Anımsama
Anımsama
Onu ilk gördüğüm anı hala dün gibi
hatırlıyorum. İncecik bir ağaç dalına oturmuş, babasının günlerce uğraşıp, ekip
biçtiği, alın teri ile beslediği pancarlara göz kulak oluyordu. Sarı saçları,
tam arkasında kalan güneş ile birleşiyor, mavi gözleri gökyüzü içinde yeni
ufuklar açıyordu. Kimdi peki bu kız? Bir ay sonra öğrenecektim ki, adı Ruth
imiş. Kolay olmadı onunla ilk tanışmam. Henüz on iki yaşındaydık. Annemin vefat
etmesinden sonra babam tamamen ayrılmak istemişti şehirden. Sonuç olarak da
buraya taşınmıştık. Babam hep böyle yapardı zaten, kaçar giderdi geçmişinden. O
zaman bilmiyordum ancak ben de tam tersini yapacaktım hayatım boyunca, geçmişe
geri dönmeye çalışacaktım. İkisinin de pek bir anlamı yoktu tabi. Düz bir çizgi
değildi ki hayat bir oraya bir buraya istediğiniz gibi ilerleyesiniz. Mesela ödev
yapmak gibi sıkıcı işlerle uğraşırken yokuş yukarı olurdu zaman çizgisi,
ilerlemek çok zaman alırdı. Henüz bir insanın neden bir başkasına zarar vermek
isteyeceğine anlam veremediğiniz yaşlarda dinlediğiniz bir müzik, yıllar sonra
kulağınıza geldiğinde ise o çizgi yokuş aşağı olurdu. Kendinizi aniden
çocukluğunuzda bulurdunuz. Ne kadar tutunmaya çalışsanız da, direnseniz de o
yokuştan kaçamazdınız. Ruth Kelly... İlk konuşmamızı gerçekleştirirken yanında
bulunduğumuz tarladan burnuma gelen o kokuyu hala unutmadım. Hayatımda aldığım
en hoş kokuydu. Hani anneniz çikolatalı kek yapar da sizi sofraya çağırır ya,
öyle bir merhamet vardı sesinde. Sözleri de o çikolatalı kek gibi tatlıydı.
İncecik kaşları, bembeyaz teni ile beni kendine âşık etmesi için konuşmasına
gerek kalmamıştı bile. Fakat konuşunca anladım ki, asıl o gözlere, o kaşlara
ihtiyacı yokmuş. Bir insanın en büyük korkusunun sizin büyük korkunuz ile aynı
olması ne demektir bilir misiniz? Artık bir korkunuz yok demektir. İsterse ters
dönmüş olsun o gözleri, isterse sarı saçlar dökülsün, bir mermer kadar pürüzsüz
olsun kafası. Eğer karşınızdaki insan ile aynı korkuyu paylaşıyorsanız
kaderiniz birleşmiş demektir benim için. Peki neydi en büyük korkumuz? Yaşanmışlıkları
unutmak. Unutmak istemiyorduk. Bu korkunun bende doğduğumdan beri bulunduğuna
inanıyordum. Eskiden sık sık kâbuslar görürdüm. Başta gecelerimi mahvetseler de
bir süre sonra bu duruma alışmıştım. Korku içinde uyandıktan sonra kendimi
sakinleştirebiliyor ve ay ışığı başucumdaki camdan içeri süzerken küçücük
yaşımla yapabileceğim kadar hayatımı sorguluyordum. O sırada “unutmak” kavramı
ilk defa aklıma takıldı. Gece ne kadar uzun sürse de, ne kadar korkunç olsa da
sabah uyandığımda o anları hatırlamıyordum. Gece bana korku veren ve hiç
bitmeyecekmiş gibi hissettiren kâbuslar sabah olduğundan etkilerini tamamen yitiriyorlardı.
Bu güzel bir şeydi ancak düşündükçe olay farklı bir noktaya geldi. Gece boyunca
çok sayıda rüya gördüğümüzü öğrendim. Ben ise sadece uyanmadan önce gördüğümü
hatırlıyordum. Öyleyse ben gece ne kadar güzel rüyalar görürsem göreyim, ne
kadar mutlu hissedersem hissedeyim sabah bunları hatırlamayacaktım. O zaman
neden görmüştüm ki o rüyaları? Hatırlayamayacaksam neden yaşadım o geceleri? Biraz
daha büyüyünce çocukken yaşadığım mutlu anıları hatırlamaya zorladım kendimi. Tabiki
hayatımın bazı dönemlerini gözümde canlandırabiliyor, o an hissettiğim duyguları
tekrar hissedebiliyordum. Peki ya hatırlayamadıklarım? Artık aklıma gelmeyen o
güzel hatıralarıma ne oldu peki? Evrende bir yerlerde hala duruyorlar mı?
Yaşarken hissettiğim o yoğun mutluluk, artık hatırlamıyorsam gerçekten yaşandı
mı? O anda bedenimden ayrılıp evrene doğru bir yolculuğa çıktı ve hala o
mutluluğum evrende bir yerlerde bekliyor, hala varlığını sürdürüyorum mu? Yer
kaplıyor mu uzayda? Yoksa o duygu yaşandı ve bitti mi? Bana göre, üzerinden
zaman geçtikten sonra yaşadığım duyguyu hala hatırlayabiliyor ve
hissettiklerimi kısmen tekrar hissedebiliyorsam yaşadıklarımın anlamı oluyor. Öbür
türlü bir anlamı kalmıyor. Yaşanmış bitmiş, yaşanmasa da olurmuş yani. Hatta
yaşanmamış bile. Unuttuğum hiçbir duygunun anlamı yok benim için. Neyse ki
Ruth, benim bu kederli hayatıma girmişti. Birlikte geçirdiğimiz her anı o kadar
farkında yaşadık ki. Birbirimize hep şunu hatırlattık, bu ana bir daha
dönemeyeceğiz ve hatta büyük ihtimal unutacağız. Bu yüzden algılarımızı sonuna
kadar açalım ve her saliseyi dibine kadar hissedelim. Her gece gizlice onun
evine gider, gizlice gitmemin sebebi saat ondan sonra babamın dışarıya çıkmama
izin vermemesiydi, birlikte günlük yazardık. Unuttuğumuz şeyleri birbirimize
hatırlatır, saatlerce yazar dururduk. Aradan yedi günlük defteri geçince, onu
ilk gördüğümde hayalini kurduğum anı yaşıyordum. Ve tıpkı aynı hayallerimdeki
gibi bağırıyordu.
-Evet! Evet! Evet!
Gece etmiştim evlenme teklifini. Etrafta
kalbimin güm güm atış sesinden başka hiçbir ses ve ikimizden başka kimsecikler
yokken. İncecik parmağına taktığım o metal yüzük bile sıcacık olmuştu
aşkımızdan. İki kişinin uçurumdan yuvarlanma ihtimali tek kişinin yuvarlanma
ihtimalinden daha düşüktür değil mi? Gerçekten de öyle. Aynı korkulara sahip
biri ile yaşamak, birinin siz hayat okyanusunda yüzerken sürekli yanınızda
cankurtaran botuyla gezmesine benzer. Ne zaman küçükken izlediğim bir çizgi
filmi tekrar görsem, boğulacak gibi olurdum. ''Neden ki?'' diyebilirsiniz. Ben
de bilmiyorum. Geçmiş bataklığı içine çekiyordu işte beni. Ama Ruth ''Neden?''
demiyordu. Beni oradan çekip çıkartıyordu. Nasıl mı? Anlayarak. O da benim
gibiydi çünkü. Ne zaman geceleyin gökyüzündeki yıldızlara baksak aynı anda
hatırlıyorduk pancar tarlasında sırtüstü uzanıp yıldızlardan şekil oluşturmaya
çalıştığımız geceleri. Eğer tek olsaydım derdim ki: Yaşadıklarımı benim dışımda
kimse hatırlamayacak. Hatta ben bile çoğunu unutacağım... Bu tek başına
kaldırılması imkânsız bir zulümdü benim için. Eskiden yaşanılan güzel günlere
bir daha dönemeyecek olmak nasıl bir kötülüktü insanlığa verilmiş? Bir anıyı
tekrar yaşamak mümkün değildi. Bu yüzden zaten en acı verici düşünce eski,
güzel anları hatırlamaktı. Ancak insanların çoğunda büyük bir yanılgı olduğunu
fark ettim. Çoğu, eskiden yanlarında bulunan insanlara sahip olabilseler o
duyguları tekrar yaşayabileceklerini sanıyorlardı. Bu çok anlamsızdı. Çünkü
olaylar, insanlardan çok daha büyüktü. Hatta birisini özlediğinizi sandığınız
zaman aslında onu değil, birlikte yaşadıklarınızı özlerdiniz. Üzgünüm, bunun
bir çaresi yok. Odamda resimler çizerken, alt katta babamın plaktan dinlediği
şarkıları yıllar sonra duyunca kemiklerimin içinde hissettiğim o sızlamanın bir
çaresi olmadığı gibi. Tek başına nasıl dayanılır bu acıya? Çocukken büyük gibi
hissetmek ister ve bu yüzden de bir sandalyenin üzerine çıkar veya gece geç
saatte uyurduk. Ancak büyünce çocuk gibi hissetmek için âşık olmak gerekiyor.
Gerçek aşkı bulmak… Çok az sayıda insan bunu deneyimleyebilirdi. Onlardan biri
de bendim. Yapraklar döküldü, yeşerdi; güneş uzaklaştı, yakınlaştı derken
dokuzuncu günlüğümüze harika bir haber yazıldı. Bir çocuğumuz olacaktı.
Unutulup ölmekten delicesine korkan bir çift için muazzam bir haberdi bu.
Arkamızda bizden izler taşıyan birini bırakacaktık. Bilmiyorduk, büyük umutlar,
büyük yıkıntılar getirirmiş. Bir gece eşim, hayat kaynağım, cankurtaranım,
elinde iki dilim çilekli pasta ile yanıma gelmekteydi. Her cumartesi geceleri
yaptığımız "Film Gecesi” etkinliğini gerçekleştiriyorduk. Aniden
tabaklardan birini düşürdü. Normalde bu tarz sakarlıklar yaptığında sessizce
küfrü basar ve yaptığı dağınıklığı düzeltirdi. Ancak bu sefer öyle yapmadı. Bir
süre yere bakıp algılamaya çalıştı. Ardından diğer pastayı ve ardından da kendi
bedenini yere bıraktı. Panikle yanına çöktüm. Kusarsa boğazına kaçmasın diye
onu yan çevirip ambulansı aradım. Ertesi gün test sonuçları çıktı. Biricik eşim
Ruth, kanser olmuştu. O günden beri çilek kokusundan nefret ederim. Bir akşam
yine hastane odasında sohbet ediyorduk. O yatakta, ben de ziyaretçi koltuğunda.
Bir ziyaretçiden öte olmuştum aslına bakılırsa. Bir aydır tüm hayatım orada
geçiyordu. Yanına oturup elini tuttum. ''Neden?'' diye sordum.
-Neden beni seçtin? Senin kadar güzel
değildim. Beni tanımıyordun da.
Zar zor konuştu.
-Bana güzeldin.
-Gerçekten soruyorum Ruth.
-Gerçekten öyleydin. O zaman anlamamıştım
tabi, sadece arkadaşımdın. Ancak birlikte günlük yazdığımız zamanlar, gölün
dibine dalıp kumu kazarak hazine bulmaya çalıştığımız zamanlar fark ettim ki
biz arkadaştan fazlasıydık. Birinin birden çok arkadaşı olabilirdi Riley, ama
hayat arkadaşı tıpkı hayatı gibi bir tane olurdu. Bizim en çok üzüldüğümüz
nokta da bu değil mi? Bir tane hayatımızın olması. Sen olmasan kiminle eski
çizgi filmleri izleyip duygulanabilirdim?
-Sen olmasan kiminle eski arkadaşlarımı
hatırlayıp üzülebilirdim? Gölden topladığımız kuru taşları seneler sonra görüp
gözyaşlarım ile tekrar ıslatabilirdim?
-Sence beni kanser yapan bu muydu? Çok
düşünmek, çok acımak.
-Eğer yapıyorsa da bu hayatın bize
yarattığı fazladan bir zorluktan başka bir şey değil. Düşünmeden uzun uzun yaşayacağımıza
dolu dolu yaşayalım. Ama ben senin hem uzun hem dolu dolu yaşamanı istiyorum
Ruth. Ve yaşayacaksın da.
-Bilmiyorum Riley...
Alnımı, avucumun içindeki eline koydum. O
güzel saçlarının kokusunu alamıyordum artık, elini kokladım o yüzden. Ağlıyordum.
-Böyle söyleyemezsin Ruth. Sakın kendini
bırakma.
-İnan bana ölmek istemiyorum.
-Ölmeyeceksin de.
-Zorundayım. Eğer tedaviye devam edersem
çocuğumuz ölecek... Bunu kaldıramam.
-Ama... Ben ölmeni istemiyorum. Yaşamanı
istiyorum.
-Böyle de yaşamak istemiyorum Riley.
Kendi tedavim için biricik kızımızı feda mı edeceğim? Onun ne suçu var? Ne
kadar zor olduğunu biliyor musun?
Gözlerinin içine baktım. Fedakâr bir
annenin çaresizliğini görebiliyordum.
-Nasıl bilebilirim canım benim, nasıl
bilebilirim? Hiçbir şey bilmiyorum artık. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece
seni sevdiğimi biliyorum. Ve sensiz yaşayamayacağımı.
Artık ikimiz de ağlıyorduk.
-Riley, geçmişini değiştirebilir misin?
-Hayır.
-Öyleyse lütfen artık bu kederine bir son
ver. Neden hala üzülüyorsun?
-Çünkü o beni değiştirebiliyor.
-Senden tek bir şey istiyorum Riley.
Sakın benimle geçirdiğin zamanları hatırlarken diğer şeyleri hatırlıyormuş gibi
duygusallaşma. Bundan sonra beni hatırladığında gülmeni istiyorum.
-Geçmişten bir an aklıma gelince ister
hayatımdaki en mutlu an, ister en utanç verici ister en üzücü an olsun, ben onu
hatırlarken ağlayacağım Ruth. Ayrıca seni hatırlamak istemiyorum! Seni yaşamak
istiyorum.
-Ben çok düşündüm ve kararımı verdim.
Tedaviyi bırakacağım. Çocuğumu doğurup gücüm yettiği kadar da bakacağım ona.
Ruth'un pastaları düşürdüğü geceden sonra
hiçbir zaman mutlu olamadım. Çocuğumuz doğduğunda bile... Tükenmiş bedenindeki
son enerjiyi biricik kızımızı dünyaya getirmek için harcanmıştı. Fakat hayatını
feda ettiği varlığı kucağına alamadan, ona bir bakış bile atamadan kapamıştı
gözlerini. Nasıl bir şeye benzediği görememişti ya, en çok da ona üzülüyordum.
O çok özlediğim, asla unutamayayım diye eşimle birlikte yazdığım günlüklere de
asla dokunamadım. Kızımla birlikte geçirdiğimiz on beş yıl boyunca her gün
yapabildiğim kadar huzurlu ve umutlu görünmeye çalıştım. Her gece ise saatlerce
ağlayarak onu düşündüm. On ikinci yaş günü için benden çilekli pasta istemişti.
Fakat yapamadım. Pastayı alamadım işte. O gün aramızda görünmez bir bariyer
oluştu. Duyguların geçmesini engelleyen bir bariyer. İletişimi yok eden. Sebebi
açıktı. Pastasını almayı reddettiğimde önce bana bağırmaya başladı. Ardından
ağlayarak odasına çıktı. Yaşanan bu olayın bir anlık sinir olmadığını fark
edebilmiştim. Yılların birikimi vardı isyanında. Kırgındı bana, biliyordum.
İkimiz de hissedebiliyorduk saklanan sırların estirdiği soğuk rüzgârları.
Bundan birkaç gün sonra bir akşamüstü kızımla deniz kenarındaki balıkçıya
gidiyorduk. Haftada en az iki kere yapardık bu tarz baba-kız etkinliklerini. Arayı
sıcak tutmak için. Fakat tahmin edersiniz, işin içine az da olsa zorlama
girdiğinde tadı kaçıyor etkinliklerin. Yolun kenarında yere oturmuş yaşlı bir
adam gördük. Sırtını duvara yaslamış, önüne de insanların para koyabilmesi için
metal bir kutu yerleştirmişti. Tam parayı bırakıp yoluma devam edecektim ki,
durdum. Adamdan gelen enerji farklıydı. Tozlu kıyafetleri, pislikten kapkara
olmuş suratının arasında gözlerinin içi bir fener gibi parlıyordu. Para dilenen
ellerinden tutup onu ayağı kaldırdım ve üçümüz birlikte restorana gidip bir
güzel balıklarımızı yedik, sohbetimizi ettik. Gerçekten de çok içten biriymiş.
Hayatımdan detay vermesem de üzüntülerimi paylaştım, acımı biraz olsun
boşaltabildim. Adamı tekrar dinlendiği yere bırakıp eve döndüğümüzde kızım merakla
sordu.
-Baba, o adama nasıl güvendin.
-Güvendin derken?
-Yani, böyle iyi yürekli biri olduğunu
nereden anladın?
O an kendimi çok yorgun hissediyordum.
Doğduğundan beri kızımla ciddi bir üslup ile konuşmamıştım. Beni tanımasına
yardım edecek hiçbir detay vermemiştim neredeyse. Tamamen içime kapanmıştım.
Ancak bu sefer içimden geçenleri ona söylemeye karar verdim. Rahatlayamayacaktım
yoksa, patlayacaktım kederden.
-Yaşadığım onca şeyden sonra, artık
anlayabiliyorum sanırım içli birini gördüğümde. Hissedebilen birini yani.
Dokunabiliyorum ona. ''Acıtmıyor mu?'' diyorlar, ''Acıtıyor.'' diyorum. Ama
hayat da bu değil mi zaten? Hissetmek. Adımımı her atışımda hayallerime giden o
camlı yolda hissediyorum bir kez daha acıyı, ve yaşadığımı. Yine de devam ediyorum
yoluma. ''Bir gün öldüğümüzde tamamen hissizleşeceğiz zaten.'' diyorum. ''O
yüzden o ana kadar her şeyi hissetmeye bakın.'' Bu yüzden ne kadar acısa da
canım devam ediyorum. Ölümün hissizliğine inat durmuyorum. Ayaklar altındaki
her minik can kırığını hissederek. Çünkü yaşamak, hissetmek demek. Yani
anlayacağın, o adamın nasıl birisi olduğunu bilmiyordum tabiki. Fakat gözünde
ufacık da olsa bir parıltı gördüm. Ve tanımaya korkmadım. Bugün çoğu insanın
yaptığı gibi önünden geçip gitmedim. Artık kimse birbiriyle konuşamıyor. Çünkü
korkuyorlar. Ancak herkes kendini filozof sanıyor. Herkes bir tek kendisi
düşünüyor sanıyor. Ve en aptal olan da bir tek kendi hissediyor sanıyor.
Konuşmama devam ediyorken aniden etraf
bulanıklaşmaya başladı. Tüm vücudum karıncalanıyordu. Uzuvlarım gittikçe daha
da hissizleşti. Ancak bilincim kapanmıyor, tam tersine açılıyordu. Bağırdım.
-Ne oluyor!?
Gözlerimi açtığımda kendimi bembeyaz bir
odada buldum. Kafamda kocaman bir makine ve kolumda serum ile yatakta
yatıyordum.
-Yardım edin!
İki beyaz kıyafetli adam beni
sakinleştirmek için yanıma geldiler.
-Kızım nerede!?
-Bay Riley, lütfen sakin olun.
-Sakın kızıma dokunayım demeyin!
-Kimse bir şey yapmıyor Bay Riley.
Diğer doktor arkada söyleniyordu.
-Biliyordum işte! Her seferinde aynı şey.
-Neredeyim ben? Kızım nerede!? Eğer ona
bir şey yaptıysanız hepinizi öldüreceğim!
Bay Riley derhal sakinleşmezseniz size
iğne yapmak zorunda kalacağım. Lütfen beni dinleyebilir misiniz?
-Kızım nerede?
Kızınızın nerede olduğunu bilmiyoruz.
Dışarıda dolaşıyor olmalı. Veya arkadaşları ile yemek yiyordur.
-Ben neredeyim?
Adam önümdeki boş beyaz duvara benim
görünümü yansıttı. Aynı yatakta yatarken çekilmiş bir videomdu bu. Videoyu
başlatmadan önce açıklama yaptı.
-Bay Riley, benim adım Joel. Bu doktor
Bey de Matthew. Bize yaklaşık beş ay önce geçmişinizi çok özlediğinizi,
hayatınızdan memnun olmadığınızı anlattınız. "Rüya Makinesi" için
başvuru yaptınız. Bunları hatırlayabiliyor musunuz?
-Hayır. Neredeyim ben?
Kendisini Joel ismi ile tanıtan doktor
yanıma eğildi.
-Lütfen benim için derin nefes alabilir
misiniz?
Dediğini yaparken o da benimle birlikte
nefes alıp veriyordu.
-İşte böyle. Birazdan hafızanız yerine
gelecektir.
Doğru söylüyordu. Hatırlamaya
başlıyordum. Hatırlamak, en büyük kâbusum beni yine bulmuştu.
-Olamaz.
-Rüya makinesi için başvuru yaptığınızı
hatırlıyor musunuz? Geçmişinizi tekrar yaşamak istediğinizi söylediniz.
-Evet... Evet hatırlıyorum.
-Güzel, bu iyi. Şimdi size işlemden hemen
önce kendi isteğiniz ile çekilmiş olan videonuzu izleteceğim.
Joel başlatma tuşuna bastı.
-Bay Riley, hayatınızı baştan yaşıyor
gibi hissedeceksiniz. Siz o elli üç yılı baştan yaşarken dünyada yaklaşık
olarak elli iki gün geçeceğini tahmin ediyoruz. Kameralar önünde soruyorum,
tekrar yaşarken bunun farkında olmak istemediğinizi kendi hür ve özgür iradeniz
ile kabul ediyor musunuz?
-Ediyorum.
-Lütfen sadece "Evet."
"Hayır." şeklinde cevap verin.
-Evet.
-Tekrar edebilir misiniz?
-Evet.
-Bu videonun uyandırıldığınızda size
iletilmesini, yaşadıklarınızın size tekrar tekrar izah edilmesini fakat yine de
sakinleşmediğiniz koşulda bir daha cihazı kullanmaktan uzaklaştırılacağınızı
kabul ediyor musunuz?
-Evet.
-Lütfen tekrar edin.
-Evet.
Her şeyi hatırlıyordum. İğrenç
hissetmiştim.
-Nasıl hissediyorsunuz Bay Riley?
-Beni tekrar uyutun!
-Maalesef bir ay ara vermeniz gerekiyor.
-Uyutun dedim!
Olanları çok iyi hatırlıyordum hem de.
Birkaç yıl önce geçmişi yaşamayı (değiştiremeseniz de yaşıyormuş gibi tekrar
izlemek) sağlayan bir makine geliştirilmişti. Oldukça pahalı ücretini
ödediğiniz takdirde sizi uyutup hayatınızı başa sarıyorlardı. Fakat bu hiçbir
şekilde geleceği etkilemiyordu, çünkü sadece bir rüyadan ibaretti. Eğer
yaşıyorken bunun farkında olmak istiyorsanız film gibi izliyordunuz. Aksi
takdirde, benim gibi hiçbir şeyin farkında olmak istemiyorsanız doğrudan
yaşıyordunuz. Eşi ölmüş, kızı artık onunla en iyi ihtimalle yılda iki kez
görüşen ve her gece geçmişini düşleyen biri için mucize bir buluştu bu.
-Parayı yatıracağım! Hemen uyutun beni.
-Peki hâlâ, sakin olun. Önce videoyu
çekelim.
-Video falan istemiyorum. Derhal uyutun
beni! Yaşamak istemiyorum!
-Bu üçüncü uyanışınız Bay Riley. Hepsinde
de aynı tartışmaları yaşıyoruz. Videoyu çekmek zorundayız!
-Zaten param kalmadı. Beni uyutun ve bir
daha da uyandırmayın.
-Bunu yapmaya yetkimiz yok.
-Aynı videoyu oynatın gitsin. Kimin umurunda!?
-Bunu yapamayız.
-Yapın işte! Bırakın son bir kez daha
yaşayayım geçmişimi. Sonra da öldürün beni. Uyanmama izin vermeyin.
-Bu makineyi insanlar güzel anılarını
tekrar yaşayıp buradan mutlu ayrılsınlar diye tasarladık Bay Riley. Veya tanık
oldukları adli bir olayı tekrar görüntüleyebilmek için. Siz ise tüm hayatınızı
baştan yaşıyorsunuz ve bu sizi çok yoruyor. Lütfen ani karar vermeden önce
dikkatlice düşünün.
-Benin neler hissettiğim hakkında en ufak
bir fikrin yok. Beni asıl öldüren şey burada.
İşaret parmağım ile sağ şakağıma
bastırdım.
-Ben bu canavar ile doğdum. Bırakın da
özgür kalayım. Herkes ileriye doğru yaşıyor ve ölüyorlar. Ben de geriye doğru
yaşamak ve ölmek istiyorum. Aslında çoğu kişiden daha güzel bir hayatım oldu
Doktor Joel. Tek kusurum hatırlamaktı.
Yorumlar
Yorum Gönder