir otele gelmiş, evli değil,
babası alkolik, annesi gergin falan filan. Sonra ben de çaktırmadan onun
gittiği sahile giderim. Yeni tanışıyormuş gibi yaparım. Yanına otururum, onunla
dertleşirim. Zaten beni hatırlamıyor bile! Her sabah aynı şeyleri yaşıyoruz.
Umurunda değilim ben. Ama dışarıda onun için farklı olacağım. Böylece onu
kendime âşık edip gerçekleri hatırlamasını sağlarım. Onu uyutmayalım lütfen,
bana bir şans daha ver. Herkes gibi hapishaneye yatırılması lazım.
-Söylediklerinde tutarsızlık var. Hem sen bu dediklerini başarabileceğinden
emin misin? Yani aşk konusunda oyun oynanmaz.
-Hadi ama! Mavi lens alacağım, maviye bayılıyor. Ayrı...
-Senin âşık etmenden bahsetmiyorum aptal. O kırık kalpli, kayıp ruhlu bir
erkek. Her türlü sahilde yanına gelen ve kendini ondan iyi tanıyan bir kadına
âşık olacaktır. Asıl mesele... Sakın sen hastana âşık olayım falan deme.
-Bundan mı korkuyorsun? Merak etme, onunla altı haftadır birlikteyim. En
ufak bir kıvılcım oluşmadı.
-Burada hastanenin içinde tabii ki kıvılcım oluşmaz. Ama orası dışarısı
Elena, hem de sahil. Bak sakın! Bu her şeyi mahveder. Anladın mı beni?
-Onu iyileştirmeliyim. Ben bunun için doktor oldum. Bunun aşk ile alakası
yok.
-Umarım gerçekten öyledir.
-Sakin ol, bir şey olmayacak.
-Ben bilmem. Sen dikkat et de.
-Rahatla.
-Ben rahatım zaten.
-Emin misin? Yüzünün halini görsen öyle demezdin.
-Şansını zorluyorsun.
-Ona âşık falan olmayacağım!
-Peki öyleyse.
-Tamamdır.
-Bir haftan var.
-Harika.
-Ne bir gün eksik ne bir gün fazla.
-Süper.
-Bu sana son şansım.
-Muhteşem.
*
Saat gece on bir olmuştu. İş için geldiğim California'da altıncı günümü
bitirmek üzereydim. Altı gün diyorum ancak bana sorarsanız sanki haftalardır
buradaymışım gibi hissediyordum.
Yorumlar
Yorum Gönder