Laviolero
Laviolero
Başucundaki
telefon titremeye başlar başlamaz gözlerini açtı. Uykusunu son derece hafif, dikkatini
her zaman en üst seviyede tutardı. Bilincinin uyku halinden normale dönmesi,
sıradan bir insandan çok daha hızlı olur, bu da her daim hazırlıklı olmasını
sağlardı. Ekrana baktığında arayanın Shirley olduğunu gördü. Duyacaklarının
hoşuna gitmeyeceğini biliyordu.
-Shirley?
-Evden çıkman
gerekiyor. Geliyorlar.
-Tamam?
-İkinci tesiste
benimle buluş.
-Saptırıcılar
hazır mı?
-Yolca çıktılar
bile. Acele et.
Perdeyi aralayarak
dokuzunca kattan aşağıya hızlıca göz gezdirdi. Görünürde bir tehlike olmasa da
polis arabalarının siren sesleri uzaktan kendilerini duyurmaya başlıyorlardı.
Er ya da geç bugünün gelceğini biliyordu. Fakat anlayışla karşılarsınız ki bir
felaket yaklaştığının her türlü belirtisini gösterse de siz inatla kafanızı bir
başka yöne çevirir, felaketin sizin başınıza geleceğini düşünmek etmek istemez,
bu yüzden de gerçek olmadığına kendinizi inandırırsınız. Tabi ki Laviolero
böylesine umursamaz, gamsız birisi değildi. Her türlü önlemi almış, planının pratiğini
defalarca yapmış, her türlü olasılığın üzerinden geçmişti. Ancak ne kadar
hazırlıklı olursanız olun o senaryo sahileştiğinde harekete geçerken beyninize
sürekli olarak ne yaptığınızı hatırlatmanız gerekiyordu. Tıpkı şimdi
Laviolero’nun yaptığı gibi.
-Sakin ol. Sakin
ol. Yapman gerekeni biliyorsun.
Kıyafet dolabı ona
döpiyesini giydirirken navigasyondan saptırıcıların konumunu kontrol ediyordu. Her
şeyi plana uygun ilerletebilirse polisleri atlatabilecekti. Bu da doğrudan zamanlamayı
tutturabilmesine bağlıydı. Tıpkı hayattaki her iş gibi bunda da en önemli
faktör zaman olacaktı. Ne acele etmeli ne de yavaş kalmalıydı. Avına sinsice
yaklaşan bir çita gibi sabırlı ve kararlı hareket etmeli, şarkının içinde ilerleyen
ve adımları artık birer notaya dönüşmüş olan bir dansçı gibi tam olarak ritimde
ilerlemeliydi. Yangın çıkışının olduğu odada, doğruca garaja bağlanan küçük bir
asansör boşluğu bulunuyordu. Kaçış planı için tasarlanmıştı. Buradaki metal ipe
onun için yapılmış aleti takarak hızlıca garaja indi. Saptırıcılar ile tıpatıp
aynı model olan siyah sedan arabasına bindi. Ne kadar soğukkanlı hareket etmeye
çaba gösterse de kasları kontrolünün dışına çıkıyor, kalbinin atışı gittikçe
hızlanıyordu. Göğüs kafesini öylesine ittiriyordu ki, biraz daha güçlense kırıp
kurtulacak, kaçıp gidecekti bedeninden. Neden böylesine zayıf, adeta aciz bir
duruma düştüğüne şaşırarak dikiz aynasından kendisine baktı. Siyah gözlerinin içinde,
kararlılığı ve özgüveni aradı. Kim olduğunu unutmaması gerekiyordu. İnsanlık
adına neler yaptığını, yepyeni dünyalar yarattığını hatırladı. Kimsesiz bir
çocukken buraya nasıl geldiğini, tek başına başardıklarını hatırladı. Ve en
önemlisi, hayatının bu şekilde son bulmasını istemediğini hatırladı. Bunu hak
etmiyordu. Laviolero, planlarını henüz gerçekleştirememişken polislerin eline
düşmeyecekti. Garajın çıkışında beklendiğini bildiğinden gaza sonuna kadar
yüklendi ve kapıyı kırarak dışarı fırladı. Hızını hiç azaltmadan önünde bekleyen
polis arabalarından birine çarptı ve arkasında siper alan polislerle birlikte
birkaç metre geriye itti. Kendisine çıkış yolu açmayı başarmıştı. Polislerden
bir kısmı arkasından ateş açıyor, diğerleri de arabalarına atlayıp peşine
düşerken telsizden hedefin çıkış yaptığını bildiriyorlardı. Arabanın camları
kurşungeçirmez olduğundan mermiler içeri giremiyor olsalar da her biri camda
çatlak oluşturuyor, bir sonraki için tabakayı zayıflatıyordu. Bu yüzden zikzak
çizerek ilerliyor, vurulmasını elinden geldiğince zorlaştırmaya çalışıyordu. Ana
yola çıkmayı başardığında peşinde hala bir düzine polis arabası vardı. Kulaklığından
Shirley’e bağlandı.
-Düğüm noktasına
yaklaşıyorum.
-Tamamdır.
Otuz saniye kadar
sonra saptırıcıları taşıyan altı tır, yan yollardan ana yola katıldı. Laviolero
daha da hızlanarak onların önüne geçti. Böylece altı devasa boyutlardaki tır,
polisler ile arasında bariyer görevi görüyordu. Sadece görüşü kapatmakla
kalmıyorlar, aralarından geçmeye çalışan polis arabalarını da eziyor ve etkisiz
hale getiriyorlardı. Bu sırada arka kapakları açıldı ve her birinden saptırıcılar
,yani Laviolero’nun sürdüğü aracın aynıları, yola bırakıldı. Bunun sayıca üstün
olan polislerden kurtulmasına yetmeyeceğini biliyordu. Yine de bir hayli dikkat
dağıtmışlar, polislerin korumaları gereken en önemli faktörü ellerinden
almışlardı. Kontrollerini. Olay ister bir savaş kadar büyük, ister sıradan günlük
bir iş kadar küçük olsun, kontrolün hiçbir zaman kaybedilmemesi gerektiğini
oldukça iyi biliyordu. Özellikle öfke, hüzün gibi kuvvetli duygular etkilerini arttırdıklarında
diğer tüm hislerin önüne geçiyorlar, kontrolü elinizden söküp alarak asla
yapmayacağınız şeyleri yapmanıza sebep olabiliyorlardı. Şu anda polisleri
pençesine kıstırmış, onları paniğe sürükleyen duygu ise panikti. Nasıl bir işin
içinde olduklarını, hangi arabanın doğru hedef olduğunu çözmeye çalışırlarken
kontrol avuç içerinden kum taneleri gibi kayıp Laviolero’nun kum saatine dökülecekti.
Kazandığı bu zaman, onun işin içinden sıyrılmasında altın faktör olacaktı. Bu
sırada gözüne taklitçi ilişti. Taklitçi diye isimlendirdikleri şey aslında sıradan
bir arabaydı. Görevi olabildiğince normal gözükmek ve az dikkat çekici olmaktı.
Bu sayede polislerin fark edemeyeceği bir anda Laviolero’ya yaklaşacak, arabaları
değiştirecekler ve yedi tane siyah yanıltmaca olan arabanın arasında o sivil
arabada adeta görünmez olacaktı. Doğru anı yakaladığında taklitçiye işaret
etti. Önce taklitçiden bir kişi inerek Laviolero’nun arabasına bindi. Sonra
Laviolero da taklitçiye geçti ve planın bu adımı da sorunsuz tamamlanmış oldu.
Polisler siyah sedanlardan hangisinin doğru olduğunu çözmeye çalışırlarken o güvendeydi.
-Laviolero?
-Ne oldu?
-Bunu yapmak
istediğine emin misin?
-Evet Shirley.
Planı uygulayacağız. Başka çaremiz yok.
-Aslında bakarsan
var. Saptırıcılara patlayıcı yerleştirdim.
-Ne yaptın!?
-Arabalarda
patlayıcı var. İstersen arkanda kalan tüm yolu havaya uçurabi…
-Hayır! Bunu
konuşmuştuk. Kimseyi öldürmeyeceğiz. Ben bir bilim insanıyım.
-Ama onlar seni
öldürdü.
-Ne demek
istiyorsun?
-Tesisteki on
sekiz paralel evreni de kontrol ettim. On ikisinde yakalandın, altısında
öldürüldün.
-Beni öldürdüler
mi?
-Ne sanıyordun?
Hükümetin tek umursadığı seni dünyadan silmek. Bunu başarmak için de her türlü
yola girecekler. On sekiz simülasyonda da amaçları aynıydı.
-Kurtulduğum
hiçbir evren yok mu?
-Hayır.
“Hayır” kelimesi bir
çekiç gibi vurmuştu kafasına. Bedeni çöktü, zaman yavaşladı. Camlar gittikçe
bulanıklaşırken ön cam berraklığını koruyordu. Sadece ilerlediği yönü
görebiliyor, diğer her şey bulurlaşarak sağından ya da solundan hızlıca akıp
gidiyordu. Peki her şey sona erdiğinde kaderi de böyle mi değerlendirmeye
alınacaktı? Yolun sonu geldiğinde yaptığı yüzlerce seçim, aştığı zorluklar,
yüzleştiği kâbuslar tıpkı yolun kenarındaki ne işe yaradığı belli olmayan bulanık
tabelalar gibi önemsiz detaylardan ibaret olacak, sadece vardığı yer mi önemli
olacaktı herkes için? Veya tanrı için. Veya, veya ruhu için.
-Ama polisleri
öldürdüğün bir evren de yok.
Başka bir yöntemi
olmalı diye düşündü. Prensiplerinden ödün vermeden, elini kana bulamadan
polisleri atlatmasını sağlayacak bir yöntem. Eğer bugün, sırf kendi geleceğini
aydınlatmak için onlarca masun insanınkini yakarsa şimdiye kadar yaptıklarının
hiçbir anlamı kalmayacaktı. Kolay çözüm yalnızca bir adım uzağında olsa da
sonucunda benliğinden kaç adım uzaklaşacağını kestirmek güçtü. Polisler
sayılarını koruyorlardı, fakat dikkatleri dağılmıştı. Bir yandan da tırlar
yollarına çıkan sivil arabaları kaza yaptırarak polislere çarpmalarına sebep
oluyorlardı. Siyah olanların hepsini kontrol etmeye çalışırlarken kendisi gri
araba ile bir şekilde arkalarına geçmeyi başarabilirse tek yön bu yolda izini
kaybettirmiş olacak, polisler ise farklı yönlere dağılan tırları ve siyah
arabaların arkasından kaybolacaklardı. Yani planı işe yarayacak gibi gözüküyordu.
Kimseyi patlatmaya gerek yoktu.
-Ne yapmak
istiyorsun?
-Kimseyi
öldürmeyeceğiz. Ana plana sadık kalın.
-Tamamdır. Altı
numaralı tır senin onayını bekliyor.
Pozisyonun doğru
olduğuna emin oldu. Ardından arabada bulunan kaskı ve güvenlik ceketini giydi.
-Şimdi.
Kelime ağzından
çıkar çıkmaz tır sağ taraftan arabasının arkasına dokundu. Dengesi bozulan
araba sağ dönerek havada iki takla attı ve arkadan gelen bir polis arabasına çarpıp
üstünden uçarak yere çakıldı. Laviolero, ters dönmüş arabanın kırık camından
dışarıyı kontrol etti. Çığlık atarak yoldan kaçan insanlar ve kendisininki gibi
kaza yapmış arabalar dışında tehlike yaratacak bir unsur görünmüyordu. Her ne
kadar otobanda oslalar da oluşan kazalardan dolayı arkasından başka araba
gelmiyordu. Dışarı çıkabilirdi. Fakat kapı sıkışmış olduğundan bunu başaramadı.
Tavanda sürünerek arka koltuğa geçti ve oradaki camdan çıktı. Yürürken bileğini
kullanamadığını fark etti. Ama şu anda onun acısını düşünecek konfora sahip değildi.
Kask ve yelekten kurtuldu. Bariyerlerin üzerinden geçerek yoldan ayrıldı ve
doğruca beş dakikalık mesafede olan garaja ilerledi. Garajda, önceden
bıraktıkları sağlam bir araba bekliyordu onu. Shirley’e durumu bildirdi.
-On beş dakika
sonra oradayım.
-Bekliyorum.
Kimsenin takip
etmediğine emin olduğunda tesise girdi. Sıradan bir alışveriş merkeziydi
burası. En azından görülen kısmı öleydi. Laviolero ve ekibi, tesisi yerin
altında kurmuşlardı. En güvenilir olanı ve konumu bakımından en rahat ulaşım
buraya olduğundan acil durumlar için buluşma noktası olarak 2. tesisi
seçmişlerdi. Güvenlik noktalarından geçerek içeri girdiğinde şaşırdı. Sıradan
bir günde paralel evrenlerin düzgün çalıştığından emin olmak için burada en az
altı mühendis olur, tesise göre değişse de on kadar müşteri kapsüllerine girmiş
yarattıkları paralel evrenlerin tadını çıkarıyor olurlardı. Şimdi ise tek bir
insan yoktu içeride. Işıklar yanmıyordu. Havada huzursuzluk kokusu vardı. Huzursuzluk,
ve korku. Bunun bir tuzak olma olasılığı aklının ucundan geçmemişti. Çünkü ekipteki
herkesle yeterince vakit geçirmiş, arkalarından iş çevirecek karakterde biri
olmadığına karar vermişti. Zaten bu kaçış planından çok az sayıda, sadece
yüksek rütbedeki birkaç insanın haberi vardı. Shirley’den şüphelenmesi zaten
söz konusu bile değildi. Onun başyardımcısı, sağ ve sol kolu, daha elinde tek
bir bilgisayar ile paralel evren kodlayacağını söylediğinde ona inanmış olan tek
kişiydi. Başından beri yanından bir kez olsun ayrılmamıştı. O zamanlar
ellerinde hayal güçlerinden başka hiçbir şey yoktu. Fakat sonsuz inançları ve
birinin umudu tükense bile diğerinin elini tutup onu kaldırması sayesinde
buraya kadar gelmişler; tüm dünyanın dikkatini çekmiş, ülkesi tarafından
yasaklanmış, devasa bir marka kurmayı başarmışlardı. İki çocukluk arkadaşı,
anneleri ve babaları aynı gün bir yangında ölünce hayata bağlanmak için bir
hayal kurmuş ve bunu başarmış iki dost, bugün paralel evrenler kodlayarak
onlarca insanı hayallerini kurdukları o evrenlere gönderiyor ve tüm dünyanın
ahlak, gerçeklik anlayışına meydan okuyorlar, insanları sömüren otoriteleri bir
deprem gibi sarsıyorlardı. Bu yüzden Shirley ona ihanet etmiş olamazdı. Peki,
herkes neredeydi? Müşteriler için kurulmuş kapsül alanından çıkıp ana
bilgisayarların olduğu bölmeye geldi. Her ne kadar takip edilmemiş olsa da
polislerin peşinde olduğunun, an be an yakalanmaya daha da yaklaştıklarının
farkındaydı. Bir an önce kurtuluş için bir plana ihtiyacı vardı. Bunun için de
veriye ihtiyacı vardı. Veri için ise Shirley’e. Arkasından ufak bir ses duyunca
hemen o tarafa döndü. Karanlığın içinden bir gölge yavaşça kendisine doğru
geliyordu. Elini beline atıp “Yanında dursun en azından güvende hissettirir.”
denilen silahı bulamadığında ne kadar haklı olduğunu anladı arkadaşının. Çaresizce
geri adım atmaktan başka ne yapabilirdi şimdi? Kaçmak istese nereye gidecekti?
Karşı koymaya çalışsa neyine güvenecekti? Yaşamı boyunca tek iyi olduğu alan
düşünmek olmuştu. Daha doğrusu, düşlemek. Hayal gücünü kullanarak yeni dünyalar
yaratmak. Fakat bu şekilde düşmanlarını alt edemezdi ki? Yoksa edebilir miydi?
-Laviolero?
-Shirley? Sen
misin?
Onu korkudan
titreten gölgenin dostu olduğunu gördüğünde yükselmiş göğsü verdiği nefes ile
normal haline döndü.
-Ne yapıyorsun!?
-Saklanıyordum.
Seni bekledim.
-Ödümü kopardın!
Karanlıkta gözükmüyorsun.
-Biraz ırkçıydı
ama olsun.
-Herkes nerede?
-Dışarı gönderdim.
Bu durumda da çalışacak halimiz yok.
-Müşteriler?
Uykularından mı uyandırdın?
-Hayır, taşıttım.
-Neler oluyor
Shirley? Evet, bu günün geleceğini biliyorduk fakat son dakikaya kadar
haberimiz nasıl olmaz? Daha doğrusu senin nasıl olmaz? Simülasyonlardan
geleceği izlemedin mi? Bunları önceden görmen gerekirdi.
-Özür dilerim.
Gerçekten benim hatam. Müşterinin tekinde problem çıktı. Evreni istediği gibi
çalışmıyordu. Bu yüzden onu uyandırıp tekrar programlamak zorunda kaldım. Diğer
evrenleri takip edemedim.
-En azından
kurtulmayı başardım.
-Hayır, başaramadın.
-Nasıl yani?
-Seninle telsizde
konuştuğumuzda sadece bu tesiste yaratılan evrenlerde yakalandığını
düşünüyordum. Diğerlerine ulaşarak bütün simülasyonları kontrol ettirdim.
-Ve?
-Hepsinde
yakalanıyorsun.
Tek kelime
edemedi. Ayakta durmaya devam edebilmek için yanındaki platformdan destek aldı.
-Polislerden
kaçabildiğin tek bir evren yok. Üzgünüm.
-Ama… Her şe…
-Her şeyi
denemişiz. Hepsine baktım. Her türlü olasılığa… Ne yaparsak yapalım, bizi bir
şekilde ya yakalıyorlar ya da öldürüyorlar.
-Hayır Shirley.
Bir yolu olmalı.
-Sanırım buraya
kadarmış. İnsanlığa yaptığın hizmetler asla unutulmayacaktır.
-Ya sen?
-Birkaç evrende
sana ihanet ediyorum. Bu şekilde özgür kalmayı başarıyorum. Ülkeden gönderilmem
gerekiyor tabi ancak en azından hayatıma devam edebiliyorum. Öbür türlü ya
hapis ya da ölüm.
-Yani, bana ihanet
edecek misin?
-Ne?
-Kurtuluş yolunu
biliyorsun…
-Bunu söylediğine
inanamıyorum. Evet, tek kurtuluş yolumu biliyorum fakat hiçbir zaman sana yalan
söylemedim ve söylemeyeceğim de. Sonuna kadar senin tarafında savaşacağım. Ben simülasyonlarda yaptıklarımı izlerken bile
utanıyorken bana nasıl böyle bir soru sorabilirsin!?
-Özür dilerim.
Sadece… Çok korkuyorum Shirley. Ölmek istemiyorum. Mesele ölmek de değil. Dışarıda
sonsuz bir hayat, yarattığımız onlarca evren varken küçücük bir hücrede
hapsedilme düşüncesi zihnim kaldırmıyor.
-Anlıyorum ancak
tanrı dışındaki her şeyin bir sonu vardır. Ve biz tanrı değiliz Laviolero. Her
gün yeni gerçeklikler yaratırken asıl gerçeklilikte kim olduğumuzu unuttuk. Sırf
kod yazabiliyoruz diye, sanal gerçeklikler oluşturabiliyoruz diye kendimizi
tanrı sandık. Bunu sadece senin için söylemiyorum, ben de öyleyim.
Tekrar doğruldu.
Çenesini yukarı kaldırdı.
-Yanılıyorsun
Shirley, biz tanrıyız. Yaptığımız hizmetler… Devlet bizi yakalamak istiyor, çünkü
bu teknolojiyi kendileri kullanacaklar. O her gün televizyonlarda lafını
ettikleri ahlaki, etik kuralları taktıkları falan yok. Tek istedikleri bizim
yaratıcılığımız. Tek istedikleri para. Senelerce çamurun içinde debelenerek,
düşünmekten başımız yanardağ gibi ısınıncaya kadar çalıştığımız onca yılı tek
bir gecede ele geçirebileceklerini mi düşünüyorlar gerçekten? Ciddi ciddi bu
teknolojiyi, koskoca bir buluşu taşıyabilecek güçte olduklarına inanıyorlar mı?
Tanrıyı öldürerek tanır olamazsın. Biz sadece bir tanrı değil, tanrıların da
tanrısıyız. Sadece bu dünyanın değil. Hayır, sadece bu evrenin de değil.
Yarattığımız ve yaratacağımız tüm evrenlerin efendisi biziz.
-Ne yapacağız
öyleyse.
-Yarattığımız
evrendeki benler kaçamadı, çünkü onlar yapay zekâ Shirley. O evrenler sırf
birileri mutlu olsun, arzuladıkları dünyada vakit geçirebilsinler diye
kodlandı. Evrene giren kişi dışında herkes yüzeysel. Hepsi birer yapay zekâ.
-Evet. Ama onları
son derece akıllıca kodladık.
-Fark etmez. Yapay
zekâların sorunu ne biliyor musun? Onlar ikinci boyutta yaratıldılar. Evet, biz
üç boyutlu olduğumuz için onlar ikinci boyutta yaratıldılar. Yaratıcılar, her
zaman yarattıklarından bir üst boyuttadırlar. Ve yaratılanlar asla
yaratıldıkları boyuttan üst boyutları algılayamazlar. Varlığını bile
düşünemezler. Onlar bu yüzden yakalandılar. Aynı yerde bir sağ bir sola
koşturup kaçmayı denediler. Çünkü zihinleri iki boyutta sıkışıp kalmış. Üçüncü
boyutu algılayamıyorlardı.
-Ya biz?
-Biz, daha geniş
çerçeveden bakacağız. Çözüm için elimizde bir boyutumuz daha var. Yeni bir
evren kodlaman ne kadar sürer.
-Şimdi mi?
-Evet.
-Oraya mı kaçacaksın?
Yaşamını devam ettirebileceğin kadar gerçekçi ve üst düzey bir evren için muhtemelen
bin iki yüz saate ihtiyacım olur.
-Güzel.
-Güzel mi? Planını
hala anlamadım.
-Benim burada
sürem doldu Shirley. Örneklerini zaten görmüşsün, nereye gidersem gideyim
bulunacağım. Bu yüzden sıfırdan, sadece bana özel bir evren kodlaman gerekiyor.
Yakalanmayacağım bir simülasyon.
-Yapamam.
-Yapmak
zorundasın.
-Tahminlerime göre
en geç yirmi dakika içinde polisler burada olacak. Bin saatlik evreni nasıl bu
kadar kısa sürede kodlarım?
-Yapabilirsin
Shirley. Başından beri neler başardığımızı unuttun mu? Hiçbir şey bizim
önümüzde duramaz. Benim gibi durdurulamaz güçte çalışan bir beyin ve buna son
derece uyumlu, her zaman en kısa yolu bulan senin kusursuz parmakların ile
isteyip de alamadığımız hiçbir şey olmadı. Ben tanırının beyini, sen ise
ellerisin Shirley. Bir şeyin gerçekleşmesini istediğinde tek yapman gereken
parmaklarını şaklatmak.
-Bana olan
güvenini her zaman takdir etmişimdir. Ama bu… Bu aptallık.
-Hayır, bu
delilik.
-Fark etmez. Her
türlü imkânsız.
-Hayır, çok fark
eder. Delilik, tıpkı imkânsızlık gibi sınırlara mecburdur. Sınırlar olmadan,
kurallar olmadan delilik de var olamaz. Biz bu evrende bulunduğumuz için deli
olduğumuzu zannediyorsun Shirley. O yüzden plan işe yaramaz sanıyorsun. Ancak
zihnini biraz daha geniş tutabilirsen, aslında sınırsız olduğumuzu göreceksin. Ve
bunu gördüğünde de sınırların içinde delilik dediğin şeyin duvarların ardında esasında
ne anlama geldiğini anlayacaksın. Özgürlük.
-Anlamıyorum. Gene
de baştan bir evren kodlayamam.
-Kodlayacaksın.
Çünkü bizim için kısa bir süre geçmiş olsa da senin aylarca zamanın olacak.
-Nasıl?
-Müşterilerden
biri içi yarattığımız simülasyonlardan birine gideceksin. Henüz yakalanmadığın
evrenlerden birine. Sonra o evrende tekrar simülasyonlardan birine geçeceksin.
Bu sayede iki kez boyut değiştirmiş olacak, zamanı yaklaşık dört yüz kat
yavaşlatmış olacaksın.
Shirley’in gözleri
kocaman açıldı. Laviolero’nun ne anlatmaya çalıştığını şimdi anlayabiliyordu. Gerçekte
geçen bir dakika, simülasyonda geçen yirmi dakikaya bedeldi. Ancak fikrini
uygulamaya koyduklarında başarılı oldukları geleceği düşlemek her ne kadar umut
verici hissettirse de mümkün görünmekten çok belirsiz ve her şeyi karmakarışık
bir olaylar zincirine dönüştürmesi daha olası gelmişti ona. “Gene de
yetişmeyebilir.” Demekle yetindi.
-O zaman bir kez
daha boyut değiştireceksin Shirley! Ne oldu sana? Neden hayatımızı, projemizi
kurtaracak bir plan anlatmama rağmen mızmız ediyorsun?
-Özür dilerim! Haklısın.
Planın işe yarayabilir. Hatta yarayacaktır. Ama burada iç içe evrenlere girip
orada başka bir evren yaratmaktan bahsediyoruz.
-Evet.
-Korkmuyor musun?
-Korkuyorum. O
yüzden bunun doğru karar olduğunu düşünüyorum zaten. Ve sana güveniyorum. Ya
sen?
-Güveniyorum.
-O zaman ecele et.
Orada ihtiyacın olacak her türlü malzemeyi yanına al ve kapsüle gir.
Shirley her zaman
yanında taşıdığı, küçük boyutuna oranla oldukça güçlü bilgisayarını ve
simülasyonu yarattıktan sonra taşıyacağı hafıza kartıyla birlikte birkaç aletini
daha alıp kapsüle girdi. Kapsüller normalde müşteriler için üretilmişti. Eğer
yeterli paranız varsa ve bu işte kararlı iseniz şirket ile iletişime
geçiyordunuz. Ardından sizi sahte tesislerden birine yönlendiriyorlardı. Her
şeyin son derece gizli kalması gerektiğinden simülasyona gireceğiniz güne kadar
şirket ile ilgili hiçbir bilgi elde edemiyordunuz. Sonrasında, içinde yaşamak istediğiniz
paralel evrenin özelliklerini, orada ne kadar kalacağınızı ve orada kendiniz olarak
mı yoksa başka birisinin yerine mi yaşamak istediğinizi belirliyordunuz.
Mühendisler gerekli kodlamaları yaptıktan sonra ,bu genellikle bir ay kadar sürer,
sizi kapsüle sokuyorlar ve simülasyona giriş yapmış oluyordunuz. Sizin
dışınızda herkes ,ne kadar gerçekçi gözükseler de, bir yapay zeka örnekleriydiler.
Laviolero ve Shirley, senelerce uğraşın, emeğin sonucu gerçek dünyayı sıfır ve
birler ile ifade etmeyi çözmüşler, bunu bilgisayara dökmeyi başarmışlardı. Çok
küçük hatalar dışında gerçek dünya ile birebir çalışıyordu simülasyonları. Artık
her evren o formül üzerinden geliştirilerek yaratıldığından burada çalışan üst
düzey mühendisler için simülasyon kodlamak daha pratik hale gelmişti.
Müşteriler yaşamayı seçtikleri evrende altı aydan yirmi yıla kadar
kalabiliyorlardı. Çıktıklarında “karanlık oda” dedikleri yerde hafızalarının
belirli bölümleri siliniyor, paralel evrendeki maceralarını bir rüya gibi hatırlamaları
sağlanıyordu. Her ne kadar gizliliklerini korumaya yönelik önlemler almış olsalar
da müşteri kazanmak için bir şekilde adlarını ve başarılarını duyurmaları
gerekiyor, eninde sonunda bir açık vermeleri önlenemez hale geliyordu. Bunun
için de bir kaçış planı hazırlamaya karar vermişlerdi. Ne yazık ki planın
yalnızca ilk yarısını kararlaştırdıklarında ve uygulanabilir hale
getirdiklerinde polisler birkaç tesisin ve Laviolero’nun yerini tespit
etmişlerdi bile. Bu yüzden tesise kadar olan kaçışı hazırlanmış olsa da
devamında ne yapacakları belli değildi. Neyse ki Laviolero’nun aklına bu zekice
fikir gelmişti de işin içinden sıyrılabileceklerdi. Gideceği evrende ne kadar
kalacağını veya ne yapacağını henüz bilmiyordu. Buradaki bedeninin nerede
saklanacağını da bilmiyordu. O uyurken bedenini saklamak ve serum ile gerekli
besinlerin verildiğinden emin olmak zaten Shirley’in işiydi ve ona güveni
sonsuzdu. Ne yapacağına gelirsek, bunun için endişelenmiyordu. Çünkü
Laviolero’yu daha önce gören kimse olmamıştı. Yaşını, cinsiyetini, boyunu,
yüzünü… Kimse ne bir fotoğrafını görmüş ne de sesini duymuştu. Shirley hariç
yaşadığının bir kanıtı bile yoktu. Bu nedenle bir gün paralel evreninden çıkıp
buraya geri döndüğünde, işleri yoluna koyabilecekti.
Dostu
uyandığında, yüzündeki panik ve telaş başta Laviolero’yu endişelendirmiş olsa
da amacına ulaştığı belli oluyordu. Yarattığı evreni, yönetim bölümüne giderek
kapsüllerden birine bağladı. Artık her şey hazırdı. Laviolero kapsüle girerken
Shirley evreni başlattı. Kapağı kapatmak için dostunun yanına indi.
-Nerede
uyanacağım.
-Her şeyin başladığı
yerde.
Laviolero, tanıştıkları
parkı kastediyor olmalı diye düşündü. Shirley bunun son görüşmeleri
olmayacağını biliyor, daha doğrusu öyle umut ediyordu. Ancak umut,
gözyaşlarının akmasını engelleyemedi. İlk damla gözünden çıkmış yanağından
aşağı inerken Laviolero elini tuttu.
-Geri döneceğim,
biliyorsun.
-Evet.
-Bu sadece küçük
bir ara. Döndüğümde her şey daha iyi olacak.
-Orada kendine
dikkat et.
-Ben güvende
olacağım. Asıl sen kendine dikkat et.
-Beni tanıyorsun.
Her zaman saklanmanın bir yolunu bulmuşumdur.
-Hayatımız bir
saklambaç gibi geçti zaten Shirley. Karanlığın içinde oradan oraya koştuk,
kuytu köşelerde gizlendik. Ve tüm bunları yaparken de çevremize ışık saçmaya,
dünyayı aydınlatmaya çabaladık. Bunu başardığımızda, etraf aydınlandığında da saklanacak
bir yer kalmadı ve bizi yakaladılar. Ama bugün, daha doğrusu benim döndüğüm gün
her şey değişecek. Söz veriyorum.
-Yaptıklarımızdan,
hiçbir anından pişman değilim.
-Ben de. Ben de…
Çünkü başardık. İnsanlara hayallerini yaşattık.
-Evet, yaptık.
-Ben yokken
vücudumu ve kendini güvenceye almalısın. Ve doğru zaman geldiğinde bana uyanmam
için bir işaret yolla.
-Yollayacağım.
-Görüşürüz dostum.
-Hoşça kal.
Zaten tutmuş
olduğu elini iyice sıktıktan sonra vücudunu tamamıyla kapsülün içine soktu. Shirley
tekrar komuta merkezine geçti. Gideceği evrenin durumunu bir kez daha kontrol
ettikten ve makinelerde herhangi bir sorun olmadığını gördükten sonra belki de
son kez dostuna baktı. Ne zaman Laviolero Shirley’e bir görev vermiş olsa,
ayrılırlarken Shirley kendinden emin bir şekilde sol gözünü kırpardı. Bu
hareketi dostuna endişelenmemesi gerektiğinin, başlarına ne gelecek olursa
olsun tekrar bir araya geleceklerinin ve bu gerçekleştiğinde görevini
tamamlamış olacağının sözünü vermek anlamına geliyordu. Bu sefer de dostuna gözünü
kırparak veda etti.
Laviolero
uyandığında, kendini yattığı kapsülün içinde buldu. Başta anlam veremedi. Diğer
evrene aktarımın gerçekleşemediğini, aynı tesiste uyandığını düşündü. Dışarı
çıkabilmek için Shirley’in gelmesini beklerken karşısında çalışanlarından birini
görünce şaşkına döndü. Tesis boşaltılmamış mıydı? Bu adam burada ne arıyordu? Üstü
açılır açılmaz merak ve bir miktar panik ile doğruldu. Etrafına baktığında
mekân olarak uyuduğu yerde bulunduğunu ancak burasının çok daha kalabalık ve
işlek olduğunu gördü. Onu uyandıran adama sordu.
-Neredeyim ben?
-Henüz şimdi
uyandınız hanımefendi.
-Farkındayım.
Nerede olduğumu soruyorum.
-Buna cevap
veremem. Tesiste olduğunu bilmeniz yeterli.
Adam her ne kadar
kibar konuşsa ve yüzünde onunla ilgileniyor gibi bir ifade takınsa da bir
yandan kolundaki serumları çıkartıyor, bir robot gibi herkese verdiği cevapları
tekrarlıyordu yalnızca. Ta ki önceki sorularına kıyasla beklenmedik bir şey
sorana kadar.
-Shirley nerede?
Adam bu sefer
gözlerinin içine baktı.
-Bayan Shirley
buralarda bir yerlerde olmalı.
-Hemen çağırın
onu.
-Anlamadım?
-Shirley ile
konuşmam gerekiyor.
-Bu mümkün değil. Kendisi
sadece evren hakkında bilgi alırken müşteriler ile konuşur. Kalacağınız sürenin
parasını ödediniz. Bu süre sona erdiğine göre artık buradan gitmeniz gerekiyor.
-Shirley’i çağırın
dedim!
Sesi duyan
güvenlik aniden adamın yanında belirdi. Bunun üzerine dikkat çekmemek için
sustu. Ancak kafası karışmıştı. Neden bir kapsülün içinde uyanmıştı? Bu evrenin
Laviolero’su kendisi değilse kimdi? Güvenlik, kolundan tutarak zorla onu
kapsülden çıkardı.
-Bırak beni! Özür
dilerim! Bir anlık kafam karıştı o kadar!
-Sorun değil. Seni
dışarı atmayacağım. Yalnızca karanlık odaya gidiyorsun.
-Hayır durun!
Shirley! Shirley’i getirin bana!
O bağırmaya ve
çırpınmaya devam ederken Shirley güvenliği durdurdu. Tüm tesiste adının
yankılanması dikkatini sonunda çekmiş, onu olayın merkezine getirmişti. Shirley’i
gördüğünde hissettiği güvensizlik ve huzursuzluk biraz olsun azalmış, dostu ona
eski benliğini hatırlatmıştı. Özgüveni ve soğukkanlılığı tekrar bedenindeki hâkimiyetlerini
arttırırken Shirley son derece resmi bir ton ile sordu.
-Ne istiyorsunuz?
-Ben… Tam olarak
nerede olduğumu anlayamadım.
Shirley bir
güvenliklere bir de ona baktı.
-Buraya nasıl
geldiğinizi hatırlıyor olman gerekir.
-Bilmiyorum, ben…
-Beni boş yere mi
meşgul ediyorsunuz?
-Özür dilerim.
Gerçekten özür dilerim.
Gereksiz yere
stres olmuş, çok fazla dikkat çekmişti. Çok fazla! Bu evrende yalnız olduğunu
unutmaması gerekiyordu. Hiçbir dostu yoktu artık. Bu simülasyonun Laviolero’su
değildi belli ki. Shirley onunla birlikte gelmemişti sonuçta. Nasıl bir evrene
gideceğini anlatacak vakti de olmamıştı. Kurguyu zaman geçtikçe kendisi
çözecekti ve bunun için acele etmemesi gerekiyordu. Acaba Shirley onu nasıl bir
senaryonun içine, hangi karakter olarak yerleştirmişti? Yüzünü görmek istiyordu
fakat tesislere hiç ayna koymadıklarını bildiğinden dışarı çıkartılana kadar
bekleyecekti.
-Hiçbir şey
hatırlayamayınca korktum.
-Endişelenmeyin.
Çok sık olmasa da sizin gibi kapsüle girmeden önceki hatıraları silinenler de
olabiliyor. Kısa süreli tabii ki. Birkaç saate, hatta yarım saate hafızanız
yerine gelir.
-Bir şey sorabilir
miyim? Ben…
-Kim olduğunu mu
karıştırıyorsunuz?
-Evet.
-Daha yeni uyandınız.
Yakında kendine gelirsiniz.
-Peki neden
buradayım. Hangi… Nasıl bir evrende uyuyordum.
-Laviolero olmak
istediğini söylediniz. Biz de sana Laviolero’su olduğunuz bir dünya yarattık.
-Laviolero mu?
-Evet.
Yaratacağımız simülasyonda Laviolero olmak istediğinizi, tesisleri ve paralel
evrenleri kontrol etmek istediğinizi söylediniz. Aksiyon ve drama öğelerini
bolca bulundurmamızı istediniz. Son derece özel bir hikâyeniz olsun istediniz. Bizzat
benimle konuştunuz ya.
-Her şey rüya
mıydı?
-Memnun kaldınız
mı?
-Ben… Üzgünüm,
yalnızca.
-Özel hissetmek
istediniz işte, değil mi? Evrende bir.
-Galiba.
-Özel biri
olabilmek için önce sıradan olduğunuzu kabul etmelisiniz. Çünkü zaten özel
olduğunu düşünen birisi fazladan çaba göstermez. Yalnızca hayal kurar durur.
Dediğim gibi, bunları hep konuşmuştuk. Hala hatırlamıyor musunuz?
Hiçbir şey
söyleyemedi. Hatırlamadığından değil. Hatırlamıyordu gerçekten fakat susmasının
sebebi başkaydı. Hiçbir duygu hissedemiyordu ki. Konuşabilmek için bir şeyler
hissetmek lazımdı ki dili bu hislerine tercüman olsun. İnsanın bir duygu
hissedebilmesi için de benliğine ulaşmasına ihtiyacı vardı. Benliğine ulaşıp
ruhunun içinden kendisine ait bir karakter ortaya koyması gerekirdi. Şimdi ise
o, içine baktığında herhangi bir kimlik, karakter oluşturacak bir anı
göremiyordu. Elini kalbine koyduğunda dokunduğu tek şey bir hiçlikti. Her kâbus
gibi bu da bir rüya yanılsaması ile başlamış, sonunda özünü açığa çıkartmıştı. Kapı
açıldı. İçeri bir adım attıktan sonra omzunun üstünden arkasına baktı. Shirley,
uzaktan gidişini izliyordu. Hafifçe gülümsedi. Birkaç saniye göz göze geldiler.
Ve ardından, o hafıza silme odasına girerken, Shirley sağ gözünü kırptı.
Yorumlar
Yorum Gönder