Anımsama

Anımsama

Onu ilk gördüğüm anı hala dün gibi hatırlıyorum. İncecik bir ağaç dalına oturmuş, babasının günlerce uğraşıp, ekip biçtiği, alın teri ile beslediği pancarlara göz kulak oluyordu. Sarı saçları, tam arkasında kalan güneş ile birleşiyor, mavi gözleri gökyüzü içinde yeni ufuklar açıyordu. Kimdi peki bu kız? Bir ay sonra öğrenecektim ki, adı Ruth imiş. Kolay olmadı onunla ilk tanışmam. Henüz on iki yaşındaydık. Annemin vefat etmesinden sonra babam tamamen ayrılmak istemişti şehirden. Sonuç olarak da buraya taşınmıştık. Babam hep böyle yapardı zaten, kaçar giderdi geçmişinden. O zaman bilmiyordum ancak ben de tam tersini yapacaktım hayatım boyunca, geçmişe geri dönmeye çalışacaktım. İkisinin de pek bir anlamı yoktu tabi. Düz bir çizgi değildi ki hayat bir oraya bir buraya istediğiniz gibi ilerleyesiniz. Mesela ödev yapmak gibi sıkıcı işlerle uğraşırken yokuş yukarı olurdu zaman çizgisi, ilerlemek çok zaman alırdı. Henüz bir insanın neden bir başkasına zarar vermek isteyeceğine anlam veremediğiniz yaşlarda dinlediğiniz bir müzik, yıllar sonra kulağınıza geldiğinde ise o çizgi yokuş aşağı olurdu. Kendinizi aniden çocukluğunuzda bulurdunuz. Ne kadar tutunmaya çalışsanız da, direnseniz de o yokuştan kaçamazdınız. Ruth Kelly... İlk konuşmamızı gerçekleştirirken yanında bulunduğumuz tarladan burnuma gelen o kokuyu hala unutmadım. Hayatımda aldığım en hoş kokuydu. Hani anneniz çikolatalı kek yapar da sizi sofraya çağırır ya, öyle bir merhamet vardı sesinde. Sözleri de o çikolatalı kek gibi tatlıydı. İncecik kaşları, bembeyaz teni ile beni kendine âşık etmesi için konuşmasına gerek kalmamıştı bile. Fakat konuşunca anladım ki, asıl o gözlere, o kaşlara ihtiyacı yokmuş. Bir insanın en büyük korkusunun sizin büyük korkunuz ile aynı olması ne demektir bilir misiniz? Artık bir korkunuz yok demektir. İsterse ters dönmüş olsun o gözleri, isterse sarı saçlar dökülsün, bir mermer kadar pürüzsüz olsun kafası. Eğer karşınızdaki insan ile aynı korkuyu paylaşıyorsanız kaderiniz birleşmiş demektir benim için. Peki neydi en büyük korkumuz? Yaşanmışlıkları unutmak. Unutmak istemiyorduk. Bu korkunun bende doğduğumdan beri bulunduğuna inanıyordum. Eskiden sık sık kâbuslar görürdüm. Başta gecelerimi mahvetseler de bir süre sonra bu duruma alışmıştım. Korku içinde uyandıktan sonra kendimi sakinleştirebiliyor ve ay ışığı başucumdaki camdan içeri süzerken küçücük yaşımla yapabileceğim kadar hayatımı sorguluyordum. O sırada “unutmak” kavramı ilk defa aklıma takıldı. Gece ne kadar uzun sürse de, ne kadar korkunç olsa da sabah uyandığımda o anları hatırlamıyordum. Gece bana korku veren ve hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiren kâbuslar sabah olduğundan etkilerini tamamen yitiriyorlardı. Bu güzel bir şeydi ancak düşündükçe olay farklı bir noktaya geldi. Gece boyunca çok sayıda rüya gördüğümüzü öğrendim. Ben ise sadece uyanmadan önce gördüğümü hatırlıyordum. Öyleyse ben gece ne kadar güzel rüyalar görürsem göreyim, ne kadar mutlu hissedersem hissedeyim sabah bunları hatırlamayacaktım. O zaman neden görmüştüm ki o rüyaları? Hatırlayamayacaksam neden yaşadım o geceleri? Biraz daha büyüyünce çocukken yaşadığım mutlu anıları hatırlamaya zorladım kendimi. Tabiki hayatımın bazı dönemlerini gözümde canlandırabiliyor, o an hissettiğim duyguları tekrar hissedebiliyordum. Peki ya hatırlayamadıklarım? Artık aklıma gelmeyen o güzel hatıralarıma ne oldu peki? Evrende bir yerlerde hala duruyorlar mı? Yaşarken hissettiğim o yoğun mutluluk, artık hatırlamıyorsam gerçekten yaşandı mı? O anda bedenimden ayrılıp evrene doğru bir yolculuğa çıktı ve hala o mutluluğum evrende bir yerlerde bekliyor, hala varlığını sürdürüyorum mu? Yer kaplıyor mu uzayda? Yoksa o duygu yaşandı ve bitti mi? Bana göre, üzerinden zaman geçtikten sonra yaşadığım duyguyu hala hatırlayabiliyor ve hissettiklerimi kısmen tekrar hissedebiliyorsam yaşadıklarımın anlamı oluyor. Öbür türlü bir anlamı kalmıyor. Yaşanmış bitmiş, yaşanmasa da olurmuş yani. Hatta yaşanmamış bile. Unuttuğum hiçbir duygunun anlamı yok benim için. Neyse ki Ruth, benim bu kederli hayatıma girmişti. Birlikte geçirdiğimiz her anı o kadar farkında yaşadık ki. Birbirimize hep şunu hatırlattık, bu ana bir daha dönemeyeceğiz ve hatta büyük ihtimal unutacağız. Bu yüzden algılarımızı sonuna kadar açalım ve her saliseyi dibine kadar hissedelim. Her gece gizlice onun evine gider, gizlice gitmemin sebebi saat ondan sonra babamın dışarıya çıkmama izin vermemesiydi, birlikte günlük yazardık. Unuttuğumuz şeyleri birbirimize hatırlatır, saatlerce yazar dururduk. Aradan yedi günlük defteri geçince, onu ilk gördüğümde hayalini kurduğum anı yaşıyordum. Ve tıpkı aynı hayallerimdeki gibi bağırıyordu.

-Evet! Evet! Evet!

Gece etmiştim evlenme teklifini. Etrafta kalbimin güm güm atış sesinden başka hiçbir ses ve ikimizden başka kimsecikler yokken. İncecik parmağına taktığım o metal yüzük bile sıcacık olmuştu aşkımızdan. İki kişinin uçurumdan yuvarlanma ihtimali tek kişinin yuvarlanma ihtimalinden daha düşüktür değil mi? Gerçekten de öyle. Aynı korkulara sahip biri ile yaşamak, birinin siz hayat okyanusunda yüzerken sürekli yanınızda cankurtaran botuyla gezmesine benzer. Ne zaman küçükken izlediğim bir çizgi filmi tekrar görsem, boğulacak gibi olurdum. ''Neden ki?'' diyebilirsiniz. Ben de bilmiyorum. Geçmiş bataklığı içine çekiyordu işte beni. Ama Ruth ''Neden?'' demiyordu. Beni oradan çekip çıkartıyordu. Nasıl mı? Anlayarak. O da benim gibiydi çünkü. Ne zaman geceleyin gökyüzündeki yıldızlara baksak aynı anda hatırlıyorduk pancar tarlasında sırtüstü uzanıp yıldızlardan şekil oluşturmaya çalıştığımız geceleri. Eğer tek olsaydım derdim ki: Yaşadıklarımı benim dışımda kimse hatırlamayacak. Hatta ben bile çoğunu unutacağım... Bu tek başına kaldırılması imkânsız bir zulümdü benim için. Eskiden yaşanılan güzel günlere bir daha dönemeyecek olmak nasıl bir kötülüktü insanlığa verilmiş? Bir anıyı tekrar yaşamak mümkün değildi. Bu yüzden zaten en acı verici düşünce eski, güzel anları hatırlamaktı. Ancak insanların çoğunda büyük bir yanılgı olduğunu fark ettim. Çoğu, eskiden yanlarında bulunan insanlara sahip olabilseler o duyguları tekrar yaşayabileceklerini sanıyorlardı. Bu çok anlamsızdı. Çünkü olaylar, insanlardan çok daha büyüktü. Hatta birisini özlediğinizi sandığınız zaman aslında onu değil, birlikte yaşadıklarınızı özlerdiniz. Üzgünüm, bunun bir çaresi yok. Odamda resimler çizerken, alt katta babamın plaktan dinlediği şarkıları yıllar sonra duyunca kemiklerimin içinde hissettiğim o sızlamanın bir çaresi olmadığı gibi. Tek başına nasıl dayanılır bu acıya? Çocukken büyük gibi hissetmek ister ve bu yüzden de bir sandalyenin üzerine çıkar veya gece geç saatte uyurduk. Ancak büyünce çocuk gibi hissetmek için âşık olmak gerekiyor. Gerçek aşkı bulmak… Çok az sayıda insan bunu deneyimleyebilirdi. Onlardan biri de bendim. Yapraklar döküldü, yeşerdi; güneş uzaklaştı, yakınlaştı derken dokuzuncu günlüğümüze harika bir haber yazıldı. Bir çocuğumuz olacaktı. Unutulup ölmekten delicesine korkan bir çift için muazzam bir haberdi bu. Arkamızda bizden izler taşıyan birini bırakacaktık. Bilmiyorduk, büyük umutlar, büyük yıkıntılar getirirmiş. Bir gece eşim, hayat kaynağım, cankurtaranım, elinde iki dilim çilekli pasta ile yanıma gelmekteydi. Her cumartesi geceleri yaptığımız "Film Gecesi” etkinliğini gerçekleştiriyorduk. Aniden tabaklardan birini düşürdü. Normalde bu tarz sakarlıklar yaptığında sessizce küfrü basar ve yaptığı dağınıklığı düzeltirdi. Ancak bu sefer öyle yapmadı. Bir süre yere bakıp algılamaya çalıştı. Ardından diğer pastayı ve ardından da kendi bedenini yere bıraktı. Panikle yanına çöktüm. Kusarsa boğazına kaçmasın diye onu yan çevirip ambulansı aradım. Ertesi gün test sonuçları çıktı. Biricik eşim Ruth, kanser olmuştu. O günden beri çilek kokusundan nefret ederim. Bir akşam yine hastane odasında sohbet ediyorduk. O yatakta, ben de ziyaretçi koltuğunda. Bir ziyaretçiden öte olmuştum aslına bakılırsa. Bir aydır tüm hayatım orada geçiyordu. Yanına oturup elini tuttum. ''Neden?'' diye sordum.

-Neden beni seçtin? Senin kadar güzel değildim. Beni tanımıyordun da.

Zar zor konuştu.

-Bana güzeldin.

-Gerçekten soruyorum Ruth.

-Gerçekten öyleydin. O zaman anlamamıştım tabi, sadece arkadaşımdın. Ancak birlikte günlük yazdığımız zamanlar, gölün dibine dalıp kumu kazarak hazine bulmaya çalıştığımız zamanlar fark ettim ki biz arkadaştan fazlasıydık. Birinin birden çok arkadaşı olabilirdi Riley, ama hayat arkadaşı tıpkı hayatı gibi bir tane olurdu. Bizim en çok üzüldüğümüz nokta da bu değil mi? Bir tane hayatımızın olması. Sen olmasan kiminle eski çizgi filmleri izleyip duygulanabilirdim?

-Sen olmasan kiminle eski arkadaşlarımı hatırlayıp üzülebilirdim? Gölden topladığımız kuru taşları seneler sonra görüp gözyaşlarım ile tekrar ıslatabilirdim?

-Sence beni kanser yapan bu muydu? Çok düşünmek, çok acımak.

-Eğer yapıyorsa da bu hayatın bize yarattığı fazladan bir zorluktan başka bir şey değil. Düşünmeden uzun uzun yaşayacağımıza dolu dolu yaşayalım. Ama ben senin hem uzun hem dolu dolu yaşamanı istiyorum Ruth. Ve yaşayacaksın da.

-Bilmiyorum Riley...

Alnımı, avucumun içindeki eline koydum. O güzel saçlarının kokusunu alamıyordum artık, elini kokladım o yüzden. Ağlıyordum.

-Böyle söyleyemezsin Ruth. Sakın kendini bırakma.

-İnan bana ölmek istemiyorum.

-Ölmeyeceksin de.

-Zorundayım. Eğer tedaviye devam edersem çocuğumuz ölecek... Bunu kaldıramam.

-Ama... Ben ölmeni istemiyorum. Yaşamanı istiyorum.

-Böyle de yaşamak istemiyorum Riley. Kendi tedavim için biricik kızımızı feda mı edeceğim? Onun ne suçu var? Ne kadar zor olduğunu biliyor musun?

Gözlerinin içine baktım. Fedakâr bir annenin çaresizliğini görebiliyordum.

-Nasıl bilebilirim canım benim, nasıl bilebilirim? Hiçbir şey bilmiyorum artık. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece seni sevdiğimi biliyorum. Ve sensiz yaşayamayacağımı.

Artık ikimiz de ağlıyorduk.

-Riley, geçmişini değiştirebilir misin?

-Hayır.

-Öyleyse lütfen artık bu kederine bir son ver. Neden hala üzülüyorsun?

-Çünkü o beni değiştirebiliyor.

-Senden tek bir şey istiyorum Riley. Sakın benimle geçirdiğin zamanları hatırlarken diğer şeyleri hatırlıyormuş gibi duygusallaşma. Bundan sonra beni hatırladığında gülmeni istiyorum.

-Geçmişten bir an aklıma gelince ister hayatımdaki en mutlu an, ister en utanç verici ister en üzücü an olsun, ben onu hatırlarken ağlayacağım Ruth. Ayrıca seni hatırlamak istemiyorum! Seni yaşamak istiyorum.

-Ben çok düşündüm ve kararımı verdim. Tedaviyi bırakacağım. Çocuğumu doğurup gücüm yettiği kadar da bakacağım ona.

Ruth'un pastaları düşürdüğü geceden sonra hiçbir zaman mutlu olamadım. Çocuğumuz doğduğunda bile... Tükenmiş bedenindeki son enerjiyi biricik kızımızı dünyaya getirmek için harcanmıştı. Fakat hayatını feda ettiği varlığı kucağına alamadan, ona bir bakış bile atamadan kapamıştı gözlerini. Nasıl bir şeye benzediği görememişti ya, en çok da ona üzülüyordum. O çok özlediğim, asla unutamayayım diye eşimle birlikte yazdığım günlüklere de asla dokunamadım. Kızımla birlikte geçirdiğimiz on beş yıl boyunca her gün yapabildiğim kadar huzurlu ve umutlu görünmeye çalıştım. Her gece ise saatlerce ağlayarak onu düşündüm. On ikinci yaş günü için benden çilekli pasta istemişti. Fakat yapamadım. Pastayı alamadım işte. O gün aramızda görünmez bir bariyer oluştu. Duyguların geçmesini engelleyen bir bariyer. İletişimi yok eden. Sebebi açıktı. Pastasını almayı reddettiğimde önce bana bağırmaya başladı. Ardından ağlayarak odasına çıktı. Yaşanan bu olayın bir anlık sinir olmadığını fark edebilmiştim. Yılların birikimi vardı isyanında. Kırgındı bana, biliyordum. İkimiz de hissedebiliyorduk saklanan sırların estirdiği soğuk rüzgârları. Bundan birkaç gün sonra bir akşamüstü kızımla deniz kenarındaki balıkçıya gidiyorduk. Haftada en az iki kere yapardık bu tarz baba-kız etkinliklerini. Arayı sıcak tutmak için. Fakat tahmin edersiniz, işin içine az da olsa zorlama girdiğinde tadı kaçıyor etkinliklerin. Yolun kenarında yere oturmuş yaşlı bir adam gördük. Sırtını duvara yaslamış, önüne de insanların para koyabilmesi için metal bir kutu yerleştirmişti. Tam parayı bırakıp yoluma devam edecektim ki, durdum. Adamdan gelen enerji farklıydı. Tozlu kıyafetleri, pislikten kapkara olmuş suratının arasında gözlerinin içi bir fener gibi parlıyordu. Para dilenen ellerinden tutup onu ayağı kaldırdım ve üçümüz birlikte restorana gidip bir güzel balıklarımızı yedik, sohbetimizi ettik. Gerçekten de çok içten biriymiş. Hayatımdan detay vermesem de üzüntülerimi paylaştım, acımı biraz olsun boşaltabildim. Adamı tekrar dinlendiği yere bırakıp eve döndüğümüzde kızım merakla sordu.

