Dejavu

 Dejavu

-Dur! Bu anı daha önce yaşamıştım!

Tanıdık geldi mi? Hepimiz zaman zaman ilk defa gördüğümüz bir yeri daha önce de görmüş hissine kapılırız, tanırız ilk defa duyduğumuz sesi ve kokladığımızda bizi yaşadığımız zamandan koparıp geçmişe götüren koku aslında ilk defa geliyordur burnumuza. Bunun tabii ki sıkıcı bir bilimsel açıklaması vardır. Bazıları ise buna ''Önceki hayatlarımızdan anılar.'' derler ki bu bence çok daha havalı ve gizemlidir. Fakat benim yaşadığım dejavunun nasıl bir şey olduğunu öğrendiğinizde asıl havalı olan neymiş göreceksiniz. Bunu gerçekleştirmem için tek ihtiyacım olan şey ise bir miktar tükürük.

*

-Merhaba.

Sesi duymam ile başımın dayanılmaz acısını beynimin derinliklerinde hissetmem bir oldu. Nerede olduğumu görebilmek için gözlerimi açsam da fayda etmedi. Görüşüm; düşüncelerim kadar bulanık, fikirlerim kadar tutarsızdı. Karşımdaki adamda ayırt edebildiğim tek şey kahverengi saçlarıydı ve o da başımın dönmesinden dolayı fosforlu kalem gibi iz bırakarak bir sağ bir sola kayıyordu. Beyaz duvarları ve koluma bağlanmış serumu görünce hastanede olduğumu anladım.

-Francisca?

Kuruluktan, asla söylenmemesi gereken bir sırrı saklıyormuşçasına yapışmıştı dudaklarım birbirlerine. Güçlükle birkaç harf çıkabildi aralarından.

-Merhaba, ben...

-Merak etme, bir şeyin yok. Dün gece evine geldik. Kapı aralıktı, biz de içeriye girdik. Seni salonda baygın yatarken bulduk. Yine içkiyi biraz fazla kaçırmışsın herhalde.

-Doğrudur, arada yaparım öyle. Siz kimdiniz?

-Ben FIB'dan Victor. Bu da benim parterim Bruce.

-Partner, anlıyorum.

-İş arkadaşım yani.

-Tabii. Özür dilerim, kafam bir çamurlu su gibi bulanık. Ben neden buradayım?

-Sana ihtiyacımız var. Yine.

-Yaralandım mı?

-Sanmıyorum.

-Sanmıyorum mu?

Etrafımda olup biten hiçbir şeyin anlamı yoktu benim için. Fotoğraflar sıvının içine sokulunca nasıl netleşiyorsa, anılarım da geçmişten geleceğe doğru netleşiyorlardı zihnimde yavaş yavaş. Ne yazık ki beden dersinde boy sırasına girmeleri istenmiş ilkokul öğrencileri gibi kafaları karışmış bir şekilde oradan oraya koşmakla meşgul olan hatıralarım için kronolojik sırada zihnimde netleşmeleri pek mümkün görünmüyordu. Şık giyinmiş adamların söylediklerini duyuyordum fakat dinleyemiyordum. Bunu fark etmiş olmalı ki dikkatimi çekecek hoş bir teklifte bulundu.

-İstersen Bruce sana bir kahve alsın.

Yardımı ile sedyeden kalktım, birlikte ofisten çıktık. Bruce bana ve kendisine birer bardak kahve aldı. Babacan bir görünüme sahipti. Uzun ve iri bir adamdı. Partneri Victor ise bir seksen boylarında, sivri burunlu kel birisiydi. Sivri burunlulara karşı bir önyargım vardır. Sinsi olurlar. Bakalım gene haklı çıkacak mıyım? Zaman gösterecekti. Ama söylediklerine göre onu tanıyor olmam gerekmiyor muydu? Öyleyse neden hala hakkında anlamsız önyargılar üretmem gerekiyordu. Tüm bunları bir kenara bıraktım. Şimdilik kahvemi içmek beni yeterince tatmin ediyordu. Bardaktan çıkan ılık dumanı kaynağına doğru takip ederek burnumu adeta içine soktum ve o mis gibi kokusunu içime çektim. Yıllardır aradığım koku buydu sanki. Gözlerim açıldı, duruşum dikleşti. Dünyanın en güzel tablosunun üzerindeki kum tanelerini uçuran bir rüzgâr gibi düşüncelerimi gün yüzüne çıkartmıştı. 

-Şimdi nasılsın?

-Kendime geliyorum.

-Güzel. Kim olduğunu, veya bizim kim olduğumuzu hatırlıyorsun değil mi? Korkuttun bizi.

-Evet. İçki bana normalden fazla dokunuyor. Zaten karışık zihnimde her şeyin birbirine geçmesine sebep oluyor.

-Doğrudur, sadece tahmin edebiliyorum. Bir davada yine sana ihtiyacımız var.

-Tabii, konu nedir?

-Bu sefer karşımızda çok daha zorlu suçlular var.

-Onlar kim?

-Kim olduklarını henüz tam olarak bilmiyoruz ama liderlerini tanıyoruz. Sen grup lideri Iana'yı takip edeceksin.

-Tamamdır. Ne yapmaya çalışıyorlar? Yine ilahlı saldırı mı? Canlı bomba mı?

-Yine mi? Bakıyorum hemen düzelmişsin. Grup üyelerinden birini geçen hafta yakaladık. Uzun süre sorguladık fakat pek bilgi elde edemedik. Tek bildiğimiz kalabalıklar ve devlete karşı gerçekten büyük bir şey planlıyorlar. Darbe düzenliyor olabilirler.

-Ben bu günler için varım değil mi sonuçta?

-Aynen öyle. Geçen gün Iana'nın kaldığı kulübeyi öğrendik. Yarın seninle oraya gideceğiz. Sen de onun tükürüğünü alacaksın ve onu takip edeceğiz. Planlarını anladıktan sonra da onları hazırlıksız yakalayacağız. Anlaşıldı mı?

*

-Anne, benim neyim var?

Annem iki gündür birikmiş bulaşıkları yıkıyordu. Ağzından her kelime çıktığında, elindeki sünger ile tabağı bir kez daha siliyor, etrafa minik köpük damlaları sıçratıyordu. Konuşurken yüzüme bile bakmıyordu.

-Saçma sapan konuşma Francisca, hiçbir şeyin yok.

-Diğer arkadaşlarıma böyle olmuyormuş.

-Onlar fark etmiyordur.

-Nasıl fark etmesinler anne?!

Sesim istemsizce yükselmişti. Bunun üzerine annem yüzünü bana çevirdi ve köpüklü parmağını göğsüme bastırdı.

-Bana bak! Zaten sabahtan beri evin işleriyle, arkanızda bıraktığınız pisliklerinizle ilgileniyorum bir de senin ergenlik kaprislerinle uğraşamam. Senin olağanüstü bir şeyin yok, normal birisin merak etme. Başımıza iş çıkarma.

-Ben bir şey yapmıyorum ki.

Çaresizliğimin ve üzüntümün farkına varmış olacak ki biraz olsun ses tonunun yumuşattı.

-Yapıyorsun. Kendini özel olmak için zorluyorsun. Madem nadir bir şeye sahip olmak istiyorsun, sıradan birinin yapamayacağı bir şey yap. Sıradan biri olduğunu kabul et. Tamam mı?

Başım eğik odama geri gittim. Neden en çok güvenmem gereken insan bana inanmıyordu?

*

-Evet, hazır mısınız?

Yaklaşık iki saatlik yolculuktan sonra kulübenin yakınlarına gelmiştik.

-Tamam şimdi şöyle yapıyoruz. Victor sen sağdan ben soldan yaklaşacağım. Francisca sen geride kal, eğer herhangi bir tehlike sezersen veya bize bir şey olursa halkanın arkasına çekil. Ekip evin etrafını koruyacak. 

-Tamam.

Ben elli metre kadar geride bir ağacın arkasına saklandım. Kulübe oldukça küçüktü. Muhtemelen bir yatak odası bir de tuvaletin olduğu kulübelerdendi. Birçok kişinin hayalindeki yerdi burası. Şehrin gürültüsünden uzak, sakin bir hayat. Meyveni sebzeni kendin ek, hayvanlarını kendin yetiştir, kimseye ihtiyacın olmasın veya kimseyle iletişim kurmak zorunda kalma. Anlatırken bile midem bulandı fakat şu kulübeye sahip olabilmek için tüm arkadaşlarını bırakacak, böbreğini verecek insanlar tanıdım. Benim için her dakikası eziyete dönüşecek bir hapishane olurdu herhalde. Diğer insanlardan uzak, dikkat çekmeden yaşamayı neden isteyeyim ki? Konfor alanımdan dışarı bir adım atmayacaksam, damarlarımdan bir damla adrenalin akmayacaksa, hayatta oluşum ile olmayışım arasında bir fark olmayacaksa neden yaşayayım zaten? Milyarlarca insan arasında, herkesten farklı olan ben burada nasıl kalabilirim? Böyle bir yaşamı hayal bile edemiyordum.

*

-Bu da neyin nesi?

Elimde bilgisayar ile salona girdim.

-Anne, bu mail ne?

Annem agresif, aynı zamanda meraklı bir biçimde yattığı koltuktan kalktı ve yanıma geldi. Bilgisayarı çekip aldı. Birkaç saniye ekrana baktıktan sonra meraklı ifadesi geçti. Umursamazca bilgisayarı geri verdi.

-Ne olduğu yazıyor işte.

Ne olduğunu ben de görebiliyordum tabi ki. Sadece yanlış görmüş olmayı umuyordum. Bir şey söylemeden annemin gözlerinin içine baktım. Gerçek olmasın dedim, bu da bir hayal olsun.

-Yaz bitince yatılı okula gidiyorsun.

-Anne bunu bana yapamazsın!

-Artık büyüdün, liseyi kendi başına okuman daha iyi.

-Tek başıma yapamam! Halüsinasyonalar görüp duruyorum.

-Bırak artık şu hayal bahanesini Francisca! Bir şeyleri başaramıyorsan suçu başka şeylere atıp durma! Bahane üretmekten vazgeç artık.

-Bahane değil, sadece, sadece sorunl...

-Ben senin yaşındayken ne haldeydim haberin var mı? Babam annem öldü, dört erkek kardeşime de ben baktım. Yemedim yedirdim, okumadım okuttum. Şimdi de babana ve sana bakıyorum. Bana zorluktan bahsetme. Bahane bulmak istesem ben de bulurdum. Hayatımı hep başkaları için yaşadım ben! Bir de seninle uğraşamayacağım. Keşke sana hamileyken baban beni daha çok dövseydi de bu günleri yaşamasaydım ama olan oldu artık bir kere. Artık büyüdüğüne göre evimden gidebilirsin. Sana özgürlüğünü veriyorum. Daha ne?

-Hayır anne! Lütfen beni bırakma. Bu halimle beni kimse kabul etmez.

-Hangi halinle?

-Aptal rüyalar gören halimle.

-Yalancı halinle demek istedin herhalde? Ya da mızmız?

-Neden bir kez olsun elimden tutmuyorsun?

-Ne!? Birisine yardım edecek elim kalmadı artık da ondan! 

-Ama ben senin kızınım!

-Bir kelime daha edersen akşam yemekte gitmek istemediğini babana söylerim. Bu hoşuna gider mi?

Sustum.

-Söyle! Gider mi?

Gitmeyeceğini bildiği halde neden illa cevap bekliyordu ki? Çocuğunun özgüvenini düşürmek için daha ne yapabilirdi? Hiçbir şey söylemeden içeriye gittim. Duvardaki boyaları artık sökülmüş, duvar yerine neredeyse sadece tuğla kalmış odamda otururken aklımda yalnızca tek bir düşünce dolaşıyordu. Buradan kurtulmak. Bina sanılan bu iskeletten, aile denilen bu yabancılardan ve hayat denilen bu sıradanlıktan. Uyum sağlamaya çalışmaktan yorulmuştum artık. Herkese uyum sağlayıp hayatta kalmak istemiyordum. Özel biri olup yaşamak istiyordum.

*

-Francisca içerisi boş, gelebilirsin.

Bruce seslendi. Ağacın arkasından çıkıp kulübeye girdim.

-Geldiğimizi tahmin edip gitmiş.

Victor cevapladı.

-Belki gitmemiştir. Dikkatli ol.

Kulübe tam da tahmin ettiğim gibiydi. Büyük bir oda ve arka tarafta küçük bir lavabo. Girişte hemen sağda yatak olarak kullanılan bir kanepe vardı. Üstüne serilmiş çarşaflar dağınıktı, yastık yerdeydi. Karşısındaki sehpanın üstünde küçük bir televizyon yerleştirilmişti. Sol tarafta yemek masası ve küçük bir mutfak vardı. Arka tarafta da dolap ve dediğim gibi, lavabo. Bulaşıklar birkaç gündür yıkanmadığından lavaboda birikmişlerdi. Ocakta yemek pişirirken kullandığı tavalar duruyordu. Masada, dibinde azıcık su kalmış bir bardak gördüm. Iana denilen kadının tükürüğünü buradan alabilirdim. Suyun içine dilimi daldırdım fakat nedense görüşüne geçememiştim. Aradan bir dakika ya geçti ya geçmedi, kendimi kötü hissetmeye başladım. Bruce tuhaflığı anlamıştı.

-Francisca? Francisca iyi misin!?

Kaslarım gevşiyor, bacaklarım rüzgârda savrulan ince dallar gibi dengeyi koruyabilmek için titriyorlardı. Güç vücudumdan çekip gidiyordu. Göz bebeklerim fırtına çıkmış denizdeki geminin güvertesinde gibi sağ sola yuvarlanıyorlardı. Tam yere düşecekken Bruce beni havada tuttu.

-Ne oldu?! Ne yaptın?

-Ben... Suyu içtim.

Zar zor masadaki bardağı işaret ettim. Bruce deliye dönmüştü.

-Zehir koymuş olmalı! Neden acele ettin ki?!

Beni kucağına aldı, Victor da önden ilerleyip kulübenin kapısını açtı. Açtığı anda da önümüzdeki polislerden ikisi vurularak yere düştüler. Biz tekrar içeriye yönelirken nereden geldiği anlaşılamayan kurşunlar da camları, kulübenin ahşaplarını parçalayarak bizimle içeriye giriyorlardı. Bruce geriye koşup beni tuvalete bıraktı. Victor'un acı dolu çığlıklarını duyabiliyordum. Vurulmuş olmalıydı.

-Sen burada kal.

Beni tuvalete bıraktı ve tekrar ana odaya döndü. Bu kadar aptal olduğuma inanamıyordum. Bunca zamandır önüme gelen her tükürüğü aldığım ve hiç böyle bir tuzakla karşılaşmadığım için alışkanlık olmuştu. Bu yüzden artık yaparken ne olacağını düşünmüyordum bile. Tükürük gördüm mü aptal gibi hemen tadına bakıyordum. Böyle büyük devlet suçları işleyen kişileri kovalayan böyle özel birinin böyle küçük ve sıradan bir hata yapması nasıl kabul edilebilirdi? Neden bir türlü yaptığım şeye odaklanamıyordum ben!? Klozetin önünde felç bir şekilde yatıyorken ilk defa annemin haklı olabileceğini düşündüm. Belki de odağını veremeyen, dikkatsiz, başarısız ve bunun için sürekli bahaneler üreten birisiydim yalnızca ben. Fakat ne yapabilirdim? Küçücük bir çocuğun masum kalbine ağır geliyordu başarısızlıklarım. Ben derslerde başarılı olamadıkça bir tarafta başarılı olabilen arkadaşlarım ve aldıkları övgüler, bir tarafta bu şekilde devam edersem başıma neler geleceğini anlatan öğretmenlerim, bir tarafta tıpkı anlattıkları gibi bir hayat yaşamış olan annem ve ev hayatı... Bahane üretmeseydim nasıl devam edebilirdim ki hayatıma? Yoksa bu dediğim de ürettiğim bahanelerden birisi miydi? Bu sırada banyonun kapısı yavaşça aralandı. İçeriye önce tüfek namlusu girdi, sonra da maskeli birisi. Bruce'a seslenmek istedim ancak bırakın ağzımı açıp konuşmayı, dilimi bile hareket ettiremiyordum. Zaten seslenebilsem bile bunca silah sesinin arasından beni duyması imkânsızdı. Maskeli kişinin uzun saçlarından ve vücut yapısından kadın olduğu anlaşılıyordu. Kapıyı örttükten sonra yanıma eğildi.

*

-Asla yapamayacak söylüyorum size.

-Bence de.

Zaten başta bana inanmalarını beklemiyordum. Hatta bu daha iyiydi çünkü böyle bir şeyin olamayacağına bu kadar eminlerken gerçek olduğunu gördüklerinde suratlarının halini çok merak ediyordum. Avuç içlerimi önümde birleştirerek kamp ateş yakıyormuş gibi birbirlerine sürttüm ve kendime güvenerek sırıttım. 

-Birazdan görecekleriniz nelerin mümkün olabileceğine dair bakış açınızı bir hayli değiştirecek gençler. Kendinizi hazırlasanız iyi edersiniz.

Grubumuz beş kişiden oluşuyordu. İki kız ve üç erkek. Artık iki senedir yakın arkadaş olduğumuzdan yeteneğimi onlara açıklamaya karar vermiştim. Böylece bir şekilde bunu kendi yararımıza kullanabilecektik. Sahip olunan yetenek, yanında sorumluluk da getiriyormuş. O yetenek sayesinde yapabileceklerini düşünmek ile yapabildiklerin arasında kalmak; ve bu sırada harcadığın zamanı düşünmek insanın canını nasıl yakar bilir misiniz? Yıllardır içimde sakladığım bu büyük sırrı birine açmayı çok istedim fakat doğru insanı hiçbir zaman bulamadım. Şimdi ise sonunda güvenilir arkadaşlar edindiğime kesin karar vermiştim. Gerçekten güvenilir insanlar bulduğunuzla onlarla arkadaş olmalı ve sırlarınızı onlara açmalısınız. Çünkü güvenilir insanlar çok nadirdirler. Ve size sunacakları sıcaklık, huzur, hayal bile edemeyeceğiniz kadar gerçektir. Bu yüzden böyle insanlar bulduğunuzda onları değerlendirmelisiniz. Sancia benim için böyle biriydi. Beni yeterince sevmiyordu, çünkü yeterince tanımıyordu. Fakat ben onu tanıyordum. Çünkü tanımak için çaba göstermiştim. Çünkü beni kendisine çeken bir şeyler vardı. Yüzünde, kokusunda, konuşmasında... Aldığı her nefeste göğsü şişiyor, kendinden son derece emin duruşu daha da dikkat çekici hale geliyordu. Gözlerinizi içine korkusuzca bakıyordu. Söylediklerinizi dikkatle dinliyor, size değer veriyormuş gibi gözüküyor fakat iletişiminiz bittiği anda zihninden siliyordu sizi. Bende ona karşı bu derece merak uyanmasının en büyük sebebi beni umursamamasıydı. Konuşurken kesintisiz göz teması, özgüvenli ses tonu, açık anlatımı ve esprileri ile çok güzel vakit geçiriyor; ayrılığımızda ben onun kelimelerini özlerken o bambaşka kişilerle konuşuyor, bu da beni kahrediyor ve aynı zamanda ona bağımlı hale getiriyordu. Ama yakınlaşmasını ve gerçekten benimle ilgilenmesini sağlayabilirsem aslında benim de ne kadar güvenilir ve değerli biri olduğumu fark edecekti. Ve yavaş da olsa beni tanımasını sağlıyordum. İki yıldır aynı arkadaş ortamında olmamamıza rağmen kimseye tamamen kendisini göstermediğini, yüzündeki ve tavırlarındaki her hamlenin güçlü gözükmek için gerçekleştiğini biliyordum. İnsanların gülmek olarak isimlendirdikleri davranışta benim tek gördüğüm duygularını saklaması için oluşturduğu bir maskeydi. Seneye aynı odaya çıkacağımızı da biliyordum. Herkesin yakın olmak istediği, bazı erkeklerin yakınlaştıklarını sandığı birisiydi Sancia. Onun tek güvendiği ben olacaktım. Çok yakında.

-Tamam, şimdi sana tükürük mü gerekiyor?

-Evet. Kim beni öpmek ister?

-Suratına tükürsek olmaz mı?

-Çok istiyorsan babanın şarap çanağına tükürebilirsin.

Gruptakiler kendi halinde eğlenirken Sancia araya girdi.

-Tamam, kesin boş yapmayı. Hadi yapalım şu işi de aşağı inelim. Yoksa bize yemek kalmayacak.

Sancia elimden su şişemi aldı ve birkaç yudum içti. İddia ettiğim şeye azıcık bile inanmadığını umursamaz hareketlerinden anlayabiliyordum. Bunun yanında, açıkçası biraz hayal kırıklığına uğramıştım. İçten içe tükürüğünü alabilmem için beni öpmesini umuyordum. Şişeyi alıp suyu içtikten sonra ondan uzağa gitmesini ve telefonuna beş basamaklı bir sayı yazmasını söyledim. Sonra onun bakış açısına geçtim ve yazdığı sayıyı sesli olarak söyledim. Coşku dolu çığlığını buradan duyuluyordu.

-Bu inanılmaz!

*

-Selam yaramaz kız.

Silahını alnıma dayadı. Son gücümle kollarımı hareket ettirmeye çalışıyor, bağırmaya, hatta tekme atmaya çalışıyordum ancak tek yapabildiğim güçlüce nefes alıp verebilmek oluyordu.

-Çok özel bir kızsın. Seni öldürmem gerektiği için üzgünüm. Oysa birlikte neler neler yapabilirdik...

Elleriyle saçımı okşamaya başladı. 

-Belki de sana bir şans vermeliyim.

"Sen kim oluyorsun da bana şans vereceksin!?" diye bağırmak istedim suratına. Hiçbir ses çıkmadı. Tüfeğinin namlusu tam gözlerimin içine bakarken ölüm ile daha önce hiç bu kadar yakından karşılaşmamış olduğumu fark ettim. Geçen her salise, ölümün soğuk elleri vücudumda geziniyor, beni yanına almayı beklemekten daha da sıkılıyordu. Ölmek üzere olan insanlar tünelin sonunda ışık görürdü fakat ben namlunun ucuna baktığımda sonunda ne bir ışık ne de bir parıltı görebiliyordum. Yalnızca karanlıktı. Bu şimdi ölmeyeceğim anlamına mı geliyordu bu? Yoksa ölüm bile benim için bir umut, bir kurtuluş değil mi demek oluyordu?

-Zehir için kusura bakma. Başka türlü seni ele geçirmek pek mümkün olmuyor. Şimdi bunu başardım, ama inan bana böyle birini öldürmek hiç içimden gelmiyor.

Birisi aniden kapıya tekme atarak açtı ve bağırdı. 

-Hemen kızdan uzaklaş!

Gelen Bruce'du. Kadın yerde benim arkama geçti ve silahı sağ şakağıma dayadı.

-Buradan çıkmamıza izin ver yoksa önce onu sonra da seni öldürürüm.

-Sana daha iyi bir plan söyleyeyim. Ben ikinizi de delik deşik etsem?

-Kendi ajanınızı mı öldüreceksin?

-Ondan bir daha üretebiliriz biliyorsun.

-Hadi ama Bruce! Beni kandıramazsın.

-Adımı nereden biliyorsun!?

-İnan bana işler sandığından çok daha karışık. 

-İşlerin ne durumda olduğu umurumda değil. Sonunda hepinizi bulacağız. Ve so...

-Buraya oyun oynamaya gelmedim! Hemen silahını bırak ve geri çekil!

-Tamam dur! Bıraktıktan sonra ikimizi de öldürmeyeceğini nereden bileceğim?

-Kaçabilirsen öldürmem. 

-Ya kız ne olacak?

-Onu sonra düşüneceğim. Evet? Silahını bırakacak mısın artık!?

Bruce silahını yere bırakıp kapıdan uzaklaştı. Kadın beni ayağı kaldırıp banyodan çıkarttı. Arkadan ellerime plastik kelepçe bağladı. İçeri girerken kullandığı, arkadaki kırık camın önüne geldik.

-Sakın bizi takip etmeyin!

Önce beni dışarı attı. Ardından da hemen kendisi atladı. Dışarıda çatışma devam ediyordu. Kadın beni sırtına aldığı gibi ormana doğru koşmaya başladı. Yüzüm arkada kaldığından gittiğimiz yönü göremesem de peşimizden koşan Bruce ve birkaç polisin boyutlarının gittikçe küçülüyor oluşundan hızlı ilerlediğimizi anlayabiliyordum. Ağaçlar ve çalılar sıklaşıyor, görüş kapanıyordu. Tam onları tamamen kaybedecektim ki Bruce'un elini havaya kaldırdığını gördüm. Ardından birkaç el silah sesi duyuldu. 

*

-Francis hadi ama!

-Siktir git Sancia!

-Öyle demek istemedim.

-Ne demek istediğin umurumda değil, ne dediğin umurumda.

Yüzüm hastane duvarları gibi açık beyaz duvara dönük yatağıma oturmuştum. Tavandaki güçlü ışıktan duvara yansıyan gölgeme bakarak Sancia'nın yanıma gelip gelmediğini kontrol ediyordum. Sonunda geldi. Oturup arkadan bana sarıldı. Ensemde sıcacık nefesini hissedebiliyordum. Tek istediği özür dilemekti ki ben zaten içimde özrünü çoktan kabul etmiştim. Bana yaklaşsın diye ağlama numarası yapıyordum.

-Hadi ağlamayı kes de bizimkilerin yanına geri gidelim.

-Sen git kendin ye.

-Aynı odada kalmak kolay değil biliyorsun. Arada bir kavga etmemiz normal.

-Evet.

-Bir şey söylemek istiyorsan söyle. Biliyorsun, eğer hislerini bastırırsan sonunda seni deler ve diğer taraftan çıkar. İçinden geçeni söyle.

“İçinden geçeni söyle.” Belki de haklıydı. Şimdi bunun tam zamanı olabilir miydi? Saçlarımı okşamaya başladı. Ben de yüzümü ona döndüm. Dudaklarımızın arasında üç parmak kadar bir mesafe ya vardı ya yoktu. Şu anda hissettiğim elektriği onun hissetmediğine inanmıyordum. Bu enerji tek kişinin hissedebileceği türden bir enerji değildi. Ya şimdi ya hiç! Dudaklarına yapıştım. Beni hemen geri itti. Ama geri itmeden önce, o yarım saniyede ne yaptığını fark etmediğimi düşünüyorsa büyük bir yanılgı içindeydi. İlk başta o da dudaklarımı öperek karşılık vermişti. Ardından ne yaptığını anlayınca hemen durdu. Ama düşünerek verdiği karardan çok, ilk başta içgüdüleriyle yaptığı benim için daha önemliydi. Yani, daha önemli olmalıydı değil mi? Düşünerek verilmiş doğru kararları kim umursar ki?

-Ne yapıyorsun!?

-Sana aşığım Sancia. 

-Ne?

-Sana aşığım. İlk tanıştığımızdan beri sana karşı son bulmaz bir merak taşıyorum. Bunun sebebini şu zamana kadar hep başka şeylere bağladım. Eğlenceli olduğun için beraber olmak istediğimi, beni umursamadığın için sürekli hırs yaptığımı sandım. Fakat bunların hepsi gerçeği kapamak için uydurduğum sebeplermiş. Sonunda gerçeğin ne olduğunu gördüm. Ve senin de görmeni istiyorum. 

-Ama... Yani.

-Sancia. Sen de beni seviyorsun biliyorum.

-Seviyorum ama sen benim yakın arkadaşımsın. Hem ikimiz de kızız.

-Her şeyimiz kurallara aykırı değil mi zaten? Sıradan insanlar gibi âşık olmak bize yakışmazdı.

-Ben sana âşık değilim ki.

-Kaba olmadığın, yukarıdan bakmadığın, konuştuktan sonra dinlediklerini unutmadığın tek arkadaşın benim Sancia. Bana güveniyorsun, değer veriyorsun.

-Değer verdiğim başka arkadaşlarım da var.

-Ne güzel. Senin adına sevindim. Benim kadar yalnız olmaman, hep konuşacak, dertlerini anlatıp rahatlayabileceğin arkadaşlarının olması çok hoş.

-Senin de arkadaşların var.

-Yok Sancia. Yok! Onlar etrafımdaki insanlar. Arkadaş ile fiziksel olarak yakınında gezen insanlar aynı anlama gelmez. Ben yalnızım. Hatta bazı zamanlar o kadar yalnızım ki sessizliği duyabiliyorum. Bir başıma oturuyor ve saatlerce sessizliği dinliyorum. Sen hiç böyle bir şey yaptın mı? Nasıl yapacaksın? Sessizliği duyabilmek için ondan daha sessiz olmalısın. Ama senin etrafında sürekli konuşan insanlar bulunur. Hatta sadece konuşmazlar, senin önünde her şeylerini ortaya koyar, onları beğenmen için kartlarını önüne sererler. Ben ise anca göz ucuyla bakabilirsem insanların belki birkaç kartlarını görebiliyorum. Ve bu yüzden oyunu çoğunlukla kaybediyorum.

-Ne dediğini anlamıyorum.

-Haksızlık diyorum! Haksızlık!

-Haksızlık olan ne?

-Hayat! Ve senin…

Tekrar arkamı döndüm. Kurumuş gözyaşlarım bir kez daha ıslanıp yanaklarımdan aşağı dökülmeye başladılar. Yalan söylediğini biliyordum. Ama neden? Neden bana âşık olduğunu itiraf edemiyordu.

-Benim için bir tek sen varsın. Senin için ise konuştuğun herkes yakın arkadaşın. Hayatında ayrı bir yerim yok. Bunca zamandır birlikteyiz ama özel birisi değilim senin için.

-O nasıl laf? Tabiki benim için özel birisin. Sadece sana âşık değilim.

-Sen de âşık olabilirsin Sancia. Koskoca Sancia da âşık olabilir. Bu seni değersizleştirmez.

-Ben öyle bir şey demedim zaten. Sana âşık olamam. Erkeklerden hoşlanıyorum.

-İki haftada bir farklısıyla çıktığın şu erkeklerden mi?

-Evet. Hani senin hayatın boyunca bir kere bile birlikte olamadığın erkeklerden.

-Belki de senin gibi ilgi manyağı bir kaşar olmadığım için onlarla birlikte olmuyorumdur?

-Belki de ilgi görünce ne yapacağını şaşıran bir asalak olduğun için ilgi manyağı olamıyorsundur?

-Bunca zamandır tek istediğim senin ilgindi. Ama bunu hiçbir zaman vermedin.

-Daha ne yapmamı bekliyorsun? 

-Beni sevmeni istiyorum! Gerçekten sevmeni. Diğer insanlara baktığın gibi bakmanı istemiyorum artık.

-Seni seviyorum zaten!

-Öyleyse âşık da olabilirsin. Hadi.

Yanaklarından tutup onu zorla öptüm. Beni uzaklaştırmaya çalışsa da başaramıyordu. Ağırlığımı üstüne bırakarak yataktan yere düşürdüm. 

-Seni seviyorum diyorum fakat hala tatmin olmuyorsun. Tek istediğin öpüşmek mi? Bu mu yani aşktan anladığın!?

-Hayır! Ben senin her şeyini seviyorum. Yakınımdayken hareketlerini, nefes aldığında çıkardığın se...

-Bunları zaten yapıyoruz.

-Evet.

-Öyleyse yakın arkadaş olmaya devam edelim! Neden sevgili olmaya uğraşıyorsun?

-Olmaz.

-Neden?

-Çünkü bir sürü arkadaşın olabilir. Ama aşkın bir tane olur.

-Az önce bir sürü aşkım olduğunu iddia ediyordun?

-Hayır Sanica. Aşktan bahsediyorum. Gerçek aşktan. Her şeyin başlangıcı ve sonu olan. Az önce ilk gerçek öpüşmemi yaşadım. İlk öpüşme çok önemlidir, çünkü bunu yaşayan iki insanın kaderi sonsuza kadar birleşir, tek bir kişi olurlar. Aşk hep zayıflık belirtisi olarak gösterildi, bu yüzden de kız işi olarak düşünüldü. Tamam ikimiz de kızız ama her neyse! Artık sonsuza kadar birleştik.

*

-Tünaydın.

Gözlerimi açtığım anda yüzüme bembeyaz bir ışık vurdu. Gözlerimi korumak istedim fakat ellerimi hareket ettiremiyordum. Yatağa bağlılardı. Bu anı geçen de yaşamamış mıydım? Dejavu.

-Francisca?

Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdim. Tavandaki beyaz ışığa baktığım için şimdi nereye baksam o ışığın gri izini görüyordum.

-Nasılsın?

Kimin konuştuğunu anlamaya çalışıyordum fakat yüzünün olması gereken yerde ışığın izi olduğundan suratı gözükmüyordu.

-Kimsiniz?

O kişi ayağı kalktı ve bana doğru gelmeye başladı. Yavaş yavaş görüşüm açılıyordu.

-Benim, Bruce.

Bana çok hızlı yaklaşmaya başladı. Vücudu çok iriydi. Arkasındaki ışığı kapatarak üzerime gölgesini düşürdü.

-Yaklaşma! Yaklaşma dedim!

-Sakin ol Francisca, iyi misin?

-Neredeyim ben?!

-Hastanedesin. İki hafta önce vuruldun. Hatırlamıyor musun?

Durup derin bir nefes aldım.

-Evet ben... Hatırlıyorum galiba.

-Sana bir kahve alayım, beş dakikaya gelirim.

Burnumda çimen kokusu, tenimde hala kurşunun sıcaklığı vardı. Son hatırladığım şey ormanın içinde birilerinden kaçtığımdı. Kimden kaçtığımı hatırlamıyordum ancak durmadan, var gücümle koşuyordum. Ardından bacağımdan vuruldum. Sonra... Sonra ne oldu?

-Dur! Bruce?

-Efendim?

-Nasıl vuruldum?

-Iana seni kaçırırken arkanızdan ateş açtık. 

-Iana da mı oradaydı?

-Evet. Onu vurmayı başarınca seni bırakmak zorunda kaldı. Ama canlı bırakmak istemiyordu. 

-Beni vurdu mu?

-Evet. İki kere. Sırtından.

-Ama... Hiç acı hissetmiyorum.

-Neyse ki çabuk iyileşiyorsun.

-Peki, beni nasıl kaçırdı? Yüzünü gördüm mü? Hiç konuştuk mu?

-Hayır, bilmen gereken başka bir şey olmadı. Asıl sana daha önemli haberlerim var. Artık Iana'nın görüşüne geçebileceksin.

-Nasıl? Tükürüğünü mü aldınız?

-Hayır. Kanını.

-Kanını mı? Kandan nasıl görüşe geçeceğim?

Bruce parmağı ile koluma bağlı serumu işaret etti.

-Bana Iana'nın kanını mı veriyorsunuz?

-Evet. Yeteneğin böyle çalışıyor?

-Sen bunu nereden biliyorsun? Ya da ben neden bilmiyorum?

*

-Francisca! Francisca! 

İçerisi o kadar gürültülüydü ki aramızda birkaç parmak mesafe olmasına rağmen sesini duyurabilmek için bağırması gerekiyordu. Benim de öyle.

-Ne oldu!?

-Sancia kusacak! 

-Bana ne amına koyayım?

-Onu tuvalete götürmen gerekiyor.

Kucağında yarı baygın yatan Sancia'yı yavaşça kollarıma bıraktı. Kalabalıktan önümü göremiyor, müziğin gürültüsünden iç sesimi duyamadığımdan düşünemiyordum bile. Kolunun altına girerek onu tuvalete taşıdım. İçeriye girip metal kapıyı kapattığım anda gürültü inanılmaz şekilde kesilmişti. Fakat huzur uzun sürmedi. Kusmuk ve bok kokuları saniyeler içinde burnumdan girmiş, sinir hücrelerime saldırmaya başlamışlardı. Sancia'nın kusacağı yoksa da burada geleceği kesindi. Bir elimle burnumu tıkarken diğer elimle Sancia'yı kabinlerden birine soktum. Klozet kapağını kapatıp üzerine oturttum. Kafası yukarı bakıyor; beli, dizleri normal koşullarda olamayacak şekilde bükülmüş sessizce oturuyordu karşımda. Önce diğer kabinleri kontrol edip kimsenin olmadığına emin oldum. Ardından onu dürterek uyandırmaya ve ne durumda olduğunu sormaya çalıştım. Benimle konuşabilse de gözlerini açamıyordu. Kafası sürekli geriye düşüyor, bunu fark etmiyor fakat refleks olarak tekrar yukarı kaldırıyordu.

-Kusacak mısın?

-Evet.

-Öyleyse yerde diz çöküp kus.

-Böyle kussam?

-Öylece havaya kusamazsın Sancia. Hadi kalk.

-Bırak! Dokunma bana. 

-Ne oldu?

-Kalkmaya halim yok. Kusmayacağım vazgeçtim.

-Ne diye bu kadar içtin ki?

-Sarhoş olamadım bir türlü ne yapayım?

-Sarhoş olamadın mı? Şu an sarhoş değil misin?

-Değilim görmüyor musun?

-Evet. Görüyorum.

Bir süre hiç konuşmadık. Sancia yavaş yavaş uykuya dalıyordu. Ben ise sıkılıp yere çöktüm. Sırtımı kabine dayadım. Bu iğrenç yerden bir an önce çıkıp gitmemiz gerektiğini biliyordum ancak sessizlik öyle güzel geliyordu ki kalkmaya yeltenmiyordum bile. Metal kapıyı açtığımda adım atacağım dünyayı düşündükçe kabinin dahi kapısını açmak istemiyor, ikimizi de sonsuza kadar içeriye kilitlemek istiyordum. Pis kokuya burnum alışmıştı bile. Artık hiçbir şey rahatsız etmiyordu beni. Fakat dışarıda... Bazı şeyler vardır. Öyle şeylerdir ki insan asla alışamaz. Çünkü her seferinde farklı hissettirirler. Her seferinde daha derinden yaralarlar insanı. Cennette sonsuza kadar sıkılmayacağımızı, çünkü yaptığımız her şeyin her seferinde daha güzel, daha farklı hissettireceğini söylerler. Bu yüzden asla alışamayacak ve sıkılmayacakmışız. O halde bu cehennemin dünya olması gerekiyor. Çünkü sürekli aynı hataları yapıyor, aynı olayları yaşıyoruz. Fakat her seferinde daha önce hiç acıtmadığı gibi acıtıyor; bizi toplumdan daha uzağa sürüklüyor.

-Francis?

-Efendim.

-Hala burada mısın diye kontrol ettim.

-Buradayım merak etme.

-Francis?

-Hala buradayım.

-Ne yapıyoruz biz?

-Ne?

-Ne yapıyoruz?

-Bir şey yapmıyoruz. Mal gibi oturuyoruz.

-Hayattaki amacımız ne Francis!?

-Ne saçmalıyorsun ya?

-Amacımız ne!?

-Bağırmasana gerizekalı.

Kafasını bir anlık indirip bana baktı. Ardından boynu kendisini salınca eski haline döndü.

-Neden yerde oturuyorsun?

-Ne yapayım?

-Gel yanıma. Kucağıma otur. Pislik içindesin.

Dediğini yapacaktım ki klozetten yere su gibi bir şeyin aktığını gördüm. Su değildi bu.

-Sancia! Ne yapıyorsun!?

-Ne?

-Altına işiyorsun?

-Hayır. Tuvaletim gelmişti yaptım işte.

-Klozetin kapağı kapalı aptal!

-Tam ben işeyecekken kim kapattıysa o aptalmış asıl.

-İnanmıyorum.

-Hadi, kucağıma gel.

-Bu haldeyken mi?

-Oturduğun yer çok temiz sanki. Burada en azından biricik arkadaşının çişi var.

-Ne konuştun be. Geleyim bari tamam.

-Rahat mısın?

-Çok.

-Hooverphonic mi bu?

-Ne?

-Çalan şarkı Hooverphonic mi?

-Sen Hooverphonic dinlemezsin ki Sancia.

-Tabi ki dinlerim. Mad about you.

-Tamam tamam sus söyleme. O şarkıyı da sana ben önermiştim zaten. Ama tebrikler nasıl yaptıysan doğru bildin. Sen söylemeden önce şarkı falan duymuyordum bile.

-Bilirim ben. Şarkının ismi de Eden. 

-Benden çok dinliyorsun grubu herhalde.

-Ama ne zaman dinlesem aklıma sen geliyorsun... Francis?

-Efendim.

-Bana gerçekten âşıksın dimi?

-Ne alaka şimdi?

-Âşık mısın değil misin?

-Bence cevabı biliyorsun.

-Çok mu seviyorsun?

-Ne bu ego tatmin seansı mı?

-Seviyor musun sevmiyor musun!?

-Seviyorum. Bağırıp durma.

-Benim de sana bir şey söylemem lazım.

-Söyle.

-Yaklaş.

Suratıma iyice yaklaştıktan sonra eli ile ağzımı açtı. Ağzımın içine fısıldıyordu.

-Sana bir sır vereyim mi?

-Kulağıma fısıldaman gerekiyor aptal. Ağzıma değil.

Beni aldırmadan devam etti.

-Ben... Sana âşık oldum.

-Hayır olmadın. Sarhoşsun.

-Oldum oldum. Eminim.

-Ne zamandan beri?

-Bayadır.

-Saçmalıyorsun. 

-Yok. Doğruyu söylüyorum.

-Bunca zamandır neden söylemedin o zaman!? Beni köpek gibi peşinde koşturabilmek için mi?

-Hayır.

-Neden o zaman!?

-Korktum.

-Neyden korktun?

-Bilmiyorum. Her şeyden. İlişkimizin şekil değiştirmesinden, üzülmekten, seni üzmekten, insanların hakkımızda düşüneceklerinden korktum.

-İnsanlar ne düşündüğünü ne zamandan beri önemsiyorsun?

-Artık önemsemiyorum. Sana aşığım. Söyledim işte. Oh be! Rahatladım.

-Yarın sabah uyandığında bunların hiçbirini hatırlamayacaksın ki.

-Öyleyse hatırlatacak bir şey yapalım.

Ensemden tutarak beni kendisine çekti ve dudaklarımdan öptü. Öpüşürken etraftan ve Sancia'nın ağzından gelen leş gibi kokulara rağmen dudakları öylesine tatlı geliyordu ki onu durdurmadım. Ta ki ağzımın içine kusana kadar. Akşam yemeğinden kalmış, tam sindirilememiş yemek parçacıkları ve tekila aroması Sancia'nın ağzından direkt benimkine geçmişti. Böğürmeye başladım. Bir yandan ağzımdakileri tükürüyorken aynı zamanda kusmamak için kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.

-Ay kusacağım galiba.

-Kustun zaten. Ağzımın içine kustun hem de!

Tam kendi mide bulantımı kontrol altına almıştım ki Sancia bir daha, bu sefer daha fazla kusmaya başladı. Otururken kustuğu için hepsi üstüne dökülüyordu. Yardım etmek için kolundan tuttum ama çok yaklaşmak istemiyordum.

-Kalk da kus! Kalk da kus! Üstünü başını ne hale getirdin ya!

-Boş ver önemli değil. Canımdan değerli mi?

-Değerli! Üstündekiler benim kıyafetlerim. Benim kıyafetlerimi giyiyorsun. 

*

-Binanın içinde!

-Hangisi? Hangi bina?

Arabanın camından dışarıya baktım. Iana'nın görüşüne geçtiğimde olduğu evin camından bir yol gözükmesi gerekiyordu. Binanın karşısında gri gövdeli ve turuncu üçgen çatılı bir ev vardı. Aşağıda da küçük bir çikolata dükkânı olması lazımdı.

-Bilmiyorum, burası değil. İleriden sağa dön.

-Bu sefer işi bitirmeliyiz, anladın mı Francisca? Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Haftalardır bu çete ile uğraşıyoruz. Ne yapmak istediklerini biliyorsun, buna izin veremeyiz. Bu kadar masum insanı öldürmelerine göz yumamayız. Eğer bir çaren kalmazsa, onları öldürmeni emrediyorum. Sana bir şey olursa biz biteriz.

Normalde silah taşımama izin yoktu fakat bu sefer Bruce bana dokuz milimetrelik bir el tabancası uzattı.

-Kendine çok dikkat etmel...

Sözünü bitirmeden silahı elinden kaptım.

-Tamam Bruce, anladım. Şimdi de babam mı oldun?

Victor araya girdi.

-Hangi ev Francisca?

-Bilmiyorum.

-Bir daha bak o zaman!

-Kızın üstüne gitme Victor.

Artık sokaklarda rastgele gezecek ve ipucu arayacaktık.

-Buradan sola dönmeyi dene. Kırmızı tabelası olan bir çikolata dükkânı bulmamız lazım. Victor sen sağa bak, ben sola.

Buralarda bir yerde toplantı yaptıklarını gördüğüme emindim. Sonsuza kadar saklanamazlardı, eninde sonunda o aptal çikolata dükkânını bulacaktık. Yaklaşık on dakika mahalledeki her sokağa teker teker girip çıktıktan sonra aradığımız dükkânı bulduk.

-Dur! Buldum. Tamam şimdi gri bir ev olması lazım.

-Hepsi gri neredeyse Francisca.

-Bir saniye. Dükkânın yanındaki gri evi gördüm. Turuncu çatısı da vardı. Onun karşısında uzun zaman önce terk edilmiş, artık gün geçtikçe dökülmeye başlamış bir bina olması lazım. Iana ve çetesi oradan dışarıya bakıyorlardı.

Bruce parmağı ile hemen ilerideki binayı gösterdi.

-Burası olmalı. Victor, bizimkilere haber ver. Hadi, içeri giriyoruz.

Ben bir kez daha hedefin görüşüne geçtim. Masanın etrafında oturmuş, grup ile bir şeyler konuşuyorlardı. Gördüklerimi sesli anlattım.

-Bir masanın etrafında toplanmışlar, önlerinde de kâğıtlar serili. Plan yapıyor olmalılar.

-Kaç kişiler?

-Bilmiyorum, beş olabilir. Belki biraz daha fazla.

-Tamam. Victor, sen ve Francisca yangın arkadaki yangın merdiveninden en üst kata çıkın. Ben de buradan gireceğim.

Arabadan indiğim anda olduğum yerde kaldım. Victor bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştı.

-Francisca? Neden duruyorsun!?

-Çikolata kokusu.

*

-Artık üzülme hadi, son günlerimizin böyle geçmesini istemiyorum.

-Nasıl geçsin Sancia? Ne bekliyorsun benden? Sanki haftaya sonsuza kadar ayrılmayacakmışız gibi güle eğlene konuşmamızı mı?

-Bir yıl bensiz dayanabilirsin bence. Hem seneye ikimizin de okulu bitmiş olacak. Daha rahat vakit geçirebiliriz. Burada sıkışıp kalamayız.

-Orada da her hafta bir erkekle sevgili olma bari.

-Seni bekleyeceğim, tamam mı?

-Peki ya sonra? Orada kalmaya karar verirsen?

-O zaman sen gelirsin beni ziyarete. Ya da belki sen de Amerika'da yaşamak istersin. Bunları o zaman düşünürüz.

-Doğru. Şimdi düşünebildiğim tek şey gidiyor olman.

-Amma dram yaptın amına koyayım. Üç yıldır birlikteyiz. Ve bu üç yılda hayatımın en dolu, en garip ve en güzel zamanlarını geçirdim. Bir âşıktan, bir kardeşten, her şeyden öte oldun benim için. Artık aramızdaki mesafe ne kadar olursa olsun birbirimize geri döneceğiz. 

-Bir kere gittin mi Sancia, bir daha asla aynı olmaz.

Okulun yangın merdivenlerinde her gece buluşur ve saatlerce konuşurduk. O soğuk demirlerin üzerine otururken aşağıdaki bir çikolata dükkânından gelen kakao kokusu aklımdan bir an olsun çıkmıyor. Beynimde kokuların bulunduğu yerden ayrı bir bölgede tutuluyordu. Sancia ile olan anılarımın hepsinin bulunduğu alanda. Artık bir koku olmaktan çıkmış, somut bir varlık olmuştu benim için. Ne zaman tekrar görüşsek burnumdan girmekle yetinmiyor, tenimde geziniyor, saçlarımı okşuyor, gözlerimi kapattığımda bana sarılıyordu. Yangın merdivenlerinde sohbetimiz sıradan, gündelik meselelerle başlar ve ay yukarıya çıktıkça konular da derinleşmeye başlardı. Evet, belki çok zeki değildik, felsefe kitapları okumuyorduk veya öyle yüksek seviyede ilim dersleri veren kaliteli bir okula gitmiyorduk fakat biz de insandık sonuçta. Biz de etrafımızda olan biten şeyleri sorgulayabiliyorduk ve bazen bu sorgulamalar yalnız başına yapıldığında çok ağır gelebiliyordu kalbe. Bu yüzden her gece birlikteydik. İnsanın geceleri aklından geçenleri tek başına kaldırmasının ne kadar zor olduğunu biliyorduk çünkü. Şimdi de kalkmış haftaya okumaya Amerika'ya gideceğini söylüyordu bana. Sorun değil dedim, sadece ruhumun bir parçası benden kopup ayrılacak. Sorun değil, sadece önceden farklı olan iki zihin birleşip tek bir zihin haline gelmişti, şimdi tekrar ayrılacaklar. Sorun değildi ki, zaten her şeyin bir sonu vardı.

*

-Hazır mısın?

Yangın merdivenlerinin kapısından önce Victor, ardından da ben içeriye girdik. Bulunduğumuz bölge şehrin kuzeyindeydi. Öyle kalabalık bir yerde değildik, sokaklarda tek tük insan dolaşıyordu. Bunun gibi yıllardır kullanılmayan bir sürü bina vardı etrafta. Henüz inşaatı tamamlanmadığından duvarlarda boya yoktu. Hatta odaları dahi henüz inşa edilmemişti. Sadece tuğlalardan oluşan dış iskelet ve önemli kolonlar yapılmıştı. Camları örten kalın ve tozlu örtülerden dolayı içeriye yalnızca ince ışık süzmeleri girebiliyordu. Sekizinci katta biraz daha ilerledikten sonra toplantı masasını bulduk. Üzerinde masayı aydınlatması için kullanılan küçük bir ampul vardı. Onun dışında hiçbir şey yoktu etrafta. Ne bir harita ne de beş dakika önce burada olduklarına dair bir iz.

-Yine mi!? Bu kadın nasıl her seferinde geleceğimizi anlayabiliyor.

Sinirle bana döndü.

-Ne? Onunla iş birliği yaptığımı falan düşünmüyorsun herhalde?

-Siz yaratıklar, hepiniz aynısınız.

Aniden Victor bana nişan aldı. Bağırdı.

-Dur!

İlk başta beni vuracak sandım. Sonra arkamı döndüm. Çete üyelerinden biri buraya geliyordu.

-Hemen ellerini kaldır ve teslim ol!

Suçlu ellerini kaldırdı.

-Şimdi arkanı dön ve yavaş adımlarla bana doğru gel!

Arkasını döndü. Ve kaçmaya başladı.

-Yakala onu Francisca.

Adamı kovalarken Victor telsizden Bruce'a haber verdi. Adam binanın ana merdivenlerinden iniyordu, yani Bruce ile karşılaşması an meselesiydi. Kaçan kişi ile aramızda iki kat mesafe vardı. Aşağıda birkaç bağırma sesi işittik. Ben de var gücümle seslendim.

-Bruce!

Adam Bruce'u atlatmayı başarmıştı. 

-Bruce! İyi misin?

-Evet. Koşun! Ben hemen arkanızdayım.

Kalkmasına yardım ettik ve kovalamaya devam ettik. Binadan çıkınca silahlı ekip ile karşılaştık. Victor nefes nefese sordu.

-Kapıdan biri çıktı mı?

-Hayır efendim.

-Başka bir çıkıştan kaçmış olmalı.

Bruce solumuzdan seslendi.

-Bu taraftan!

Yaklaşık yirmi kişi adamın arkasından koşuyorduk. Üç yüz metre kadar kovaladıktan sonra ilerideki bir diskoya girdiğini gördük. Biz de arkasından daldık. Son derece yüksek seste şarkı çalıyordu ve içerisi aşırı kalabalıktı. İnsanlardan ne doğru dürüst ilerleyebiliyorduk, ne birbirimizi duyabiliyorduk ne de görebiliyorduk. Bruce ve birkaç polisin daha ''Durun!'' diye bağırmasından sonra müziği kıstılar.

-Herkes hemen dursun ve yere yatsın!

İnsanlar umursamazca sesi kısık da olsa şarkı eşliğinde dans etmeye ve içmeye devam ediyorlardı. Birkaçı ise bize dönüp isyan etmeye başladı.

-Siz kimsiniz de bizim eğlencemizi bozuyorsunuz!?

-Ben FBI'dan Bruce Nelson ve size hemen konuşmayı kesip yere çökmenizi emrediyorum. Aranızda bir suçlu dolaşıyor.

-Yoksa ne yaparsın? Hepimizi vurur musun!? Siktirin gidin kendi zengin mekânlarınıza! Burada hükümeti umursayan kimse yok! Sadece eğlenmeye çalışıyoruz. Ait olduğunuz yere dönün! FBI'mış!

Bruce'un sinir kat sayısı artıyordu.

-Hemen açın şu lanet ışıkları!

-Hayır! Müziği açın!

-Şu anda bu mekânda büyük bir devlet suçlusu var diyorum!

-Bir değil, bir sürü var.

-Bu tartışma için zamanımız yok.

Bruce havaya bir el ateş etti.

-Hepinizi tek tek vurmamı istemiyorsanız hemen eğilin!

Çoğu dediğini yapacak gibi olduysa da bir grup genç emre karşı geliyorlar ve diğer insanları cesaretlendiriyorlardı. Ellerindeki içki şişelerini yere vurup kırdılar.

-Gebertin şu hükümetin adamlarını!

Birkaç saniye sessiz bakışmanın ardından yirmi kişilik grup üzerimize çullandı. Aralarında biz de dağılmış durumda olduğumuzdan ateş açamıyorduk. Zaten çok karanlık olduğundan kim kiminle kavga ediyor o bile anlaşılmıyordu. Ben kısa ve zayıf olduğumdan çok darbe almadan aralarından sıyırılıp kalabalıktan kaçmayı başardım. Benim gibi ortadaki kalabalıktan ayrılan yalnızca bir kişi daha vardı. İnşattaki adam.

-Adam kaçıyor!

Sesimi duyuramıyorum. 

-Bruce! Victor! Adamı buldum!

Ekipten beni duyanlar takibe devam ederlerken bir şey beni durdurdu. Hoparlörün yakınında durduğum için şarkıyı duyabiliyordum. Şarkının ismi... Eden çalıyordu. Hooverphonic. Birkaç adım daha yaklaşıp elimi hoparlör ızgarasının üzerinde gezdirdim. Parmak uçlarımda kumaşın desenlerini hissederken sanki bir insanın tenine dokunuyordum. Dejavu.

-Francisca ne yapıyorsun!?   

Bruce'un bağırması ile kendime geldim. 

-Hemen çık buradan!

Mekândan çıktıktan sonra beş yüz metre daha kadar ilerledik. Sokaklar gittikçe daha da ıssızlaştı. Devamında yan yana ancak üç insanın sığabileceği kadar dar ve upuzun bir koridora girdik. Bu kadar koşmaya alışık olmadığımdan ben koridorun başında durmak zorunda kaldım. Yanımdaki merdiveni kullanarak koridoru oluşturan evlerden sol olanın üstüne doğru çıkmaya başladım. Bu sayede binanın üstünden olanları takip edebilecektim. Kaçan adam ile ekip arasında elli metre ya var ya yoktu. Onu kıstırmayı başarmıştık. Ben ikinci kattayken, adam koridorun sonundan sola döndü. Onun arkasından dev, metal bir masa taşıyan iki kişi çıktı ve masayı yere koydular. Ardından devasa bir makineli tüfek taşıyan iki kişi daha geldi. 

-Siper alın!

Siper alacak hiçbir yer yoktu. Çete ağır makineliyi masanın arkasına yerleştirdi. Bizim askerlerimiz ateş ediyorlardı fakat kurşunları metal masayı delemiyordu. Sıra makineli tüfeğe geldiğinde, namlusundan ölüm yağdırmaya başladı. Kaçmaya çalışan, yere yatan, ölü numarası yapan... Herkes, hepsi öldü. Gözümün önünde paramparça olmuşlardı. Olduğum yerde diz çöküp katliamın sona ermesini bekledim. Sesler kesildiğinde çete üyeleri silahı orada bırakıp kaçtılar. Ben ise geldiğim yerden aşağıya indim. Zemin ölü beden kaynıyordu. Bütün o et parçalarının arasında aradığım tek kişi vardı. 

-Bruce! Bruce!

Bedenlerde birinin üzerine bastığımda inleme sesi duydum. Bir umutla eğilip arkası dönük adamın yüzünü çevirdim. Bruce değildi. Sıradan polislerden biriydi. Sağ bacağı kopmuş ve sanırsam göğsünden yaralanmıştı.

-Bizi... Bizi tuzağa çektiler.

Ne demem gerektiğini bilmiyordum. Polisi yavaşça bırakıp aramaya devam ettim. Bir canavar gibi cesetlerin arasında yavaş adımlarla dolaşıyordum. Dışarıdan bakan biri soğukkanlı bir kız görüyor olsa da içimde yaşadığım yoğun acıyı ve korkuyu ifade etmenin bir yolunu bulamadığımdan hissiz gözüküyordum. Tek isteğim Bruce'u bulabilmekti. Ancak bunu başaramadan birisi enseme sert bir darba indirerek beni yere serdi.

*

-Gir!

Kapıyı çalan her kimse içeri girmeden yastığımı dikleştirip doğruldum. Kapı aralığından Bruce kendisini gösterdi.

-Rahatsız etmiyorum umarım.

-Asla.

-Girebilir miyim?

-Her zaman.

Güldü. O gülünce ben de güldüm. Bu kadar iri yarı bir adamın son derece kibar olması hoşuma gidiyordu. Yatağımın ucuna oturdu.

-Yine serumları takmışlar.

-Öyle olmuş. Hatırlamıyorum.

-İyi misin peki?

-Evet, yorulmuşum.

-Ben de. Fakat benimki daha çok fiziksel yorgunluk. Seninki farklı.

-Sanırım öyle.

-Bu genç yaşında sana çok sorumluluk yüklediğimizi biliyorum Francisca.

-Ne yapalım, hapisten çıkmamın tek yolu buydu değil mi? Ne kadar bana seçim şansı bırakmamış olsanız da ben size katılmayı seçerdim.

-Seçer miydin?

-Yani, İspanya'da sıradan bir hapishanede tutuklu kalmaktansa Amerika'da hükümet adına çalışan bir ajan olmayı tercih ederim.

-Bunu duyduğuma sevindim. Ne zaman istersen ben yanındayım biliyorsun. Buradaki asıl görevim seni gözetim altında tutmak. Yani bir nevi koruyucu abin olarak görebilirsin beni.

-Zaten öyle görüyordum.

-Hatırlatma yapayım dedim. Ben yakınındayken kendini güvende hisset.

-Hissediyorum.

-Hadi sen uyu artık. Uyu da zihnin kendisini yenilesin.

Tam kalkmıştı ki ben konuşunca durdu.

-Uyuyamıyorum ki.

-Neden?

-Bu beyinle yaşamak, anlatılacak bir şey değil Bruce. Bazı sabahlar uyandım sanıyorum fakat tüm günümü uyurgezer gibi geçiriyorum. Bunun da ötesinde, dejavu nedir bilir misin?

-Evet.

-Bir yere ilk defa gittiğimden emin olmama rağmen orası tanıdık geliyor. Tanıdık gelmeyi geçtim, çıkışın, tuvaletin nerede olduğunu biliyorum. Hangi odanın nerede olduğunu biliyorum. Kimin ne söyleyeceğini önceden biliyorum çünkü o anı önceden yaşamış oluyorum.

-Dejavu öyle bir şey işte.

-Hayır, hayır... Bu farklı. Hayal dünyamda yaşadıklarımın benzerlerine gerçek hayatta da tanık olunca dejavu geçiriyorum. Bence ben hayal ettiğim hayat ile yaşamak zorunda kaldığım hayat arasında sıkışıp kalmış bir zavallıyım.

Tekrar, bu sefer daha da yakınıma oturdu.

-Aman tanrım. Çok üzgünüm Francisca.

-Keşke, keşke bunun bir tedavisi olsa. Yaşadıkla... Yaşad...

Ağlamamı içime atmak istemiştim fakat bu sefer de hıçkırıkla birlikte daha da güçlenerek geri dönmüştü.

-Sakin ol, yanındayım.

-Önemi yok ki. Yaşadıklarım, gerçek olup olmadıklarını ayırt edemiyorum ki! Hepsi bir hayal ürününden ibaret olabilir. Bunun aksini ispatlayacak hiçbir şey göremiyorum. Ben, ben kimim bilmiyorum Bruce. Özel biri olmayı bırak, ben sanırım hiç var olmadım.

*

-Ne oluyor?!

Uzun zaman sonra ilk defa kendime geldiğimde beyaz bir odada, yatağın üstünde serumlara bağlı uzanmıyordum. Ellerim arkadan koli bandı ile bir direğe bağlanmışlardı.   

-Kız uyandı.

Bağırdım.

-Bırakın beni!

-Bence hemen öldürelim gitsin.

Altı tane maskeli kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. Ben çaktırmadan battan kurtulmak için ellerimi sağ sola ittiriyor, parmaklarımı farklı şekillere sokarak bir boşluk yakalamaya çalışıyordum. Konuşmaları bittiğinde biri karşıma geldi. 

-Sana ne yapsak bilemedik.

Sesini hemen tanımıştım. Beni kulübeden kaçıran kızdı bu.

-Bırak beni! Bırak beni de o koca kafanı gövdenden ayırayım.

-Yani, bu nefretinde haksızsın diyemeyeceğim.

-Seni bulacaklar! FBI'da herkesin haberi var. Lider olduğunu biliyorlar. İsmini biliyorlar.

-Vay be, o kadar belli oluyor muymuş?

-Buraya geldiğimizi biliyorlar. Planınızı da biliy...

-Bir bok bildikleri yok.

Az önce beni öldürmeyi teklif eden tiz sesli adam teklifinde ısrar ediyordu. Bir an önce beni öldürüp buradan gitmek istiyordu.

-Hadi şunu vurup gidelim buradan Iana!

-Kimse bir yere gitmiyor!

Tekrar bana döndü.

-Vay be! Sonunda seni bulabildim. 

-Sen mi? Asıl ben seni buldum. Sen korkak gibi kaçarken ben seni avladım.

-Bana pek avlamışsın gibi gelmedi. Bak, bu tartışmayı bir kenara bırakalım. Seni serbest bırakırsam beni öldürmeyeceğine söz verir misin? Çünkü bunu denersen yapacağın son şey olur. Ve ölmeni istemiyorum.

-Olsun! En azından görevimi yerime getirmiş olurum. Arkadaşlarımın intikamını almış olurum!

-Ne?! Bu aptallar için kendini feda edeceğini söyleme bana. 

-Aptal dediğin insanlardan birinin adı Bruce. Birkaç saat önce gene korkakça tuzağa düşürdüğünüz ve öldürdüklerinizden biriydi.

-Sana ne söylediler bilmiyorum ama hepsi yalan!

-Yalancı sensin!

-Onları gerçekten umursuyor musun yani? Seni kandıran, beynini yıkayanları.

-Umursamıyorum. Ama... Ama seni gene de öldüreceğim. 

-Neden?

-Çünkü benimle oyun oynayabileceğini sanıyorsun. Beni aptal yerine koyamazsın!

-Aman tanrım, hiç değişmemişsin.

-Kim olduğum hakkında en ufak fikrin yok!

-Ah... Emin ol, var.

Maskesini indirdi. Gördüğüm surat karşısında vücudum; bardaktan zehir içtiğimde nasıl etkilendiyse onun beş misli acıyor, yaşamak ile her türlü ilişkisini kaybediyordu.

-Artık gitmemiz lazım!

Arkadan panik sesleri yükseliyordu.

-Hadi vur şunu da gidelim Iana!

Sancia bağıran adama döndü.

-Hayır! Onu bu halde bırakamam. Gerçekleri öğrenmesi lazım.

Bir başkası kendi fikrini sundu.

-Hayır! Eğer kızı alırsak anlarlar. Bırakalım onların yanında kalmaya devam etsin. Bizim küçük ajanımız olsun.

-Doğru diyorsun.

Tüm bu sırada ben, aklımdaki yegâne soruyu söyleyebilmemi sağlayacak iki kelimeyi ağzımdan çıkarmayı başardım.  

-Sancia, neden?

-Francisca, bana bak. Bana bak! 

Yanaklarımdan tutup yüzümü sağa sola sallıyordu.

-Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan haftaya Tisserie'ye gel. Saat tam öğlen ikide beni orada bekle tamam mı?

-Ben, sanırım kusacağım.

Arkadan sürekli bağırış sesleri geliyordu.

-Iana hadi ama! Gitmeliyiz! Gelecekler!

-Bir dakika!

Sancia iyice yaklaştı ve dudaklarıma yumuşak bir öpücük kondurdu.

-Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan haftaya bugün tek başına, saat ikide gel Francisca. Kim olduğunu, seni yıllardır nasıl kullandıklarını öğrenmenin tek yolu bu. Bırak seni kurtarayım. Eski zamanların hatırına...

*

-Selam.

-Selam.

-Oturabilir miyim?

-Tabi ki buyurun.

-Umarım rahatsız etmiyorumdur.

-Hayır. Zaten kalkmak üzereydim.

-Teşekkürler.

-Ne demek.

-Aksanınız farklı. Burada mı yaşıyorsunuz?

-Hayır. Aslında İspanya'da yaşıyorum. Okumaya geldim.

-Ne güzel. Adım Maxime.

-Ben de Sancia. Memnun oldum.

-Arkadaşını mı bekliyorsun?

-Evet, ev arkadaşımı. Lavaboya gitmişti, birazdan gelir. 

-Anladım.

-Fransız mısın?

-Efendim?

-Fransa'da mı yaşıyorsun? İsmin Maxime olduğu için...

-Anladım. Evet, Fransa'da doğdum. Birkaç yıldır Amerika'dayım. Yazarlık yapıyorum.

-Yazar mısın? Ne güzel.

-Teşekkür ederim. Edebiyat senin ilgini çekiyor mu?

-Evet. Yani, biraz. Ama yazdığım tek şey günlüğüm.

-E bir yerden başlamak gerekir. Ev arkadaşın da mı İspanya'dan geldi?

-Hayır, onunla burada tanıştım. Henüz ev arkadaşım sayılmaz. Hala ev bakıyoruz. Kalacak doğru dürüst bir yer bulamadık. İki aydır farklı farklı yerlerde idare ediyoruz.

-Benim binadaki ikinci kat şu anda boş. Kiracılar geçen hafta çıktı. Ben de orada kirada oturduğumdan biliyorum, ev sahibi çok iyi ve kibar birisi. Fiyatı da gayet uygun. Adresi verebilirim. Bu kafeye on dakika yürüme mesafesinde. 

-Harika olur. Hem bu mahalleyi çok sevdik. Kafeyi de çok sevdik. 

-Ben de bu kafeyi çok seviyorum. Ama seni hiç görmemiştim. 

-Çünkü genelde burada değil, arka bahçesinde oturuyoruz.

*

-Buyurun hanımefendi, buraya geçebilirsiniz.

Girişteki garson beni kafenin arka bahçesine yönlendirdi. İki kişilik bir masaya oturdum. Zihnimde bir sürekli FBI'dan güvendiğim birine haber vermem gerektiğini söylüyordu ancak kime? Bruce'un ölümünün ardından bırakın güvenmeyi iletişim kurabileceğim insan kalmamıştı ki. Hem beni öldürmek isteseler oracıkta öldürebilirlerdi. Hayır, Sancia beni öldürmezdi. Gerçi bildiğim Sancia bunların hiçbirini yapmazdı. Onlarla ne işi vardı?! Ne ara devlete karşı suç işleyen bir çetenin lideri olmuştu. Nasıl böyle bir şey yapmıştı, bana nasıl haber vermemişti?! Sanırım asıl bozulduğum şey yaptığı işler değil, bunu bana söylememiş olmasıydı. Ben onun en yakınıydım. Böyle bir şey yapıyorsa mutlaka bana haber vermeliydi. Onu FBI'a satacağımı düşünmüş olamazdı herhalde. Bana güvenmemiş olamazdı...

-Merhaba.

Sancia küçük siyah çantasını masaya koydu ve karşıma oturdu.

-Nasılsın?

-Ne diyorsun Sancia?! Bu da ne böyle?

-Yanında birini getirmedin değil mi?

-Bilmiyorum, belki getirmişimdir.

-Bak, kızgın olduğunu...

-Kızgın mı? Şu anda yaşadığım duyguları kelimelerle anlatmam mümkün değil Sancia. Hayatındaki en değerli kişinin bir gün seneye "hiç değişmeden dönmek" sözüyle senden ayrıldığını ve bir daha asla ondan haber alamadığını düşün. Yıllar sonra ise devlete karşı suç işleyeceği fark edilen bir çetenin başı çıkıyor. Yani ben... Neden bir çetenin başındasın Sancia? Ve ne zaman? Bana nasıl haber vermezsin?!

Daha konuşmaya başlayalı otuz saniye olmuştu ki gözlerim doldu. Nefret ettiğim bir özelliğim daha işte, sinirlenince ağlamak. Tüm korkutuculuğumu yok ediyordu.

-Buraya geldikten beş altı ay sonra ekiple tanıştım. Olaylar çok ani gelişti Francisca. Devletin neler yaptığını bilsen beni suçlamazdın.

-Seni devlete karşı bir şey yapıyorsun diye suçlamıyorum zaten Sancia. Ne yaparsan yap seni asla yargılamam biliyorsun. Ama bana nasıl haber vermezsin? Bu kadar mı değersizdim gözünde?

-Sonuçta FBI ile çalışıyorsun.

-Ne olmuş yani? Sen Sancia'sın. Bu polisler senin yanında ne ki? He?! Ben senin için canımı vereceğimi söylüyorum sen bana neyden bahsediyorsun. Ayrıca benim özel yeteneğim olduğunu da biliyorsun. Sana ne kadar yardımım dokunurdu.

-Nasıl haber verseydim sana? Bu işler çok sonra başladı. O zamanlar sen çoktan gitmiştin.

-Ben mi?! Giden sendin!

-Onu demiyorum. Polis olmuştun ve uzun zamandır konuşmuyorduk.

-Aramızın açılmasının sebebi de sensin! Birden konuşmayı sen kestin.

-Böyle şeyler olur biliyorsun. Birini ne kadar seversen sev, herkesi hayatında tutamazsın. Aramız kendi kendine açıldı.

-Şimdi de herkes oldum he? Benim herkesim yoktu ama Sancia. Bir tek sen vardın.

-Özür dilerim. Sana haksızlık ettim biliyorum.

-Haksızlık! Evet.

Kısa bir sessizlik oldu. Uzanıp elimi tuttu.

-Aramız birden açıldı Francisca özür dilerim. Uzun zaman konuşamadık. Arından bu çete işi ortaya çıkıverdi. Ben de liderleri olduğum için tüm zamanı plan yapmakla geçiriyordum. Sonra senin FBI'a katıldığını öğrendim.

-Nereden?

-Evine gittim Francisca. Ta İspanya'ya geri gittim. Annen söyledi.

-Geri mi geldin?

-Evet. Hem de bu kadar karmaşanın arasında. FBI'a, yani en büyük düşmanımıza katıldığını öğrenince zaten iş benim kararım dışında kalmıştı. Çetedekiler asla sana ulaşmama izin vermezdi. İmkânsız bir aşka dönüşmüştü bizimki.

-Aşk mı? Aşkla bunların ne alakası var?

-Seninle bir gün karşılaşacağımı biliyordum. Ve işte sonunda karşılaştık. Önemli olan da bu.

-Hayır, bu hiç önemli değil. Ayrıca karşılaşmadık, ben seni takip ettim. Biliyorsun, beni zehirledin hani.

-Evet... Ama zehir ölümcül değildi. Seni oradan kaçırabilmek içindi. Tekrar güvenini kazanmam için karşılıklı konuşabilmemiz lazımdı. 

-Eskisi gibi değilsin. O kadar değişmişsin ki.

-Bu olayları başlatmam, lider olmam, hepsi seni bulabilmek içindi. Bir gün karşılaşacağımızı bildiğimden planı hem ona göre yaptım. Hamlelerimin merkezinde sen vardın. Eylemlerimin sebebi de sonucu da hep sendin. Aşk, bu operasyona yön verdi.

-Ne planlıyorsunuz?

-Sana güvenebilir miyim?

-Ne!?

-Sakin ol, şaka yapıyordum.

-Sakın bir daha güven ile ilgili laf etme.

-Anlaşıldı. Devlet çok büyük bir şey planlıyor ve bunu herkesten gizliyorlar.

-Devam et.

-Şehrin ortasına inşa ettikleri dev binayı biliyorsun değil mi?

-FBI'da çalışıyorum diye beni bir laboratuvar faresi falan sandın herhalde. Tabi ki biliyorum.

-Hayır Francisca sen değil, ama bahsettiğim bina laboratuvar fareleri ile dolu. Orayı yok edeceğiz.

-Anlamadım.

-Orada FBI için çalışacak yaratıklar üretiyorlar. Tıpkı senin gibi özel yetenekleri olacak yaratıklar. Ve bu yaratıkları üretmek için de deneklere ihtiyaçları var. İnsanları kaçırıp oraya denek olarak götürüyorlar. Orada çok kişi acı çekiyor Francisca.

-Ne yapıyorlar?

-İnsanların genetiğini değiştiriyorlar.

-Şimdi de yaratık oldum he?

-Öyle demek istemedim Francisca.

-Çok saçma. Eğer darbe yapmak istiyorsan direkt söyleyebilirdin Sancia. Sadece darbe yapmak istiyorum, ülkeyi ben yönetmek istiyorum demen yeterli. Böyle saçma sapan şeyler uydurmana gerek yok.

-Darbe mi? Altı kişi ile mi darbe yapacağım?

-Gerçekten altı kişi olduğunuzu nereden bileceğim?

-Evet. Önce bana söylemeliydin diyorsun şimdi de inanmıyorsun. Git bir de FBI'a planımı anlat istersen.

-Güzel fikir.

Sandalyemi hızlıca geriye ittim ve masadan kalktım. Sancia arkamdan koşuyordu.

-Francisca! Dur!

Durdum ve sinirle yüzüne bağırdım.

-Francis!

Anlam verememişti.

-Ne?

-Benim tanıdığım Sancia bana asla Francisca demezdi. Francis derdi!

Yüzüne bakmadan binadan dışarı doğru yürümeye devam ettim.

-Üzgünüm Francisca! Francis. Bekle! Doğruyu söylüyorum. Devlet kendisi dışında kimseyi düşünmüyor! Oraya dev bir laboratuvar kurdular.

-FBI'ın aylardır içindeyim. Böyle bir şey yapıyor olsalar haberim olurdu.

-Haberin falan olamaz! Seni hayvan gibi kullanıyorlar.

-Devam et. Yaratık, hayvan... Sevgiliden başka daha neler olacağım kim bilir gözünde.

-Yanlış anlıyorsun. Hey! Eğer darbe yapacak olsam neden o bina ile uğraşalım? Dört gün sonra o binaya gidip bomba döşeyeceğiz ve daha fazla can yanmadan işini bitireceğiz.

-Saçmalık.

-Tamam dur! Tamam. Öncekiler yalandı! Francisca, Francis şimdi sana gerçekten neler döndüğünü anlatacağım. Ancak bunu kaldıramamandan korkuyordum.

-Artık ne senin aptal yalanlarını dinleyecek vaktim ne de yüzünü görmeye yetecek yüreğim kaldı. Elveda.

Yoldan geçen boş taksiye elimle işaret ettim.

-Taksi!

-Beni dinlemelisin!

Arabaya bindim ve kapıyı kapadım.

-Francisca!

Her ne kadar yapmamam gerektiğini bilsem de ayrılmadan önce son bir kez suratına bakmak istedim. Ancak ikna olmayacak, vazgeçmeyecektim. Taksiye bindiğim gibi ayrılacaktım buradan. Artık FBI için de çalışmayacaktım. Sancia'yı da sonsuza kadar unutacaktım. Sıradan bir hayat yaşayıp, en azından huzurlu yaşlanacaktım. Geldiğim bu nokta, sabrımı taşırmış, yeni ve sakin hayatımın başlangıcı olmuştu. Son kez baktım o yüze. Ama camın arkasına baktığımda gördüğüm yüz Sanciaya ait değildi ki! Bu bendim! Kendime bakıyordum! Neler oluyordu?! 

-Nereye gidiyoruz hanımefendi.

Dışarıdaki ben kâğıda bir şeyler yazdı ve camdan gösterdi.

''Yarın aynı saatte aynı masada, bu sefer sadece gerçekler.''

-Hanımefendi? Nereye gideceğiz.

-Sadece sür.

*

-Evet, bakalım yazarımız ne yazmış.

Francisca birinden tükürük örneği aldığında eğer yeterince odaklanabilirse birkaç saniye onun gördüğü şeyleri görebildiği söylüyor. Ve bunu birçok kez kanıtladı. Bu özelliği çok küçük yaşlarda fark etmiş. Dördüncü sınıftayken bir gün arkadaşının pipetinden çilekli süt içmiş. Sonra yaklaşık otuz saniye kadar sonra onun gözlerinden kendisini görmeye başlamış. Fakat bu çok kısa bir süre için gerçekleşmiş. Arkadaşının o an gördüklerini, birkaç saniyeliğine o da görmüş. Ne olduğunu tam anlayamasa da çok korkmuş. Annesini arattırmış ve eve gider gitmez onlara olanları anlatmış. Bir anlık zamanın durduğunu, daha önce hiç görmediği bir açıyla etrafı gördüğünü ve oranın tanıdık geldiğini söylemiş. Nedensizce ve aniden, ve de uyanıkken rüya görmeye başladığını düşünmüş. O zamanlar bu kadar net anlatabildiğini sanmıyorum fakat buna benzer bir konuşma geçmiş annesiyle arasında. Francis'e dejavu denilen bir şey yaşadığını söyleyip geçiştirmişler. Herkese oluyor demişler, korkması da normalmiş. Kimse özel bir yeteneğinin olabileceğini düşünmemiş o zamanlar tabi. Ancak büyüdükçe fark etmiş ki dejavu dedikleri şey ile onunkinin alakası yokmuş. Bu yetenek sadece ona özelmiş. Devam eden yıllarda bunu kullanarak âşık olduğu çocuğun o an ne yaptığını kontrol edebiliyor, sınavdan önce sınıfın en çalışkan öğrencisinin suyundan içip onun görüşüne geçiyor ve kopya çekebiliyormuş. İş bununla kalmamış tabi ki. İnsan böyle büyük bir sırra sahip olunca söylemeden edemez. Lise yıllarında benim de dâhil olduğum bir arkadaş grubuna sırrını açıkladı. Ben zengin erkekleri ayartıyordum. Birlikte bara gidip bir güzel öpüşüyorduk. Öpüştükten hemen sonra tuvalete gitmem gerektiğini söyleyip tuvalette Francis ile buluşuyordum. Onu da öptükten sonra çocuğun tükürüğü Francis'e geçmiş oluyordu. Sonra tek yapmam gereken sevgilim kredi kartını kullanana kadar ona katlanmaktı. Tam kart kullanacağı sırada Francis'e haber veriyordum. O da çocuğun görüşünü alıp şifresini öğreniyordu ve bam! Birkaç farklı yöntem denesek de sanırım en çok para kazandığımız teknik buydu. Bir süre daha böyle devam ettikten sonra grubumuzda tuhaf bir şeyler döndüğü anlaşıldı. Parasını çalmaya çalıştığımız bir çocuk diğerlerine göre daha akıllı çıktı. Ben kartını alırken fark etmiş. Bizi takip etti ve kartını kullanırken suçüstü yakalayıp polise haber verdi. Ben eğitim için Amerika'ya gitmek üzereydim. Suçtan yırtmak için Francis ve bir arkadaşımız daha beni kandırdıklarını söylediler ve suçlu konumundan kurtarmayı başardılar. Francis'in hakkını yememem lazım. Beni kurtarmak için yalan ifadeler verdi, kendisini büyük riske attı ve fedakârlıklar yaptı. Çünkü bana deliler gibi âşıktı. Ona birlikte olamayacağımızı kaç kere söylememe rağmen aşkını saklama gereği bile duymadı. Denedim, fakat bana değer verdiği kadar sevemedim onu. Yine de sesimi çıkarmadım. Ona iyi geliyordum. Onu kendimden mahrum bırakamazdım. Neyse, soyduğumuz çocuk ile konuşarak ona ne kadar üzgün olduğumu, böyle bir şeyi bana nasıl yaptıklarını anlayamadığımı söylediğimde bana inandı ve hakkımda şikâyetini geri çekti. Francis önce birkaç ay İspanya'da hapiste kaldı. Sonra özelliğini itiraf etmiş olmalı. FBI'a transfer edildiğini duydum. Büyük suçları önlemek için bir avcı olarak çalışıyormuş. İşin aslı onu özlüyorum. Ne kadar yalnız olduğunu bir ben biliyorum. En son görüşmemde bana söylediği şey aklımdan hiç çıkmıyor. "Herkes tarafından bir suçlu ve suçludan çok bir yaratık olduğum için dışlansam da asıl üzüldüğüm şey ailemin beni dışlamış olması. Biri ne olursa olsun, yalancı da olsa, hırsız da yaratık da olsa ailesinin yanında olmasını istiyor. Aile benim için en değerli şey ve o kadar küçük yaşta seçim şansımın bile olmadığı bir şey yüzünden onları kaybetmek beni kahrediyor. Bir insanın ailesi olmazsa kim olacak ki yanında? Neden onlar için özel biri olamadım hiç? Neden her lafım saçmalamak olarak algılandı? Takdir edilmek için ne yapmamı beklediler? Neyse ki yanımda sen varsın Sancia. Benim ailem sen oldun. Aslında benim tek gerçek ilişkim oldun. Benliğimin bir parçası, varlığımın tek kanıtı oldun."

*

-Nerede kaldı bu kadın?!

Bu sefer beni yalanları ile kandırmasına izin vermeyecektim. Masanın altından silahımı çıkarmış gelmesini bekliyordum. Ya da gelmemi mi demeliydim? Kafamın her zaman çorba gibi olduğu doğruydu ve çok fazla olağanüstü şey yaşamıştım fakat bu bambaşka bir şeydi. O taksinin dışındaki kadın bendim. Ve taksinin içindeki de! Peki nasıl olmuştu da o kadın önceden Sancia'ydı. Eğer Sancia'nın kılığını girdiyse gayet rahat benim kılığıma da girebilirdi. Belki de ne bendi ne de Sancia. Bruce haklıydı, o kişi tehlikeli biriydi!

-Selam.

Masaya kısa sarı saçlı bir adam oturdu.

Hemen masanın altından silahımın ucunu dizine dokundurdum.

-Kimsin sen!? Bana söylediklerinden bir tanesinin daha yalan olduğunu fark ettiğim anda karnını kurşunlarımla doldururum. Ben FBI'a çalışıyorum, insan içinde olmamız umurumda bile değil! Tutuklanmam.

-Sana doğruyu söyleyecektim. Bana inanmamandan korktum.

-Asıl şimdi benden korksan iyi olur. Asıl kimliğin ne?

-Ben, ben senim Francisca. Yani aslında sen bensin. Eğer gerçekleri öğrenmek istiyorsan benim sözümü kesmeden dinlemeni istiyorum. Çünkü iş düşündüğünden çok daha karmaşık.

-Pazarlık yapacak durumda olduğunu mu sanıyorsun? Sikik sikik konuşmayı bırak ve anlatmaya başla. Hemen!

-Tamam.

Derin bir nefes aldı.

-Sen benim klonumsun Francisca. Bu yüzden Sancia'yı, senin, yani benim ona âşık olduğumu biliyordum. Seninle ilgili her şeyi biliyorum çünkü sen benim geçmişime sahipsin. Devlet iki yıldır bu yöntemi uyguluyor. Eğer devlete karşı suç işleme potansiyeli olan birini bulurlarsa, yani kimliğini öğrenirlerse onun DNA'sını alıp klonunu oluşturuyorlar. Bu oluşturulan klon, istediği zaman asıl kimliğinin görüşüne geçebiliyor ve FBI'a bilgi veriyor. Anıları baştan oluşturulduğu için de bunların hiçbirinden haberi olmuyor. Özel bir ajan sanıyor kendisini. Sadece belirli anılarını hatırlayabiliyor. Sadece travma etkisi yaratan önemli anıları yani. 

-Ben neden senin gibi şekil değiştiremiyorum?

-Belki yapabiliyorsundur.

-Emin ol yapabilsem fark ederdim. Hem ben sadece senin değil, herkesin görüşüne geçebiliyorum.

-Hayır, geçemiyorsun.

-Geçebiliyorum!

-En son kimin görüşüne geçtin söyle bakalım öyleyse? He?

-En son, en son... Ben...

-Hatırladığın her şey, yaşadığını sandığın geçmişinin çoğu yalan anılarla dolu. Hayatımın birkaç önemli kırılma noktasını net hatırlayabiliyorsun. Araları yapay hatıralarla dolduruldu.

-Eğer bu kadar önemsiz bir klonsam neden beni canları pahasına koruyorlar peki?!

-Önemsiz değilsin çünkü dediğim gibi ben özelim. Bu yüzden sen de teknik olarak özel klon oluyorsun. Benim gerçekten bir yeteneğim var, DNA'm sıradan insanlardan farklı. Ve seni oluştururken çok zorlanıyorlar. Bir kez daha oluşturmak her an imkânsız olabilir.

Görünüşünü bana dönüştürdü. Öne eğilip elleri ile yanaklarımdan tuttu.

-Lütfen Francis, bana inanman gerekiyor. Sen FBI tarafından oluşturulmuş bir klonsun. Sadece beni bulman için tasarlandın. Beni bulduktan sonra seni sonsuza kadar yok edecekler. Tıpkı diğer klonlar gibi. Ama seni onlardan ayıran bir şey var o da benim yeteneğim. Sen sıradan bir teröristin klonu değilsin. Sen, şekil değiştirebilen bir yaratığın klonusun. Yani benim. Şimdi tüm bunları bir kenara atıp bana, kendine ihanet mi edeceksin?

-Eğer bir klon oluşturacakları kadar tehlikeli isen belki de seni şuracıkta vurmam gerekiyor.

-Kendini mi vuracaksın?

-Sen vurdun?

-Ben seni hiçbir zaman vurmadım.

-Vurdun. Onu da mı hatırlamadığımı sanıyorsun!? Beni aptal yerine koymaya kalkma sakın. Kulübeden kaçırırken sırtımdan iki kere vurdun.

-Hayır. FBI seni vurdu. Bruce'un emri ile vuruldun. Beni de bacağımdan vurdular. Seni bırakıp kaçmak zorunda kaldım. Klonlarına böyle davranıyorlar işte. Seni aptal yerine koyanlar asıl onlar.

-Bruce'u ve diğerlerini öldürdüğünüz koridorda ben de olabilirdim!

-Durum farklı Francisca! Benim ve grubumun neden tehlikeli olduğunu biliyor musun? Çünkü biz o klonların yapıldığı binaya dinamit döşeyeceğiz ve orayı havaya uçuracağız. Sizlerin yani klonların da duyguları var bunu biliyoruz. Orası ahlak kurallarının tamamen dışında! İnsanların canı yanıyor. Klonları insandan saymıyorlar anca...

-Ah! Ne kadar ahlaklı, ne kadar düşüncelisiniz. Oysa ilk bakışta bir avuç canavar gibi gözüküyorsunuz!

-Yapma. Bunu bana yapamazsın.

-Beni daha kaç kere kandıracaksın?

-Of Francisca!

-Bana Francisca demeyi kes artık! Kendi kendimle konuşuyorken neden ismimi söyleyip duruyorsun ve bundan nasıl rahatsız olmuyorsun? Belki de klon sensindir? He? Klon sensindir ve özel olan benimdir?

-Saçmalama. 

-Gene ben saçmalıyorum değil mi? Doğru. 

-Annen gibi konuştum değil mi?

Sözün ardından bir anlık dona kaldım. Annemin bu lafı kullandığını nasıl bilmişti? Boşluğu yakalayınca hızlıca anlatmaya devam etti.

Bak, sistemin nasıl gerçekleştiğini çok iyi anlaman gerekiyor. Bu sayede aklındaki soru işaretlerinden tamamen kurtulabilirsin.

-Bir yandan sürekli yalan söylediğini düşündüğüm için pek de kolay değil.

-Bir daha açıklıyorum. FBI yeni geliştirdiği bir sistemi kullanıyor. Sistem şöyle çalışıyor; diyelim devlete karşı suç işleyecek, veya tek seferde büyük can kayıplarına sebep olacak birini buldular. O suçlunun DNA'sını bir şekilde elde etmeleri gerekiyor. Bunu başarabilirlerse, üç gün sonra yıkacağımız laboratuvarda o DNA'yı kullanarak o kişinin kolunu oluşturuyorlar ve sahte anılar ekleyerek yıllardır bu işi yaptığına inandırıyorlar onu. Gerçek kimliğinin görüşüne geçiyor ve nerede olduğunu, anlık ne yaptığını FBI'a bildiriyor. Ama onlar normal insanların klonu. Ben normal değilim, o yüzden sen de normal klon olamıyorsun. Bu da işleri iyice karıştırıyor.

-Bilemiyorum.

-Beni dinlemelisin! Biz aynı kişiyiz. Bak, biz hep ne istedik bu hayatta? Özel biri olmak değil mi? Başkalarından farklı olmak. Takdir edilmek. Şu an bunu gerçekleştirme şansın var. Sen bir klonsun ve benim gibi büyük suçluların FBI'da bulunan bir sürü klonu var. Ancak ben, ben gerçekten farklıyım Francisca. Eğer birinin tükürüğünü ağzıma alabilirsem onun kimliğine bürünebiliyorum. 

-Hala beni neden bir kez daha oluştururken zorlandıklarını anlamadım.

-Çünkü klonlara yapay hatıralar ekliyorlar. Bu hatıraları da, o insanın hayatına damga vurmuş anlarının aralarına sıkıştırıyorlar. Benim yaşamımda çok fazla sayıda travmatik olay olduğu için bu anıları yerleştirmede zorlanıyorlar. Seni üretirlerken kim bilir kaç kez başarısız oldular ve bedenini yok edip baştan denediler. Kim bilir bu klonum oluşturulurken ne acılar çektin ama hatırlamıyorsun. Eğer bana, yani kendine son bir kez inanabilirsen Francisca, bu işi bitirebiliriz. Sana bildiğim her şeyi anlattım. Eğer gerçekten ben sen olmasaydım hakkımızda bu kadar şeyi nasıl bilebilirdim? Sancia'ya âşık olduğunu nasıl bilebilirdim? Hatta her şeyi geçtim Sancia'yı tanımasam, onunla karşılaşmamış olsam görünüşüne nasıl geçebilirdim? Tükürüğünü almasam nasıl dün onun kılığına bürünebilirdim. Sen bir klonsun ancak ben değilim. Ve şimdi hayallerimizi gerçekleştirmenin tek yolu benim tarafıma geçmen. Bana yardım et ve o dev laboratuvarı yerle bir edelim.

-Bilmiyorum, bir şeyler yanlış geliyor.

-Bana da. Ama birlikte olursak çok yakında o yanlışları düzelteceğiz.

*

-Merhaba. Kimse yok mu?

Kapıya bakan olmayınca tekrar zile bastım. Yaklaşık otuz saniye sonra kapıyı yaşlı, huysuz bir kadın açtı.

-Ne istiyorsun?

-Francisca'yı arıyordum. Burada oturuyor olması gerek.

-Sen kimsin?

-Ben liseden Sancia. Francisca'nın en yakın arkadaşıyım.

-Francisca artık burada oturmuyor Sancia. Bir daha evimize gelme lütfen.

Kadın kapıyı kapatırken son anda ayağımı koydum. Filmlerdeki gibi havalı olmamıştı hiç, ayağım çok acımıştı. Az kalsın düşüyordum.

-Nerede peki şu an.

-FBI'da.

-FBI mı!?

-Git artık evimden.

-O iğrenç az kokuna isteyerek katlanmıyorum zaten merak etme!

-Terbiyesiz. Küçük orospu seni!

*

-Tamamdır, son bombayı da yerleştirdim.

Bu sırada ben de arkasını kolluyordum. Plan tam olarak düşünüldüğü gibi gitmese de bir şekilde hedeflenen sonuca ulaşmıştık. Patlayıcıları yerleştirirken laboratuvarı yeterince gözlemleyecek zamanım olmuştu. Ben, doğru söylüyordum. Yani asıl Francisca. Gerçekten de olmak istediğim kişinin gölgesinde başka bir şey değildim bu hayatta. Ne kadar çabaladıysam da fayda etmemiş, hayal ettiğimin bir yansıması olmaktan ileriye gidememiştim. O güneşe çıkıp parıldamadığı sürece ben gözükmüyordum bile. Buradan kurtulduktan sonra ne yapacaktık ki? Daha da doğrusu ben ne yapacaktım? Asıl benim yanında gölge olmaya devam mı edecektim? Yoksa umutsuzca olduğum ve olacağım kişiden uzaklaşmaya mı çalışacaktım? Belki de ben de burada tüm bu iğrenç aletler ile yok olmalıydım. Fakat eğer benim aklıma bu geldiyse, asıl benim aklıma da gelmiş olmalıydı! Ayrıca, hala söylediklerinin tamamen doğru olduğu kanıtlanmamıştı. Tamam, burası ile ilgili haklıydı ancak bana gerçekten her şeyi anlatmış mıydı? Belki de asıl ben bendim ve klon oydu. Bu sorularıma bir cevap bulacaktım ancak zamanı şimdi değildi

-Şimdi çıkalım şu lanet yerden.

-Kaç dakikamız var.

-Yeteri kadar var, hadi.

Bombaları yerleştirmek için en alt kata kadar inmiştik. Az önce çetenin diğer üyeleri çatışmaya girmek zorunda kaldığı için bir hayli silah sesi duyulmuştu. Polislerin gelmesi an meselesiydi. Tabii bizim acele etmemizin asıl sebebi ekip değil, patlayıcıların geri sayımı olmasıydı. Dakikalar sonra bu lanet bina yerle bir olacaktı.

-Çabuk, asansörün ipinden çıkacağız.

Elimizde asansör ipine takılan, bizi aşağı veya yukarı hızlıca götürebilen bir alet bulunuyordu. Önden o gitti. Çıktığında bana haber verecekti ki ben de gelebilecektim. O yüzden asansör boşluğundan yukarı bakıyordum. Çıktığını gördüm. Ben de cihazı ipe bağladım ve yukarı çıkmaya başladım. O sırada yukarıdan bana baktığını gördüm. Elinde kocaman bir kerpeten vardı.

-Ne yapıyorsun?!

-Burayı yerle bir ediyorum! Binayı ve onunla birlikte onun tüm mallarını!

Bağlı olduğum metal halatı tek hamlede kesti. Boşluktan aşağı, yaklaşık on metreden en altta duran asansörün üstüne düştüm. Bacaklarımın üstüne düştüğüm için sol uyluk kemiği kırıldı. O kadar sert kırılmıştı ki kemik neredeyse eti yırtıp dışarı çıkacaktı. Acı içinde çığlıklar atarken o çelik halatlardan birini daha kesti. Üç halat daha keserse yukarı asla çıkamayacaktım. Halata makineyi yapıştırdım ve kendimi yukarı çektim. Benim bulunduğum halatı kerpetenin arasına yerleştirdi. Tutma yerlerini sıkarken suratındaki hırsın ve öfkenin sıcaklığı metrelerce öteden yüzüme çarpıyordu. Ama bu sefer ilkinde kesemedi. Tam ikinci defa deniyordu ki kendimi çıkmayı başardığım kata attım. Şimdi aramızda bir kat bulunuyordu. Bacağımın acısı beni bayıltmaya yetecek seviyedeydi fakat onu yakalamadan ölmeye hiç niyetim yoktu. Neden böyle bir şey yapmış olabileceğine anlam veremiyordum. Burası gerçekten de bir laboratuvardı. Yani o konuda bana yalan söylememişti. Ona yardım da etmiştim, neden hala bana düşman gibi davranıyordu? Klonlar acı çekmesin diye bu planı uyguluyorsa benim acı çekmeme nasıl göz yumabilirdi? Kemiğimi sabitleyecek bir şey yapmaya vaktim olmadığını biliyordum. Duvara tutuna tutuna merdivenlere doğru ilerledim. Her adımımda bacağımdaki sinirler yanıyor, kalçamdan belime, oradan da beynime kadar ateş püskürtüyorlardı.  Yine de merak ve intikam duygum beraberinde adrenalin ile acıyı bastırıyor, beni devam etmeye zorluyordu. Onun benden en az üç kat daha hızlı gittiğini biliyordum. Bir de merdivenden ilerlersem yetişmem mümkün değildi. Sağımdaki servis asansörünü gördüm. Bunlar küçük laboratuvar malzemelerinin taşınması için kullanılıyorlardı. Kabin küçük olduğundan içine sığmam imkânsızdı fakat asansör boşluğundan gidebilirdim. Önce asansörü çağırdım. Ardından en alta gönderdim. İpine cihazımı bağladım ve kendimi yukarı çektim. Çıkabildiğim en üst kata geldiğimde boşluktan dışarı çıktım ve tam karşımda onu gördüm. O gün kafedeki kısa saçlı erkek kılığına bürünmüştü. Koridordan doğruca ana merdivenlere koşuyordu. Duvara tutunup silahımı sırtımdan çıkardım. Kocaman tüfeği tek elimle tuttuğum için ateş etmeye başladığım anda namlu hava kalkmış, mermiler etrafa saçılmaya başlamıştı. Kırk mermilik şarjörü boşaltmama rağmen tek bir kurşun isabet ettirememiştim. Kendisini son anda merdivenlere attı. Ben de kendimi sert bir şekilde yere bırakmak zorunda kaldım. Tek elimle duvara tutunurken kurşun değiştiremezdim çünkü. Yerde hemen yeni şarjörü taktım. O da beni vurabilmek için merdivenlerden çıktı. Neyse ki ilk baktığında yerde yattığımı göremedi. Gözleri hafif karanlık ortamda beni arıyordu. O algılayana kadarki geçen birkaç saniyede tekrar silahımı ateşe hazır hale getirdim. Aynı anda birbirimize ateş açtık. Karşılıklı savaşta ilk o vuruldu ve bağırarak sipere geri döndü. Çığlığı uzun koridorda katman katman yankılanıyordu.

-Buraya gömüleceksin Francisca!

Ne kadar zor olsa da ayağı kalkıp onu takip etmem gerektiğini biliyordum. Neresinden vurduğumu görememiştim ama en azından artık o da yaralıydı. Arkasından dikkatlice merdivenlere yöneldim. Basamaklarda ve korkuluklarda kan izleri vardı. Yeterince hızlı ilerleyemediğimden tüfeği bırakıp elime tabancamı almak zorunda kalmıştım. Ağır adımlarla yukarı çıkarken aniden elektrikler kesildi. Etrafı ölüm sessizliği kaplamıştı. Artık her adım attığımda acımı içimde tutmak zorundaydım çünkü çıkacak en ufak ses yerimi belli direkt ederdi. Tabancanın altındaki el fenerini açıp yoluma devam ettim. Merdivenlerden çıkıp orta kata geldim. Artık çıkışa sadece iki kat kalmıştı. Feneri elimle kapatıyordum ki nerede olduğumu tamamen belli edecek kadar ışık yaymasın. Biraz ilerledikten sonra lobi tarzı büyük bir yere geldim. Geniş alan tam karşımda kalıyordu. Onun fenerinin, koridorun sağından ışık saçtığını görebiliyordum. Işık benim geldiğim koridora bakıyordu. Takip edildiğini bildiğinden beni bekliyor olmalıydı. Hemen sağdaki resepsiyon masasının arkasına siper alarak lobiye çıktım. Fenerin ışığına göre ayağı kalktığımda tam karşımda kalacaktı. Derin bir nefes aldım ve masaya sıkıca tutunarak siperden çıkıp ışığın olduğu yere tüm şarjörümü boşalttım. Fakat hiçbir şey olmamıştı. Orada kimse yoktu ki! Sadece feneri duruyordu. Ardından arkamdan bir çatırtı duydum ve duyduğum anda da sırtımın her yerinde inanılmaz acı hissettim. Zaten zor ayakta tuttuğum vücudum mermileri de yiyince yere yıkıldı. Acı feryatlarım binayı kaplamıştı.

-Ah Francisca ah... Sen özel biriymişsin gerçekten de. Daha önce senin kadar safınıd görmemiştim.

Sesi rahattı, beni alt etmiş olmanın, planını gerçekleştirmiş olmanın gururu vardı konuşmasında. Hırsımdan dolayı ona gene yenik düşmüştüm. Beni bir kere daha tuzağa düşürmeyi başarmıştı. Yanıma gelip yerde kıpırdamadan yatan vücudumu düz çevirdi ve az önce siper aldığım yere sırtımı yasladı. Silahımı ayağı ile uzağa itti. Yanıma eğildi.

-Ancak fiziksel olarak hakkını vermem lazım. Sırtında dört tüfek mermisi var, hala nefes alabiliyorsun. Oturup muhabbet etmek isterdim ama biliyorsun, gitmem lazım. Bombalar...

Benden uzaklaşırken kan dolu ağzımdan son bir istek çıkıverdi.

-Dur!

Bana döndü.

-Evet?

-Lütfen... Sana o kadar yardım ettim. Zaten öleceğim, en azından bana gerçekleri anlat. Bunu hak ediyorum.

-Zamanım yok Francisca. Tek gerçek senin kandırıldığın ve bu lanet laboratuvarın yerle bir olduğu. Artık kimsenin canı yanmayacak.

-Hayır! Ben her şeyi öğrenmek istiyorum. Buranın ne laboratuvarı olduğunu, Sancia'yı nasıl tanıdığını. 

-Yalnızca sekiz dakikam kaldı. Üzgünüm.

-Lütfen. Yalvarırım...

Bir kapıya bir bana baktı.

-Bir kez anlatacağım. İyi dinle. Tamam mı?

Kafamı hafifçe aşağı yukarı salladım. Karanlık olduğu için görememişti.

-Francisca?

Canım çıkarcasına bağırdım.

-Tamam!

-Sen ve ben, Maxime ve Francisca, bu dünyada sadece iki taneyiz. Biz gerçekten özeliz. Benim yeteneğim tükürüğünü aldığım kişinin şekline bürünmek. Seninki de zaten bildiğin üzere tükürüğünü aldığın kişinin görüşüne geçmek. FBI senden önce beni buldu. Ailemden, arkadaşlarımdan, kendimi bildim bileli görüştüğüm herkesten alıkoyuldum. Sonrasında bu yeri inşa etti. DNA'larımı inceleyip benim özelliğime sahip askerler yapmak istiyorlardı. Şekil değiştirebilen askerlerden bir ordu oluşturacaklardı, ajanlar yapacaklardı. Bu gerçekleşmeden oradan kaçmayı başardım. Sonra birkaç ay sürekli kılık değiştirerek yaşamımı sürdürdüm. Fakat böyle devam edemeyeceğimi biliyordum. Sabit bir kimlik bulup o şekilde hayatımı sürdürmeliydim. Bir öğlen son derece umutsuzken, bir kafeye girdim. Tesadüfe bak ki orada çok güzel, sarışın bir kızla karşılaştım. Bu harika kızın çok daha harika bir arkadaşı olduğunu ise bilmiyordum henüz. O gün biraz muhabbet ettik. İlerleyen günlerde arkadaş olduk. Evine gittim ve orada tükürüğünü elde edip... Anlarsın, onu öldürdüm. Üzgünüm. Artık hayatıma Sancia olarak devam edecektim. Cesedini yok edip onun gibi yaşayabilmek için hakkındaki her şeyi öğrenmeye başladım. Bunun en kolay yollarından biri de günlüğünü okumaktı. Bunu yaparken Francisca adında çok yakın bir arkadaşı olduğunu gördüm ki bu sen oluyorsun. Yakın arkadaş mı denir bilmiyorum ama neyse, orasını sen biliyorsun zaten. Okulu bittiğinde İspanya'ya geri dönecekmiş. Ailesi şunlarmış falan filan. Devamında seninle olan videolarını izledim, mesajlarınızı okudum. Özel gücünün olduğunu öğrendiğim anda olduğum yerde kalakaldım. Başına gelecekleri bildiğimden FBI'dan önce benim seni bulmam gerektiğinin farkındaydım. Yoksa FBI bana yaptıklarının aynısını sana yapacaktı. Fakat döndüğümde sen evde yoktun, geç kalmıştım. Seni çoktan bulmuşlardı. Sonra ben o laboratuvar hakkında araştırmalara devam ettim ve kendime bir ekip kurdum. Senin DNA'nı kullanarak yeni bir yöntem oluşturmuşlardı. Suçluların DNA'sını alıp onların klonlarını oluşturabiliyordu. Fakat bu klonlar makineye bağlı yaşıyorlardı. Tek yaptıkları asıl sahiplerinin gördüklerini beyinlerine sokulmuş kablolar yardımı ile bir ekrana iletmekti. Bir nevi bitkisel hayattaydılar yani. Zaten asıl suçlular yakalandığında klonları yok ediliyordu. Bu yöntem gayet etkili giderken bir sorun fark ettiler, büyük bir sorun. Beni bulmuşlardı. İntikam almaya geldiğimi biliyorlardı ama DNA'm onlarda bulunuyor olsa da sıradan bir insandan farklı olduğundan klonumu oluşturamıyorlardı. Bu noktada sana ihtiyaç duydular Francisca. Senin hafızanı silip makinelerden çıkardılar. Beni bulman için görevlendirdiler. Sanki yıllardır böyle yaşıyormuşsun gibi anılar eklediler sana. Tabi ki tüm yaşamını baştan değiştirmediler. Sadece kaçırıldığından beridir olan yerleri sanırım, bilmiyorum. Yani ikimiz de özeliz ve bizden dünyada birer tane var. Özür dilerim vardı, artık senden maalesef hiç olmayacak. İşte, gerçek bu. Mutlu musun artık? Ben yeteneğimi bizi kullanmaya çalışanları cezalandırmada kullanırken, sen onlara kölelik yapmakta kullandın.

-Direğe bağlıyken beni o yüzden öptün. Kılığıma geçebilmek için.

-Sandığım kadar salak değilmişsin anlaşılan.

Çıkışa ilerlerken onu tekrar durdurdum.

-Senden son bir isteğim daha olacak.

-Maalesef Francisca. Çok zaman kaybettim. Gidiyorum.

-Beni öldür! Kafama sık lütfen...

Tekrar bana döndü. Yüzü hala gülümsüyordu.

-Kendi kendine ölmeyi tercih edeceğini düşünmüştüm ama peki, bunu yapabilirim sanırım. 

Tabancasını çıkarmak için elini beline götürdü. Fakat bilmediği bir şey vardı. Yanıma eğildiğinde tabancasını almıştım.

-Silahım nerede?

Arkamdan tabancayı çıkardım.

-Son gülen iyi güler orospu çocuğu.

 Üç mermi ateşledim. Mermilerin ikisi göğsüne, birisi de tam yüzünün ortasına saplanmıştı. Oracıkta yere yığıldı. Zaten yerde olan ben ise hayattan tüm beklentim bitmiş şekilde oturmaya devam ettim. Siren sesleri yavaş yavaş yaklaşıyordu. Ölümümün yakın olduğunu biliyordum. Artık neyin doğru neyin yalan, neyin gerçek neyin ise hayal olduğunu bilmiyordum. Hayatım boyunca özel biri olmayı, farklı bir kaderimin olmasını istemiş durmuştum. Sonunda da istediğimi almıştım. Siren sesleri iyice yoğunluğunu arttırmışken cesetten sesler gelmeye başladı. Kafede benim kılığıma bürünürken duymuştum bu sesi fakat orada çok ses olduğundan dikkatimi çekmemişti. Sanki karıncaların yürürlerken çıkardıkları gürültüyü büyütsek buna benzer bir ses olurdu. Öldüğü için bedeninin asıl kimliğine geçtiğini düşümdüm. Sürünerek yanına gittim. O piç kurusunun asıl suratını görmem gerekiyordu. Feneri yüzüne tuttum. Ama gördüğüm yüz...

-Ne!? Hayır!

Bendim! Ama nasıl olabilirdi?! Öldürdüğüm kişi aslında ben miydim?! Başından beri doğruyu mu söylüyordu!? Sonra feneri tutan elimin normalden büyük olduğunu fark ettim. Kendimi farklı hissediyordum. Az önce ondan gelen sesler benden de gelmeye başlamıştı. Asıl halime dönüyordum. Elimdeki tabancadan suratımın yansımasına baktım.

-Bu gerçek olamaz!

Benim olmam gereken yansıma, ben...

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan