Ayna
Ayna
Mark, her ne kadar çocukları için
gelmiş gibi davransa da içerideki madde hakkında bir hayli meraklıydı. Sadece o
değil, kasabadaki insanların çoğu bu gizemli olaya birinci dereceden tanık
olabilmek için oldukça hevesliydiler. Serginin üçüncü gününde iki yüz metrelik
kuyruk oluşması da bu yoğun ilginin somut kanıtıydı. Sabah sıraya girdiklerinde
hissettikleri heyecan artık yerini bıkkınlığı ve öfkeye bırakmıştı. Bu öfke de
açığa çıkamadığından Mark'ın zihninde kapana kısılmış, çıkmak için içeride debeleniyor
ve inanılmaz bir baş ağrısına sebep oluyordu. Ağrıyı geçirmesi umuduyla baş ve
orta parmağı ile şakaklarına masaj yaparken önlerinde yalnızca iki kişi
kaldığını hatırlatıyordu kendisine. Biraz daha dayanabilirdi.
-Sıra bize geliyor!
Küçük kardeş Rony sevinçten
sıçrarken ablası tepkisizdi. Mark ise çıkan her sesten etkilendiğinden ancak
çocuğunun bağırmasını durdurmak istemediğinden gözlerini kısıp sabretmekle
yetindi. Rony, babası da ablası da hiçbir heyecan belirtisi göstermediklerinden
kendi kendine kutluyordu.
-Sonunda! Sen de gireceksin değil mi
Sally?
-Hayır dedim ya.
-Korkmana gerek yok. Bir şey
olmayacak merak etme.
-Hem biletim yok.
-Babam girişte alabilir, değil mi
baba?
Mark cevap vermemeyi seçti.
Günlerdir aynı muhabbete maruz kalmaktan artık sinir krizi geçirecekti.
Çocuklar nasıl sürekli aynı şeyleri konuşmaktan sıkılmıyorlar anlayamıyordu.
Aynı oyunları oynuyorlar, aynı şeyleri söylüyorlar ve her seferinde de zevk
alabiliyorlardı. Mark'ın ise bırakın aynı şeyi birkaç kez yapmayı, yeni bir şey
deneyesi bile gelmiyordu bazı zamanlar.
-Baba! Alabilirsin değil mi?
-Alırım Rony, alırım.
-Bak gördün mü? Hadi Sally, sen de
bizimle gir.
Mark, İngiltere'den yarış atları
getirtip satan zengin bir iş adamıydı. Gelen atları önce çiftliğine alıyor, sırasıyla
kontrollerden geçiriyordu. Ardından onları dikkatle besliyor, özenle eğitiyor
ve sonunda da satışa gönderiyordu. On bir yaşındaki oğlu Rony, Mark ne zaman
bir atı çiftliğinden çıkaracak olsa gözyaşlarına boğuluyordu. Birkaç hafta
kalan atlarla bile o duygusal bağı kurmayı başarıyordu. Mark belli etmeden
oğlunun izlerdi. Bazı günler güneş daha kendini yeni göstermişken Rony uyanır,
atlardan birisine atlayıp ormana sürerdi. Eşi her ne kadar endişelense ve onu
durdurmak istese de Mark sesini çıkartmaması gerektiğine ikna ederdi onu.
Oğlunun cesaretini ve merakını yok etmek istemiyordu. Kızı Sally ise tam tersi
korkak, çekingen, çıtkırıldım bir çocuktu. Kardeşinden dört yaş büyük olmasına
rağmen hayatta yaşadığı deneyim belki de onun yarısı kadardı. Buraya gelişleri
de zaten oğlu Rony'nin bitmek bilmez ısrarları üzerine gerçekleşmişti.
-Baba ilk ben gireceğim değil mi?
-Hayır, ben bir gireyim içerisi
nasıl kontrol edeyim, sen sonra girersin. Eğer tehlikeli bir şey varsa seni
içeri göndermeyeceğim. Bunu konuşmuştuk.
-Ya baba herkes giriyor ne olacak
ki!?
-Olsun. Önce ben gireceğim. İzin
verirsem sen de girebilirsin.
-Çıkınca sakın nasıl bir şey
olduğunu söyleme ama. Kendim anlamak istiyorum.
Mark gülümsedi.
-Ya çıktığımda konuşmayı unutursam?
Rony gülmüş, Sally ise dehşete
düşmüştü.
-Öyle bir şey olmaz değil mi baba?
-Olmaz kızım.
-Bence eve geri dönelim.
Rony o yaşında sanki paradan çok
anlıyormuş gibi atladı.
-Hayır! O kadar para verdik.
Rony haklıydı, giren herkes sağlıklı
bir şekilde geri çıkmışlardı. Fakat az sonra girecekleri yer çocuklar için
uygun olmayabilirdi. Sonuçta bu madde hiçbir bilimsel araştırmadan veya
denetimden geçmemişti. İnsanlar üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığı
bilinmiyordu. Bu yüzden parayı kafaya takmaması gerektiğini veya vazgeçtiğinde
cesaretinden ödün vermiş olacağını düşünmesini istemedi. Fikrini
değiştirebileceğini oğluna hatırlattı.
-Para önemli değil Rony. İçinde kötü
bir his varsa istediğin zaman geri dönebiliriz.
Sally atladı.
-Benim var.
Rony, kendisinin buraya gelebilmek
için onca çabasına karşın Sally'nin sürekli babasını vazgeçirmeye çalışmasına
sinir oluyordu. Kimse zorla getirmemişti onu buraya. Madem girmeyecek evde
bekleseydi. En azından susup köşede bekleyebilirdi.
-Sen zaten girmeyeceksin!
-Siz de girmeyin!
Sıra bir kişi daha ilerleyince
kendilerini en önde buldular. Gişedeki adam Mark ile Rony'nin, kadın ise
Sally'nin üstünü aradı.
-Kızım girmeyecekti ama.
-Olsun, biz arayalım.
-Üstümüzde ne olabilir ki?
-Kurallar böyle beyefendi.
Sadece sınırlı sayıda insan bu
mucize olarak nitelendirilen şeyi görme şansına erişebiliyordu. Müze, aynanın
düşmesinden on bir gün sonra açılmıştı. O gece insanlar sıradan bir gecede ne
yapıyorlarsa onu yapıyorlardı. Gençler dondurma yiyor, orta yaşlılar çay
içiyor, yaşlılar ise uyukluyorlardı. Aniden büyük bir ses ile sarsıldı yer.
Uzaydan bir madde düşmüştü kasabalarına. Depremden daha sarsıcı, bir
yıldırımdan daha gürültülüydü. Yerde kocaman bir kriter açmıştı. İnsanlardan
bazıları kaçarken bazıları olay yerine gittiler. İlk zamanlar kimse ne olduğunu
anlayamadı. Belirli bir rengi yoktu. Baktığınız açıya göre renk değiştiriyordu.
Şekli tabanlarından birleştirilmiş iki koniyi andırıyordu. İş ulusal anlamda
büyümesin diye kasabayı karantinaya aldılar. Şehir gürültüsünün, gözlerinde
para simgesi olan insanların temiz kasabalarına bulaşmasını istemiyorlardı.
Şerif ve başkan insanların sınırdan çıkmalarını yasakladı ki dışarının bundan
haberi olmasın. Küçük bir kulübe inşa ederek camsı maddeyi içinde tutmaya karar
verdiler. Bir gece, görevlilerden biri maddenin ne durumda olduğuna bakmak için
kulübeye girdi. Madde bir aynaya dönüşmüştü. Kocaman, siyah bir boy aynasına.
Görevli, ayna gördüğünde çoğu insanın yapacağı şeyi yaptı. Yaklaşıp kendisine
baktı. İlk başta sıradan bir ayna gibi gözükse de baktıkça kendi yansımasının
gözleri derinleşiyor, bakışları canlılaşıyordu. Birkaç dakika sonra adam dışarı
çıkıp bağırmaya başladı.
-Bu harika bir şey! Bunu
görmelisiniz!
Sonraki gün, söylentileri duyan
herkes teker teker girip aynaya bakıyorlardı. Ne olduğunu soranlara da herkesin
farklı bir cevabı vardı. Kimi aydınlandığını, kimi gerçekte kim olduğunu
öğrendiğini, kimi sonsuz bilgiye eriştiğini, kimi de hayatının tamamen
değiştiğinden bahsediyordu. Tabi ki bunu hemen ticarete dönüştürmek istediler.
Kulübeyi küçük bir müze haline getirip kasabada üç günlük geçinme parasına
aynaya bakma şansı sunuyorlardı. İnsan değil mi işte? Uzayı bile
sahipleniyordu. Yakında aynanın ünü şehre ve diğer ülkelere de yayılırdı zaten.
O zamana kadar kazanabileceklerinin peşindeydiler.
-Birlikte giremezsiniz beyefendi.
-Biliyorum.
Rony atladı.
-Baba önce ben gireyim ne olur!
-Hayır oğlum, sen dışarıda bekle.
Önce ben gireceğim. Sally?
-Efendim baba.
-Eğer ben onay verirsem sen de
girmek ister misin? Boşuna sıra beklemiş olma.
Sally cevap veremedi. Bir yanı
içerideki şeyi delicesine merak ediyor, diğer yanı ise aynı derecede
korkuyordu.
-Sally?
-Bilmiyorum baba.
-Bana güveniyor musun?
Tabi ki güveniyordu. Babasına
güvenmeyecekti de kime güvenecekti.
-Evet.
-Tamam o zaman. Ben çıkınca sana
girip girmemen gerektiğini söyleyeceğim.
-Tamam.
İçeriden henüz çıkmış kadın, Mark'a
soğuk bir bakış attı. Mark, bir şey diyecek diye bekledi çünkü kadının ağzı bir
parmak açık duruyordu. Fakat hiçbir şey söylemeden, sessizce süzmeye devam
etti. Bunun üzerine Mark sorusunu sordu. Merakından değil, sessiz bakışmalardan
rahatsız olduğundan konuşmuştu.
-Nasıldı hanımefendi?
-Çok iyiydi. Mutlaka denemelisiniz.
Mark derin bir nefes aldı ve sert,
siyah perdeleri iki tarafa ayırarak içeriye girdi. Girer girmez burnuna daha
önce hiç duymadığı bir koku gelmişti. Maddenin iğrenç kokusunu parfümlerle
kapatmaya çalışmak çok da işe yaramamıştı anlaşılan. Hatta keşke olduğu gibi
bıraksalardı diye düşündü. Güzel ile çirkin kokunun karışmasından nefret
ediyordu. Hızlıca ikinci perdeyi de açtıktan sonra aynanın bulunduğu odaya
girdi. Oda birkaç mum ile aydınlatılmıştı. Duvarlar siyaha boyanmıştı. Uzun
zamandır böyle heyecanlandığını hatırlamıyordu Mark. Karanlıktan korkan küçük
bir çocuk gibi hissetti kendisini. İlk başta hoşuna gitse de bu his, sonrasında
gelen çaresizlik onu huzursuz ediyordu. Zaten uzaydan gelen bir madde ile odada
baş başa kalmak yeterince korkunç değilmiş gibi iğrenç kokular ve karanlık oda
da birleşince karşı konulması güç bir içgüdü uyandırıyordu insanın içinde.
"Kaçmak." Her gün onlarca insanın bu deneyimi yaşadığını hatırlayınca
içgüdüsünü bastırmayı başardı. Herkes yapıyordu nasıl olsa, zararlı veya yanlış
bir olay gerçekleşseydi haberi olurdu herhalde. Olmasa bile hala bunca insan
gelmeye devam etmezdi. Herkesin yaptığı şeyden ne zarar gelebilirdi ki? Sürüyü
takip etmek hayatta kalmanın ilk ve en önemli kuralı değil miydi? Yerde tebeşir
ile çizilmiş beyaz bir çizgi gördü. "Bu çizgiyi geçmeniz
gerekmektedir" yazıyordu. "Aksi takdirde aynada kendinizi
göremezsiniz" Çizginin ilerisine birkaç adım atıp dikkatlice aynaya baktı.
Hala kendisini göremiyordu. Biraz daha yaklaşıyordu ki yerde bir çizgi daha
fark etti. Bu çizgi çok daha ince ve silikti. "Bu ç z iy s kı eç ey "
Yazıyı okuyamamıştı Mark. Yine de çizgiyi geçmedi. Olduğu yerden aynayı seyre
koyuldu. Yansıması, dalgalı bir suyun durgunlaşması gibi yavaşça oluştu.
Aynayla aralarında iki metre olmasına rağmen görüntüsü çok uzaklardan bakıyordu
ona. Aynanın duruşundan olsa gerek diye düşündü. Sıradan bir ayna olmasını
beklemiyordu zaten. Bir süre karşısında farklı hareketler yaptı. El sallıyor,
kendi etrafında dönüyor, farklı açılar yakalamak için duruşunu değiştiriyor,
oynatabildiği tüm mimikleri oynatıyordu. Tüm bu süreç boyunca yansıması
yakınlaşmış olsa da olağandışı bir şey yaşanmamıştı.
-E bu muydu yani? Bir şeyler olması
gerekmiyor mu?
-Biraz daha yaklaşmalısın.
Dehşetle irkildi.
-Kim konuştu!?
Aynadaki görüntüsü cevap verdi.
-Sen.
Görüntüsü ondan bağımsız hareket edebiliyor,
hatta konuşabiliyordu.
-Ne!? Nasıl olur?
-Gelen herkes aynı tepkiyi veriyor.
Şuna bak, çok yazık. Ne kadar da birbirinize benziyorsunuz. Hiçbir
farklılığınız kalmamış.
Korku vücudunun dengesini bozmuş,
onu yere düşürmüştü. Yansıması ise hala ayaktaydı ve konuşmaya devam ediyordu.
-Korkmana gerek yok.
-Nesin sen?
-Ben senim Mark. Ben, senden çok
daha senim. Ben, saf Mark'ım.
-Neden? Yani, nasıl? Ben...
-Büyüdükçe sesini daha da kıstığın,
kafesine bir kilit daha taktığın Mark'ım. Ruhunun en derinliklerinde
sakladığın, aslında hep olmak istediğin kişi. Tam karşında.
-Nasıl konuşabiliyorsun?
Panikle etrafına bakındı. Bunun
saçma bir şaka olduğuna, aniden insanların gülerek çıkıp Mark ile alay
edeceklerine inanıyordu. Fakat bu kadar insana şaka yapmış olamazlardı. Öyleyse
neden kimse bunun hakkında uyarmıyordu birilerini?
-Sen bir varlık mısın?
-Kim olduğumu söyledim ya.
-Ben olamazsın. Ben zaten buradayım.
-Hayır değilsin. Hatta hayatındaki
tek eksik sensin.
-Anlamıyorum.
-Hani dışarıdan ne kadar mutlu
gözüksen de, o an çok eğlenceli bir şey yapıyor olsan da içinde hep bir
burukluk olur ya. Hep bir şeyler eksikmiş gibi gelir, hep azıcık da olsa bir
hüzün vardır kalbinde. Bu yüzden işte. İçinde bastırmaya çalıştığın sen
yüzünden. Eksiklik hiçbir zaman para, aşk veya mutlu bir aile olmadı. Sadec...
-Bu saçmalığı dinlemek için para
vermedim! Her ne yapmaya çalışıyorsanız sizi şikâyet edeceğim.
-Kiminle konuşuyorsun?
-Buradan gidiyorum.
-Bunun hala bir şaka olduğunu
düşünüyorsan çık git zaten. Seninle uğraşamayacağım. Ama bil ki eğer o çizgiyi
bir kere geçersen, bir daha geri döndüğünde beni bulamazsın.
Mark'ın ayağı ilk çizgide duruyordu.
Kafasını çevirerek omuz üzerinden aynaya baktı. Ardından başını öne eğdi.
Hayatında kaç kere daha böyle bir fırsat elde edeceğini düşündü. Cevabı bulması
uzun sürmemişti. Asla. Konuştuğu kişi bir uzaylı, melek hatta daha da ötesi
tanrı bile olabilirdi. Evreni yaratmanın vermiş olduğu egodan dolayı bu kadar
kibirli, gizemli ve sinir bozucu konuşuyordu Mark ile. Diğer insanlar
aydınlandıklarını söylemişlerdi. Demek ki konuşmaya devam ederse ona evrenin
sırlarını açıklayacak, belki de sabrının bir ödülü olarak dileklerini
gerçekleştirecekti. Nasıl olsa tehlike altında değildi. Buradan çıktığında
sağlıklı olacaktı. Tıpkı diğerleri gibi.
-Kimim ben?
-Sonunda düzgün bir soru sordun.
Cevap yazar olabilir mi?
-Ne?
-Bence beni duydun.
-O yıllar önceydi.
-Evet, ama ben unutmam. Sen de
unutamazsın. Öldükten on yıllar sonra bile konuşulmak istenilen bir yazar
olacaktın ya hani?
-Çok saçma. Artık istemiyorum ki.
Küçüklükten kalma, anlamsız bir hayal o. Asla beceremezdim.
-Beceremez miydin?
-Ne olmak istediğimi fark ettiğimde
artık çok geçti. Ben bu yönde ilerlemek için büyütüldüm. Artık başka biri olmak
için çok geçti.
-Diğerleri öyle dedi diye mi?
İnsanlar seni bırakıp gitmesin diye her geçen gün nasıl da ödün verdin
kendinden. Halbuki bir başlasaydın, bitmesi imkansız gibi gözüken o değişimin
ne kadar hızlı gerçekleştiğine inanmazdın.
-İyi bir hayatım olsun istedim.
-İyi olmak için gelmedin dünyaya
Mark. Kendin olmaya geldin. Ölene kadar az bir vaktin var. Bu vakti önce
kendini keşfetmeye, sonra geliştirmeye ardından da dünyaya açmaya gelmiştin.
Ama sen sıradan biri oldun.
-Sıradan biri falan olmadım ben! Çok
başarılı biri oldum. Harika bir aile kurdum. Bir insanın isteyeceği her şeyi
başardım.
-Ama ne harika bir aile kurmak, ne
de çok zengin olmak senin asıl istediğin şeylerdi Mark. Sen başarılı ve örnek
alınacak bir insan oldun. Fakat kendin olamadın.
-Siktir git lan!
-Öyleyse söyle Mark, neden en mutlu
olman gereken zamanlarda bile kalbinin en derinliklerinde bir şey seni rahatsız
ediyor? Çocukların ve eşin ile dönme dolaba biniyorsun. Mutlu olmalısın,
sevdiklerin yanındasın, sağlıklısın, hiçbir sıkıntın yok. Ama bir anlık duruyor
zaman, tüm sesler kesiliyor, ruhun bedeninden çıkıyor. Dışarıdan izliyor seni.
Dönme dolabın en üstünde durmuşsunuz, herkes aşağı bakıp manzarayı izliyor. Sen
ise gökyüzüne bakıyorsun. Sebebi ne biliyor musun? Hayallerin. Çünkü hayaller
her zaman bulutların üstünde bekler insanı. Yerdeki tüm kötülük ve pisliklerden
uzakta. Ve gökyüzünü maviye boyarlar. Amaçlara ulaşmaya çalışırken hissedilen
yalnızlığın, depresyonun; fakat aynı zamanda bu yoldaki kararlığın ve
bağlılığın rengine. Onlara ulaşmak uçman gerekir. Eğer başaramazsan da
öldüğünde seni karşılamak için yukarıdadırlar. Bir hüzün basıyor üstüne, asıl
olmak istediğin kişi olamamanın verdiği hüzün. Hayal kırıklığı. Ve sana
söylemeliyim Mark, o hayal kırıklığının bedeninde yarattığı hüzün dayanılmazdır.
Şu anda intihar etmemenin tek sebebi hayatındaki küçük mutluluklar. Eğer hayal
ettiğin insan olamadığının her an farkında olsaydın bir hafta dayanamazdın bu
acıya.
Mark odadan çıkmak üzere arkasını
döndü. Sinirliydi. Görüntüsü ise arkasından elini ona uzattı.
-Kendine veda etmeyecek misin? Ben
asıl senim Mark. Kendine kızamazsın.
Tekrar aynaya yaklaştı. Parmak
uçlarını yansımasının parmak uçlarına değdirdi. O anda gerçek bir ayna gibi
tamamen simetrik durmuşlardı. Gözü aşağıdaki çizgiye kaydı. İkinci çizgiyi de
geçtiğini görünce hızla geriye atıldı. Mumların ateşleri aniden söndü.
-Olamaz! Gitmeliyim.
Girerken heyecanla açtığı perdeleri
bu sefer korkuyla iterek çıktı kulübeden.
-Ne!?
Dışarısı bomboştu. Etrafta ne tek
bir bina ne de insan vardı. Tamamen topraktan ve girdiği kulübeden ibaretti.
-Rony! Sally! Neredesiniz!?
Gökyüzü gri bir renge bürünmüş,
havada hiç bulut kalmamıştı. Güneşin yok olmasına rağmen tamamen aydınlıktı.
Burnuna tek bir koku dahi gelmiyordu. Kulübenin arkasına koştu. Onu aynı
manzara karşıladı.
-Rony! Sally! Herkes nerede!? Beni
duyan yok mu!?
Koşarak tekrar içeri girdi. Aynada
hala kendisi vardı.
-Ne yaptın bana!?
-Seni özgür bıraktım.
Aynayı yumrukluyor, boğazı
parçalanana kadar bağırıyordu. Bu sırada yansıması da gittikçe küçülerek
kayboldu.
-Hemen buraya geri gel! Ne yaptın
sen!?
Mark dışarı çıktığında aydınlıktan
gözleri kamaştı. Uzun süredir karanlıkta olduğundan alışmamıştı güneşin
varlığına.
-Baba! Nasıldı nasıldı!? Sakın
söyleme!
Mark hafifçe sırıtarak cevap verdi.
-Harika bir şeydi. İkiniz de
kesinlikle görmelisiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder