Anafor
Anafor
Gözlerinin içine bakıyordu. Doğruca içine. Dedektifin,
adeta bir karadelik gibi tüm hayatını içine çekmiş o siyah gözbebeklerine.
Bakıyordu ki, yaşadığı korkulardan beslenebilsin. Bakıyordu ki, yaşadıklarına,
daha doğrusu yaşayacak olduklarına olan bakış açısını öğrenebilsin. Amacını
anlayabilsin. Bakmakta olduğu o durgun gözlerinin tam tersi, dedektifin kalan
tüm vücudu yaşama tutunma isteği ile çırpınıyordu. Fazla uzun sürmeyecekti bu
mücadele. Ancak gene de umudunu kaybetmemişti kasları. Boynundaki yarıklardan
oluk oluk boşalırken kan, gözleri doluyordu. Yaşla, korkuyla, ve çaresizlikle.
Ellen tamamen sakindi.
-Özür dilerim dedektif. Ama sizi bir nevi
uyarmıştım.
-Ne... Neden? Neden yaptın?
-Dedim ya. Henüz bilmiyorum.
Ellen, dedektifin çaresizliğinden haz
alıyormuşçasına gülümsüyordu.
-Kendinizi yormayın dedektif. Son
nefeslerinizi verimli kullanın. Tıpkı ilk nefesinizmişçesine çekin içinize. Biz
böyle yapıyoruz. Ölürken insanın hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden
geçermiş. Erkek arkadaşımdan öğrendim bunu. Daha birçok şey öğrendim. Ne yazık
ki bunu size anlatacak zamanım yok.
-Erkek arkadaş mı? Bili... Söylemiştim.
Üremek iç... Üremek için gelmişsin. Eş bulmuşsun bile.
-Ah, yine kafanız karıştı. O sorunun
cevabını bulacaksınız dedektif. Ayrıca ben henüz eş bulmadım. Sizin tabiriniz
ile bulacağım. Bana sizin türünüz ile ilgili birçok şeyi o öğretti. Hadi cevap
verin. Hayatınız gözünüzün önünden geçiyor mu?
-Bir sikim geçmiyor.
-Çok yazık.
*
Dedektifin alnında boncuk boncuk biriken
terler, yere her düşüşlerinde artçı bir deprem gibi sarsıyordu dedektifin
zihnini. İşi olaylara açıklık getirmek olan biri için, bulanık bir denizde
yüzmek, boğulmaktan beterdi. “Kulaç at! Kulaç at!” diye bağırıyordu babası.
“Denemezsen batarsın!” Kulacı alnına atarak terleri tek hamlede silmek istedi.
Başaramadı.
-Anlamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Bu
çocuk sıradan biri. Neden öldürdün onu?!
-Sıradan kelimesi çok ilginç bir kelime
biliyor musun? Bizde çevirisi yok. Üzerine yüklediğiniz anlamı hala tam olarak
kavrayamadım. Dünyaya ilk geleceğimde, geldiğimde, herkesi… Herkesi şey
sanmıştım. Şey…
-Özel mi?
-Sıradan değil.
-Sana kim sıradan değil söyleyeyim. Sen! Ne
olduğunu bilmiyorum, ama sıradan olmadığın kesin.
Ellen gayet soğukkanlı cevabını verdi.
-Bilmiyorum.
-Siktir git lan! Hep aynı bahane. Hem her
şeyi biliyorsun hem de hiçbir şey bilmediğini söylüyorsun.
Ellen kahkaha attı.
-Siz de hem hiçbir şey bilmiyorsunuz hem de
her şeyi bildiğinizi söylüyorsunuz.
-Ne biliyorsan söyle öyleyse ben de bileyim!
-Ne önemi var ki? Nasıl olsa seni
öldüreceğim.
Dedektif aniden Ellen'a yaklaşıp parmağının
ucu ile onu işaret etti.
-Seni bir daha beni tehdit edersen ne
olacağı hakkında uyarmamış mıydım?!
-Bilmiyorum. Biraz da ben sana soru sorsam?
-Soru falan soramazsın. Seni öldürmediğim
için kendine çok güveniyorsun. Evet, seni öldürmeyeceğim. Fakat bil ki sana
zarar verebilirim!
-Vermeyeceksin.
Dedektif silah olmayan eliyle ensesini
kaşıyor, masanın karşısında bir sağ bir sola hareket ediyordu. Ellen, sol
bileğinden kelepçe ile masaya bağlanmış şekilde oturtulmuştu. Dudağının sağ
tarafı paramparçaydı. Her yirmi saniyede bir gri masanın üstüne bir damla kan
akıyordu alt dudağından. Masaya bağlı olduğundan, dedektif tüm odağını çocuğun
ölümü üzerine düşünmeye vermişti. Ancak akıl edemediği başka bir şey daha vardı.
Masa göründüğünden çok daha hafifti.
-Biliyor musunuz Dedektif, çoğu şeyi öğrenmiş
olsam de bazı şeyleri hala anlayamıyorum.
-Neyi mesela?
-Sizin türünüz ile ilk iletişime
geçtiğimizde düşünce yapınız bizi çok korkutmuştu. Hatta ilk başlarda ilah
olduğunuzu bile düşünmüştük. Çünkü iddia ettiğinize göre eyleme geçerken
sebebini ve sonuçlarını görebiliyordunuz. Meğer hiç de öyle değilmiş.
-Biliyor musun bazen ben de bazı şeyleri
anlamıyorum. O yüzden hemen bana anlatacaksın. Neden buradasın?? Çocuğu neden
öldürdün!?
-Bilmem.
-Ne dem...
Dedektif sözünü bitirmeden arkasını döndü. Kendisini
kaybetmemesi, ökesine hâkim olması gerekiyordu.
-Unutma, bu senin için bir sınav. Eğer sabrını
koruyamazsan, tanrının seni içine soktuğu bu sınavda başarısız olacaksın.
-Kendinizi önemli biri olarak görüyor
musunuz dedektif?
Cevap vermedi.
-Çünkü çok ilginç, burada tanışacağım,
pardon tanıştığım herkes kendilerini önemli sanıyorlardı. Fakat hiçbiri hayal
ettikleri hayatlara ulaşamadılar. Üzücü. Galiba burada kimse kendisini…
Ellen kaşlarını kaldırarak gülümsedi.
-Kendisini sıradan görmüyor… Aman tanrım!
Şimdi anladım galiba bu kelimenin ne anlam ifade ettiğini. Ne kadar da can
yakıcı bir kelimeymiş.
-Kes sesini artık!
Dedektif her ne kadar arada öfkesinden
patlasa da Ellen’ın kontrollü tavırları onun da kısa sürede kendisini toparlamasını
sağlıyordu.
-Siz neden buradasınız dedektif?
-Can acıtıcı diyor bir de! Az önce gencin
gövdesinden elini geçiren sen değilmişsin gibi kurduğun cümlelere bak.
-Neden burada olduğunuza inanıyorsunuz
dedektif?
-Seni yakalamak için. Seni yakalayıp,
merkeze götürmek. Aynı şeyleri sorup durmasana!
-Sormuş muydum? Özür dilerim.
-Hala zihninin nasıl çalıştığını anlamadım
ki.
-Bunu nasıl anlatabilirim dedektif?
-Yani... Tüm türünüz Alzheimer mı?
-Alzheimer ne demek bilmiyorum.
-Her boku biliyorsun ama.
-Dilinizi çözmek kolaydı aslında.
-Zihninin nasıl çalıştığını öğrenmeliyim.
Neden dünyamıza geldiğini, neden, neden bu çocuğu öldürdüğünü... Eğer ben
öğrenemeyeceksem de zaten ekip geldiğinde seni götüreceğiz ve orada zor yoldan
öğreneceğiz.
-Zaten öğreneceksen neden şimdi bu kadar
aceleci davranıyorsunuz?
-Bu işi çözen ben olmalıyım. Zaten
biliyordu… Neyse. Ne anlatıyorum ki ben!?
-Sizinle açık konuşmamı ister misiniz?
-Çok.
-Bu çocuğu neden öldürdüğümü mü merak
ediyorsunuz?
-Evet.
-Bilmiyorum.
-Bu kelimeden bıktım! Buraya nasıl geldin
peki?
-Bilmiyorum.
-Nasıl bilmiyorsun?! Hatırlayamıyor musun?
Ellen her zamankinden heyecanlı cevap
verdi. Sonunda konuşmak istediği konulara gelebilmişti.
-İşte! Hatırlamak ne demek bilmiyorum
dedektif. Hatırlamak nedir? Geçmiş dediğiniz mekânda olan şeyleri şimdiden
sezmek mi? Yoksa gelecek dediğiniz mekânda olan şeyleri önceden söylemek mi?
Anlamıyorum.
-Ne diyorsun!? Önceden olmuş bir şeyi şimdi
düşünmek işte.
-Garip.
Dedektif masaya oturdu. Havadaki ağır
atmosfer sanki biraz olsun azalmıştı. Bulanıklık ve öfke azalıyor, altında
kalmış olan kendi kişiliği açığa çıkıyordu. Dedektifin gözleri o sorgulayıcı
ifadeyi takındı gene.
-Biraz önce sizinle ilk iletişim
kurduğumuzda dedin. Ne demek istiyorsun? Zaman algın bizimle aynı değil mi? Bu
yüzden mi aptal gibi konuşuyorsun?
-Sizinle ilk defa iletişime geçtiğimizde
farklı bir samanyolundaydık dedektif. Mekân değişikliği ile birlikte meydana
gelen yerçekimi farklılığı sanırım zaman konusundaki algımızı bozuyor. Zaman mekâna,
mekân da zamana bağlı şeyler sonuçta.
-Ben anladım. Sen beni oyalıyorsun.
Oyalıyorsun ki türünden geri kalanlar da dünyamıza gelsinler, senin gibi
görünüşü mükemmel ötesi bir kadın kalıbına bürünsünler ve bizi ele geçirip
üreyin. Neyse, ekip yolda. Seni yakalayıp işkence edeceğiz. Cevapları alıncaya
kadar da durmayacağız.
Ellen gene kahkaha attı.
-Üremek için kadın kılığına büründüğümü
düşünmen çok ilginç. Buraya üremek için geldiğimi düşünmüyorum fakat öyle
olsaydı erkek kılığında da gelebilirdim. Neden kadın ve üremeyi bu kadar bağd…
-Neden erkek değil de kadın kılığına
büründün öyleyse?
-Çünkü sizin türünüzde erkek cinsiyeti,
görünüşe daha çok önem veriyor. Toplumda yer kazanmam daha kolay. Hatırlama
becerim olmadığından söylediklerim pek hoş karşılanmıyor. Bir aptal olarak
görülüyorum sanırım. Neyse ki kadın bedeninde hem çok güzel hem de aptal olunca
eş bulmam kolaylaşıyor.
Dedektif kendinden emin Ellen'a döndü.
-Eş bulmak! Geliş amacın bu işte! Kendi
ağzınla söyledin.
-Üremeye ihtiyacım yok.
Aldırış etmedi dedektif, aradığı cevabı
bulduğuna inanıyordu. Soylarını devam ettirebilmek için her canlının üremeye
ihtiyacı vardı. Bu uzaylı da muhtemelen bunun için gelmişti dünyaya.
-Her canlının üremeye ihtiyacı vardır.
-Üremeye ihtiyacımız var zaten. Sizin türü
kullanmamıza gerek yok. Kendimiz üreyebiliyoruz.
-Şimdi tek yapmam gereken zihin yapanı çözmek.
Ama nasıl?
-Ben de sizinkini çözemedim dedektif.
-Benimkini mi?
-İnsan türününki yani.
-Bizimki çok basit.
-Bizimki de.
-Tamam, o zaman şöyle yapalım.
Dedektif silahını masaya koydu. Zaman gibi
soyut bir kavramı konuşarak anlamak mümkün değildi. Onu somutlaştırması
gerekiyordu.
-Diyelim ki yanımızda bir adam var. Ben
silahı alırım ve bu adamı vururum. İşte benimki böyle çalışıyor. Sen ne
yaparsın?
-Ben bu adamı vururum, silahı almışımdır.
Sanırım oldu.
-Olmadı. Ne saçmalık! Bu adamı neden vurdun
peki? Silahı aldığın için adamı vurmazsın. Adamı vuracağın için silahı alırsın.
-O kadar basit değil dedektif. Örnek saçma.
-Olaylara tersten bakıyorsun. Yani sen
geleceği mi görüyorsun?
-Hayır dedektif, geleceği yaşıyorum.
-O zaman biz zaman geçtikçe yaşlanırken sen
gençleşiyorsun. Doğum anına dönünce de ölüyor musun?
-Hayır dedektif. Bu bir algılayış biçimi.
Zamanla oynamıyorum. Dedim ya, geldiğimiz yer ile buranın tamamen farklı yapıda
olması zamana olan bakış açımızı değiştiriyor.
-Kısaca ben kaderimi kendim yazıyorum. Sen
ise kaderini belirleyemiyorsun, yazılmış şeyi yaşıyorsun. Türünüz bu yüzden
aslında korktuğumuzdan çok daha zayıf. İradeniz yok. Bu yüzden bize
mahkûmsunuz. Bu yüzden burada yaşamanız gerekiyor. Bu yüzden buraya üremek için
geldin.
-Hayır. Ben kaderimi önceden yazdım. Şimdi
de yaşıyorum. Sen ise zaten belirlenmiş şeyleri seçiyormuş gibi hissediyorsun.
Aslında bu yüzden sizin türünüz belki de bizim düşündüğümüzden çok daha zayıf.
Hem seçimlerinizi kendiniz belirlemiyorsunuz, hem de sanki öyleymiş gibi bir
özgüvene sahipsiniz.
-Demokrasiyi anlatıyormuş gibi konuştun.
-Ben gerçekleri anlattım.
-Yalan söylüyorsun!
-Olacaklar zaten oldu. Yaşanacaklar
yaşanıldı. Görülecekler görüldü, duyulacaklar duyuldu. O koku çoktan burnuna
girdi, sıcaklık boynuna çoktan aktı, o kuş uçalı çok oldu dedektif. Kaderimi
yazıyorum diyorsun ama daha okumayı bilmiyorsun.
-Emin misin? Şu anda seni öldürüp
öldürmemek benim kararım mesela. İstediğim zaman silahı alıp kafanı
uçurabilirim.
-Hayır dedektif. Bu karar verildi bile. Sen
ise sanki senin kararınmış gibi kendini üstün görüyorsun. Bu yüzden zayıfsın.
Bu yüzden öleceksin. Eğer merak ediyorsan kararı söyleyeyim, beni
vurmayacaksın.
-Ölen ben olmayacağım!
Silahı doğruca Ellen’ın alnına doğrulttu.
Titreyen elinin tuttuğu soğuk metalin gösterdiği gözlerde en ufak bir korku
belirtisi yoktu. Ölüme karşı gösterdiği bu küstah tutum, dedektifin öfkesini
artırıyor, aynı zamanda hissettiği çaresizliği da baskınlaştırıyordu. Evet, onu
öldürmeyecekti. Tam yenilgiyi kabullenecekti ki aklına bir örnek daha geldi.
Silahı tekrar masaya bıraktı. Sanki vuramadığı için değil de aklına bir fikir
geldiği için silahı indirmiş numarası yaparak özgüvenini koruyordu.
-Tamam. Şöyle diyelim. Bir adam annemi
öldürmüş. Ben bunu öğreniyorum. Bir şekilde adamın adresini öğreniyorum, evine
gidiyorum ve boğazını kesip öldürüyorum. Sen nasıl yaşarsın böyle bir olayı?
-Ben adamı öldürürüm. Adresini
öğrenmişimdir. Annemi öldürdüğünü anlarım.
Bir süre sustu.
-Bilmiyorum dedektif. Açıklayabileceğim bir
şey değil ki. Siz kendi dünyanızdan örnekler veriyorsunuz.
-Fark etmez, ters fakat aynı şeyi söyledin
aslında. Buradaki sıkıntı şu, sen adamı öldürürken onun anneni öldürdüğünü
bilmiyorsun.
-Evet.
-E neden öldürdün o zaman?
-Bu konuştuklarımız sadece sizin dünyanız
ve yaklaşık yüz elli ışık yılı yarıçapındaki küresel hacmin…
-Boş konuşuyorsun!
-…içindeki varlıklar için geçerli diyorum.
Neden hiç şu yaşadığınız evden kafanızı çıkarıp bir bakmıyorsunuz?
-Ne dersen de! Sizin ırkınız bizi ele
geçiremez. Eylemlerinizin sebeplerini bilmiyorsunuz.
-Siz biliyor musunuz?
-Tabi ki biliyoruz.
-İnsan ırkındaki herkesin, her şeyi
anladığını sandığı bir zaman vardır. İlginç.
-Sebebi biliyorum! Adam annemi öldürmüş!
-Siz kendi kendinize bir sebep
yaratıyorsunuz. Sonra da o sebep yüzde yüz doğruymuş gibi onun uğruna gözünüzü
kapayıp eyleme geçiyorsunuz. Biz ise her şeyin farkında olarak yaşıyoruz.
-Ne!? Sebebi bilmiyorken sonucu
seçiyorsunuz siz!
-Hiç de bile.
-Siz neden yaptığınızı bilmeden birini
öldürüyorsunuz! Mesela şuradaki genç gibi. Az önce öldürdüğün hani.
-Her şeyi kendi dünyanıza göre anlamaya
çalışıyorsunuz. Konu ne olursa olsun, kendi hayatınızla arasında bir bağlantı
kuramazsanız anlam veremiyorsunuz. Sonsuzluğu bilmiyorsunuz, zamanı ileri geri
olarak, mekânı hacimsel düşünüyorsunuz. Evrende üç boyuttan fazlası var
dedektif. Yine de anlayacağın şekilde anlatmaya çalışayım. Biz kulede oturan
dürbünlü bir insanız. Hayat da altımızdaki yolda ilerleyen bir araba. Yolun
etrafı duvarlar ile kapalı olduğundan sadece önünü görebiliyor. İleride yol
sağa kıvrılıyor ve karşısından başka bir araba daha geliyor. Şimdi, arabalar
birbirlerini göremedikleri için çarpışacaklarının farkında değiller. Biz ise
görebiliyoruz. Daha olay olmadan önce, daha arabalar fark edemeden, kaza
olmadan biz diyoruz ki arabalar çarpışacak. Zamanı kontrol ettik mi? hayır.
Değiştirdik mi? Hayır. Arabalar ilerlerken biz gençleştik mi? Hayır. Her şey
olması gerektiği gibi. Kaderi yazdık mı? Hayır. Ama okuduk. Ama biz geleceği
görmüş olduk. Geleceği yaşamış olduk mu? Bilmiyorum.
-Saçmalıktan öte bir şey değil. Kişi kendi
kaderini yazabilir.
-Ben de kendi kaderimi yazıyorum zaten. Ama
benim kaderimin bu kısmında, içine seninki de dâhil olduğu için doğal olarak
senin kaderini de yazacağım.
-Yalancısın. Orospu bir yalancıdan başka
bir şey değilsin.
-Bir uzaylıya orospu demen çok da kırıcı
olmadı. O kadar kolay değil. Benim düşünce yapıma sahip olmak istiyorsan benim
gibi yaşaman gerekiyor. Benimle birleşmen gerekiyor.
Dedektif volta atmasını bir anlık durdurdu.
Bir ipucu yakalamıştı. Sonunda ihtiyacı olan şeyi ağzından kaçırmış mıydı
Ellen?
-Bir dakika, buraya üremeye falan gelmedin.
Buraya bizim zihin yapımızı anlamaya geldin. Çünkü sizin türünüzün düşünme
yapısının da bizimkinin de kendine özel dezavantajları var. Hem kendi türünün
hem de ters çalışan bizim türümüzün zihin yapısını birleştirerek
yaşayacaksınız. Böylece iki farklı zihin birbirilerinin eksiklerini kapatacak.
Ama bunu başarmış olsaydın şu anda hem geçmişi hem geleceği bilirdin. Yani
başaramadın mı?
-Bingo! Teşekkürler dedektif.
-Anlamıyorum. Anlayamıyorum...
İsterseniz hemen farklı bir örnek daha
vereyim.
-Hayır. Örnek falan istemiyorum.
-Anlamanızı kolaylaştıracaktır.
-Kes sesini!
-Mesela siz silahı neden masaya bıraktınız?
-Çünkü sana bir örnek gösteriyordum.
-Yanlış. Çünkü öleceksiniz.
Ellen son gücüyle masayı devirdi. Sol
bileğini bağlayan kelepçeyi masanın ayağından sürükleyerek çıkardı. Bu sırada
dedektif de yere düşen silahını almak için eğilmişti. Silahı almayı başardı
fakat Ellen o sırada üzerine atladı. Yerde yuvarlandıktan sonra dedektif altta
kalan oldu. Ellen elini yere bastırdığından nişan alamıyordu. Sol eliyle gözüne
sert bir yumruk vurdu. Ardından zor da olsa silahı Ellen'e doğrultmayı başardı.
Onu karnından vurup yan tarafa fırlattı. Silahı tekrar doğrulttu ve ateş etmeye
başladı. Ancak Ellen, gencin cesedini önüne siper olarak koymuştu. Ateşlediği
kurşunlar cesedi delemedi. Ardından Ellen cesedi dedektife fırlattı. Bir anlık
silahın doğrultusu değişince arkasındaki duvara basıp güç aldı ve havada takla atarak
dedektifin arkasına geçti. Yedi santimlik pençeleriyle boğazını yardı. Dedektif
anında kendini Ellen'ın kollarına bırakmıştı bile.
-Bakalım adın neymiş?
Ceketinin cebinden kimliğini buldu.
-Hm... Dedektif Brian.
*
Brian, gencin arkasındaki yaratığa nişan almış
bağırıyordu.
-Hemen bırak onu! Hemen dedim!
-Sanmıyorum Brian. Sanırım onu öldüreceğim.
-Onu öldürdüğün anda seni delik deşik
ederim.
-Hayır Brian. Gerçekten öldüreceğim. Cidden
öldüreceğim, bu bir tehdit değil. Sen de hiçbir şey yapmayacaksın.
Yaratık arkasında durduğu gencin beline
pençelerini sapladı ve bütün sırtını yavaşça yardı. Sadece pençelerin vücuduna
ilk girişinde acı hissetmişti genç. Sonrasında ne acı kaldı, ne korku, ne de
hayata dair herhangi bir şey.
-Sakın kıpırdama! Bir adım bile hareket
edersen bu sefer alnını delerim. Beni deneme! Hemen sandalyeye otur!
Yaratık, bu söylemin gerçeklik payı taşıdığını
biliyordu bu yüzden denileni yaptı. Sol bileğinden kelepçe ile masanın ayağına
bağlandı.
-Adımı nereden biliyorsun!?
-Bunlar hep boşuna.
-Kes sesini!
Brian silahın arkası ile yaratığın ağzına
sert bir darbe indirdi. Patlayan dudağında yere kanlar sıçradı.
-Bir daha beni tehdit edersen o beynini ensenden
çıkartırım! Anladın mı?!
-He, şimdi anladım işte.
Yerde kıvranan gencin yanına eğildi. Son
nefesini vereli çok olmuş olsa da umursamaz bir öfke ile bağırıyordu.
-İsmin ne? İsmini söyle!
Cevap alamamak onu daha da
sinirlendiriyordu. Çaresizlik, gittikçe büyüyen bir ocak ateşi iken, öfkesi
üzerinde kaynıyordu.
-Neden buradasın? Bu yaratık neden seni
öldürmek istedi? Kimsin sen!?
Yüzünü yaratığa çevirdi.
-Kimsin sen?
-Gerçek adımı mı soruyorsun yoksa bu
dünyadaki adımı mı?
Brian sertçe elini masaya vurdu.
-Adını sormuyorum! Neden buradasın?!
Kimsin?!
-Bana Ellen diye seslenebilirsin.
-Sana isminle falan seslenmeyeceğim. Neden
buradasın dedim?!
-Neden burada olduğumu kendin çözeceksin
zaten. Çözmen için buradayım.
-Buna vaktim yok. Bu genç kim? Onu neden
öldürdün?!
-Bilmem. Öyle yapmam gerekiyordu.
-Ne demek bilmem?
-Birazdan öğreneceksin diyelim. İşime
yarayacak.
-Neyin içine düştüm ben böyle?
Ceketine elini sokup küçük bir kap çıkardı.
Öfkesini gidermesi için iki tane hap attı ağzına. Etkisini on dakika içinde
göstereceklerdi.
-Sen neden burada olduğunu biliyor musun
Biran?
-Evet! Ben buraya seni yakalayamaya ve ekip
gelene kadar sorgulamaya geldim. Ekip geldiğinde de seni güzel bir yere
götüreceğiz. Yani bizim için güzel, senin ne kadar hoşuna gider bilmem. Orada
hakkında her şeyi öğreneceğiz. Ve orad...
-Orada bu kadar rahat konuşamayacağım
biliyorum.
-Kes sesini!
-Ama sen olayı onlar gelmeden çözmek
istiyorsun. Çünkü… Çünkü sırada bir dedektif olmak istemiyorsun. Değil mi?
-Hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun!
-Ne yazık ki yanılıyorsun Biran. Ayrıca söyleyeyim,
bunlardan hiçbiri senin buraya gelme sebebin değil. Bir de diyorsun ki ben önce
nedeni belirlerim sonra sonuca giderim. Kaderimi yazarım falan filan! Hiç de
öyle yapamıyorsun işte.
-Ben öyle bir şey demedim bu bir! İkincisi,
anlattıklarımdan dolayı geldim.
-Hayır, buraya bana yardım etmeye geldin.
-Ne?!
Brian, uzun bir kovalama sonucu Ellen’ı
burada yakalayabilmişti. Şehrin en iyi dedektiflerinden biri olmasına rağmen
sinir krizleri nedeniyle verilen zorunlu izni, yeni bitmişti. Sıradan bir
karakola dedektif olarak atanmıştı. Birkaç sokak ötedeki bir evden,
çocuklarının kaçırıldığına dair ihbar aldılar. Brian ve birkaç polis eve gelip
tanıkların ifadelerini dinlediklerinde, bunun sıradan bir insan kaçırma
olmadığını anlamak için dedektif olmaya gerek yoktu. Hele ki dünyaya meteor
düşeli henüz bir hafta geçmesini göz önüne alırsanız. Genci rehin alarak onları
bu binanın deposuna kadar sürüklemişti. Polis arkadaşlarından tek sağ kalan
Brian olmuştu.
-Henüz bu dünyaya neden geldiğimi
bilmiyorum. Ama buradan çıktığımda, artık biliyor olacağım. Ve dünyadaki
amacımı yerine getirebileceğim. İşte bu yüzden geldin. Benim amacımı bulmaya.
Ve merak etme, bulacaksın. İçini rahatlatacaksa söyleyeyim, bu seni özel biri
yapmaya yeter. Düşünsene, koskoca evrenden burayı buluyoruz. Ben geliyorum, ve
senin görevli olduğun yerin yakına düşüyorum. Kaç kişi varken, sen bakmaya
geliyorsun. Sonunda da karşılaşıyoruz ve bana olan görevini yerine
getiriyorsun. Bu kesinlikle sıradan bir şey olmamalı. Tüm kaderin bu buluşma
için yazılmış. Benim soruma cevap bulmak için. Sensiz bu zaman algısıyla hiçbir
şey yapamazdım. Şimdi amacımı anladığıma göre işe koyulabilirim.
-Sana yardım etmeye mi? Senin kafan çok
karışmış.
-Ve ne yazık ki, senin kafan da hiç
olmaması gerektiği kadar net. Hayat hiçbir zaman o kadar açık olmadı Brian.
Eğer olacak olayların sebebi ve sonucu hakkında çok netsen emin ol ki bir
şeyleri yanlış yapıyorsun.
-Söyle bakalım o zaman. Amacın ne!?
-Dünyanız yüz elli milyon yıl yarıçaplı
kürenin içindeki canlıya sahip olan tek gezegen de ondan. Burada yaşamın nasıl
olduğunu anlamak için yaşayanlara bakmamız gerekiyor. Bu sayede nasıl
yaşayabileceğimizi anlayacağız.
-Canlı yaşamına sahip tek gezgen biz
olamayız.
-Zaman algısı kuvvetli olan ve yaşayan diyelim.
-Amacını biliyormuşsun işte!
-Bunu sen bulacaksın zaten Brian. Tek
yapmamız gereken birazcık sabretmek.
*
Yaratık, genci yerde sürükleyerek binaya
girdi. İki kat aşağıya indi. Gencin her yeri yara bere içinde kalmıştı.
-Beni nereye götürüyorsun?!
-Aşağıya.
Bodrum kata indi ve küçük bir oda buldu.
Genci içeriye fırlattı. Kapıyı kapadı.
-Buradan biraz bekleyelim. Brian şimdi
gelecektir.
-Sen... Sen nesin?
-Meteor ile geldim.
-Neden? Bize ne yapacaksınız?
-Size bir şey yapmayacağız genç adam. Yarım
saat sonra öğrendim ki buraya geliş sebebim insan türünün algılayış biçimini
öğrenmek. Bu sayede bu galaksideki yaşamın nasıl işlediğini çözmüş olacağız ve
gezegenlerdeki bazı maddeleri kullanmak için kendi galaksimize taşıyacağız.
Size çok uzak gezegenlerden bahsediyorum.
-Bizim dünyamıza bir şey yapmayacak
mısınız?
-Hayır. Dünyanızda işimize yarayacak doğru
dürüst malzeme kalmamış. Bu galaksideki tek yaşayan varlık siz olduğunuz için
sizi seçtik. Sizi anlamam gerekiyor. Olup bitenleri nasıl algılıyorsunuz
öğreneceğim ki, bu samanyolunda yaşayabilelim.
-Koskoca galakside tek yaşayan varlık biz
miyiz yani?
-Of! Aynı şeyleri Brian da sordu. Siz
insanlar ne kadar benziyorsunuz. Yaşayan yanlış oldu. Zamanı algılayabilen tek
varlık sizsiniz diyelim. Yani bizim düşünce yapımızı birleştirebileceğimiz
kadar gelişmiş tek varlık sizsiniz. Ayrıca koskocaman galaksi dediğin aslında o
küçük evinizin bahçesi gibi. Birkaç bin yıl sonra göreceksin bunu.
-O kadar yaşayacak mıyız? Dünyanın sonu
geldi sanıyordum.
-Son mu? Daha evinizden çıkmadınız bile.
Sonun gelmesini bırak, daha yeni başlıyorsunuz.
-Peki benden ne istiyorsun? Ben sıradan
biriyim.
-İşime yarayacaksın. Bana zaman
kazandıracaksın, dedektifin aklını karıştıracaksın, hedef değiştireceksin yani.
Çok da önemli bir işlevin yok aslında. Ha pardon, önemli işlevin var. Bir kere
hayatımı kurtaracaksın.
-Ne? Ben bu dediklerinin hiçbirini yapamam.
Lütfen bırak beni!
-Merak etme, çok basit. Başaracaksın.
-Ne yapmam gerektiğini söyle bari. Nasıl
başaracağım bu anlattıklarını?
-Ölerek.
Genç yaratığın dizlerine kapandı.
-Lütfen! Lütfen beni öldürme! Yaşamak
istiyorum! Herkesten çok yaşamak istiyorum!
-Üzgünüm. Artık zaten yapabileceğin bir şey
yok. Çoktan öldün. Sadece sen algılayamıyorsun. Türünüzün düşünme şekli
gerçekten çok garip.
Ne olur beni bırak! Yemin ederim kimseye
söylemeyeceğim.
-Neden yalvardığını gerçekten anlamıyorum.
Zaten öldün dedim ya.
Yaratık aniden arkasını dönüp kapıya baktı.
-Evet, misafirimiz de geldi. İşte
başlıyoruz. Neden bu dünyaya gönderildiğimi öğrenme zamanı.
Genci kapıya doğru tutup arkasına geçti.
-He bu arada, adın neydi? Brian tüm gün
bana bunu sorup durdu.
Genç ağlamaktan cevap veremiyordu.
-Adın ne dedim.
Ağzından salya ile birlikte birkaç harf
çıktı.
-Pete.
-Tamamdır. Ölmeye hazır mısın Pete?
Brian sert bir tekme ile kapıyı kırdı.
-Hemen bırak onu seni pis yaratık!
-Biz de seni bekliyorduk.
Yorumlar
Yorum Gönder