-Baba, o adama nasıl güvendin.

-Güvendin derken?

-Yani, böyle iyi yürekli biri olduğunu nereden anladın?

O an kendimi çok yorgun hissediyordum. Doğduğundan beri kızımla ciddi bir üslup ile konuşmamıştım. Beni tanımasına yardım edecek hiçbir detay vermemiştim neredeyse. Tamamen içime kapanmıştım. Ancak bu sefer içimden geçenleri ona söylemeye karar verdim. Rahatlayamayacaktım yoksa, patlayacaktım kederden.

-Yaşadığım onca şeyden sonra, artık anlayabiliyorum sanırım içli birini gördüğümde. Hissedebilen birini yani. Dokunabiliyorum ona. ''Acıtmıyor mu?'' diyorlar, ''Acıtıyor.'' diyorum. Ama hayat da bu değil mi zaten? Hissetmek. Adımımı her atışımda hayallerime giden o camlı yolda hissediyorum bir kez daha acıyı, ve yaşadığımı. Yine de devam ediyorum yoluma. ''Bir gün öldüğümüzde tamamen hissizleşeceğiz zaten.'' diyorum. ''O yüzden o ana kadar her şeyi hissetmeye bakın.'' Bu yüzden ne kadar acısa da canım devam ediyorum. Ölümün hissizliğine inat durmuyorum. Ayaklar altındaki her minik can kırığını hissederek. Çünkü yaşamak, hissetmek demek. Yani anlayacağın, o adamın nasıl birisi olduğunu bilmiyordum tabiki. Fakat gözünde ufacık da olsa bir parıltı gördüm. Ve tanımaya korkmadım. Bugün çoğu insanın yaptığı gibi önünden geçip gitmedim. Artık kimse birbiriyle konuşamıyor. Çünkü korkuyorlar. Ancak herkes kendini filozof sanıyor. Herkes bir tek kendisi düşünüyor sanıyor. Ve en aptal olan da bir tek kendi hissediyor sanıyor.

Konuşmama devam ediyorken aniden etraf bulanıklaşmaya başladı. Tüm vücudum karıncalanıyordu. Uzuvlarım gittikçe daha da hissizleşti. Ancak bilincim kapanmıyor, tam tersine açılıyordu. Bağırdım.

-Ne oluyor!?

Gözlerimi açtığımda kendimi bembeyaz bir odada buldum. Kafamda kocaman bir makine ve kolumda serum ile yatakta yatıyordum.

-Yardım edin!

İki beyaz kıyafetli adam beni sakinleştirmek için yanıma geldiler.

-Kızım nerede!?

-Bay Riley, lütfen sakin olun.

-Sakın kızıma dokunayım demeyin!

-Kimse bir şey yapmıyor Bay Riley.

Diğer doktor arkada söyleniyordu.

-Biliyordum işte! Her seferinde aynı şey.

-Neredeyim ben? Kızım nerede!? Eğer ona bir şey yaptıysanız hepinizi öldüreceğim!

Bay Riley derhal sakinleşmezseniz size iğne yapmak zorunda kalacağım. Lütfen beni dinleyebilir misiniz?

-Kızım nerede?

Kızınızın nerede olduğunu bilmiyoruz. Dışarıda dolaşıyor olmalı. Veya arkadaşları ile yemek yiyordur.

-Ben neredeyim?

Adam önümdeki boş beyaz duvara benim görünümü yansıttı. Aynı yatakta yatarken çekilmiş bir videomdu bu. Videoyu başlatmadan önce açıklama yaptı.

-Bay Riley, benim adım Joel. Bu doktor Bey de Matthew. Bize yaklaşık beş ay önce geçmişinizi çok özlediğinizi, hayatınızdan memnun olmadığınızı anlattınız. "Rüya Makinesi" için başvuru yaptınız. Bunları hatırlayabiliyor musunuz?

-Hayır. Neredeyim ben?

Kendisini Joel ismi ile tanıtan doktor yanıma eğildi.

-Lütfen benim için derin nefes alabilir misiniz?

Dediğini yaparken o da benimle birlikte nefes alıp veriyordu.

-İşte böyle. Birazdan hafızanız yerine gelecektir.

Doğru söylüyordu. Hatırlamaya başlıyordum. Hatırlamak, en büyük kâbusum beni yine bulmuştu.

-Olamaz.

-Rüya makinesi için başvuru yaptığınızı hatırlıyor musunuz? Geçmişinizi tekrar yaşamak istediğinizi söylediniz.

-Evet... Evet hatırlıyorum.

-Güzel, bu iyi. Şimdi size işlemden hemen önce kendi isteğiniz ile çekilmiş olan videonuzu izleteceğim.

Joel başlatma tuşuna bastı.

-Bay Riley, hayatınızı baştan yaşıyor gibi hissedeceksiniz. Siz o elli üç yılı baştan yaşarken dünyada yaklaşık olarak elli iki gün geçeceğini tahmin ediyoruz. Kameralar önünde soruyorum, tekrar yaşarken bunun farkında olmak istemediğinizi kendi hür ve özgür iradeniz ile kabul ediyor musunuz?

-Ediyorum.

-Lütfen sadece "Evet." "Hayır." şeklinde cevap verin.

-Evet.

-Tekrar edebilir misiniz?

-Evet.

-Bu videonun uyandırıldığınızda size iletilmesini, yaşadıklarınızın size tekrar tekrar izah edilmesini fakat yine de sakinleşmediğiniz koşulda bir daha cihazı kullanmaktan uzaklaştırılacağınızı kabul ediyor musunuz?

-Evet.

-Lütfen tekrar edin.

-Evet.

Her şeyi hatırlıyordum. İğrenç hissetmiştim.

-Nasıl hissediyorsunuz Bay Riley?

-Beni tekrar uyutun!

-Maalesef bir ay ara vermeniz gerekiyor.

-Uyutun dedim!

Olanları çok iyi hatırlıyordum hem de. Birkaç yıl önce geçmişi yaşamayı (değiştiremeseniz de yaşıyormuş gibi tekrar izlemek) sağlayan bir makine geliştirilmişti. Oldukça pahalı ücretini ödediğiniz takdirde sizi uyutup hayatınızı başa sarıyorlardı. Fakat bu hiçbir şekilde geleceği etkilemiyordu, çünkü sadece bir rüyadan ibaretti. Eğer yaşıyorken bunun farkında olmak istiyorsanız film gibi izliyordunuz. Aksi takdirde, benim gibi hiçbir şeyin farkında olmak istemiyorsanız doğrudan yaşıyordunuz. Eşi ölmüş, kızı artık onunla en iyi ihtimalle yılda iki kez görüşen ve her gece geçmişini düşleyen biri için mucize bir buluştu bu.

-Parayı yatıracağım! Hemen uyutun beni.

-Peki hâlâ, sakin olun. Önce videoyu çekelim.

-Video falan istemiyorum. Derhal uyutun beni! Yaşamak istemiyorum!

-Bu üçüncü uyanışınız Bay Riley. Hepsinde de aynı tartışmaları yaşıyoruz. Videoyu çekmek zorundayız!

-Zaten param kalmadı. Beni uyutun ve bir daha da uyandırmayın.

-Bunu yapmaya yetkimiz yok.

-Aynı videoyu oynatın gitsin. Kimin umurunda!?

-Bunu yapamayız.

-Yapın işte! Bırakın son bir kez daha yaşayayım geçmişimi. Sonra da öldürün beni. Uyanmama izin vermeyin.

-Bu makineyi insanlar güzel anılarını tekrar yaşayıp buradan mutlu ayrılsınlar diye tasarladık Bay Riley. Veya tanık oldukları adli bir olayı tekrar görüntüleyebilmek için. Siz ise tüm hayatınızı baştan yaşıyorsunuz ve bu sizi çok yoruyor. Lütfen ani karar vermeden önce dikkatlice düşünün.

-Benin neler hissettiğim hakkında en ufak bir fikrin yok. Beni asıl öldüren şey burada.

İşaret parmağım ile sağ şakağıma bastırdım.

-Ben bu canavar ile doğdum. Bırakın da özgür kalayım. Herkes ileriye doğru yaşıyor ve ölüyorlar. Ben de geriye doğru yaşamak ve ölmek istiyorum. Aslında çoğu kişiden daha güzel bir hayatım oldu Doktor Joel. Tek kusurum hatırlamaktı.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan