Ayrılık Trenleri
Ayrılık Trenleri
Alkış sesleri
yavaşça azalırken sunucu konuğunu buyur etti. Bunu yaparken bedeni seyirciye
dönüktü. Tüm bu uğraşın onlar için olduğunu unutmamaları gerekiyordu.
-Hoş geldiniz! Hoş
geldiniz efendim.
Konuk bu enerjiye
kıyasla çok daha sakindi.
-Teşekkür ederim.
-Öncelikle, hemen
herkes biliyor ancak yine de adınızı söyleyebilir misiniz?
-Dwight. Adım
Dwight.
-Bugünkü konuğumuz
duyduğunuz üzere Bay Dwight! Kendisi ile küçük bir röportaj yapmak için burada
bulunmaktayız. Herkesin merakla beklediği o hikâyenin sır perdeleri bugün
aralanacak. Her şeyi birinci ağızdan, türünün son örneğinden dinleyeceğiz.
Burada olduğumuz için gerçekten çok şanslıyız. Belki de onu canlı gören son
insanlar olarak, efsanelerini yıllarca anlatmaya devam edeceğiz. Koskoca bir
ırkın, dramatik ve korkunç bir şekilde yok oluşuna tanıklık edeceğiz.
Dwight’a döndü.
-Nasılsınız?
Umarım burada olmaktan en az bizim kadar mutlusunuzdur.
-İyiyim,
teşekkürler.
-Sizi hücrenizden
çıkarmak için bir hayli uğraştık. Birçok izin almamız gerekti.
Konuyu nereye
götüreceğini bilemediğinden uzatmak istemedi.
-Ne zamandır
hapisteydiniz?
-Kırk bir yıldır.
Sunucu sesini
kabartarak sayıyı tekrarladı.
-Kırk bir yıl! Vay
be.
-Evet.
-Yıllar sonra o
küçük, karanlık hücrenizden çıktınız. Nasıl hissediyorsunuz?
-Biraz rahatsız
hissediyorum. Karanlığa alışmıştım. Karanlığı seviyorum.
Sunucu canlı
yayında olduğundan abartılı bir kahkaha attı.
-Bunu hepimiz
biliyoruz. Kaç yılında yakalanmıştınız peki?
-Bin dokuz yüz kırk
yedi yılında.
-Ne kadar da trajedik.
O sıralarda evliydiniz değil mi?
-Evet, evet
evliydim.
-Bize biraz eşinizden
bahsetmek ister misiniz?
-İsmi
Catherine’di. Çok güzel bir kadındı. Çok iyi yürekli, yardımsever biriydi.
Tanıdığım en güçlü kişiydi.
Seyircilerin arasından
yuhalama sesleri geliyordu.
-Onlarca insanın,
belki de buradaki kıymetli seyircilerimizden bazılarının ailesinin ölümünden
sorumlu eşiniz. Yani, ona iyi kalpli demeniz pek hoş karşılanmadı sanırım.
-Yaşamamız için
bunu yapmamız gerekiyordu. Ne yapsaydık yani? Oturup ölmeyi mi bekleseydik?
Seyirciler hep bir
ağızdan “Evet! Hepiniz gebermeyi hak ediyordunuz!” diye bağırıyorlardı. Birkaç
genç, program öncesi dağıtılmış atıştırmalıkları Dwight’a fırlattılar. Sunucu
bu tarz gerginliklerin yaşanacağını tahmin etmiş olsa da daha programın başında
olması onu rahatsız etmişti. Biraz da seyircilerin tarafını tutarak konuşmasına
devam etti.
-Tabiki yaşamak
için herkes gerekeni yapmak zorunda. Fakat şehri terk edebilirdiniz. Tıpkı
diğerleri gibi.
-Bence hepimiz o
ayrılma olayının bir tuzak olduğunun farkındayız.
-Hayır, sizi temin
ederi…
-Boşuna ağzınızı
yormayın. Ayrılış Trenleri ile giden kimseden haber alamadım. Hiçbirini de bir
daha canlı görmedim. Hepimizi orada öldürdünüz. Şehirde barış içinde
yaşayabilirdik. Sırf birkaçımız şiddete başvurdu diye hepimizi suçlamanıza
gerek yoktu. İnsanların da bazıları kötü ruhlu oluyor. Tüm insanlığı
suçluyorsunuz musunuz karşılığında?
-Senin iyi kalpli
diye bahsettiğin eşin bile kim bilir kaç kişiyi öldürdü. Buna rağmen nasıl
birlikte yaşayabileceğimizi düşündünüz?
-İnsanları
öldürdük çünkü hayvanları götürdünüz. Biz susuzluktan ölelim diye insandan
başka hiçbir canlı bırakmadınız ki? Bizi yakalamak için kendi insanlarınızı
feda ettiniz! Daha neyi savunuyorsun?
Bunun bir tartışma
programı değil, röportaj olması gerektiğini unutmamalıydı. Fakat dedesinin de
bir vampir tarafından öldürülmüş olması onu öfkelendiriyordu. Rejiden gelen
uyarılara rağmen kendisini sakinleştirmekte güçlük çekiyordu.
-Bunların
hiçbirini yapan ben değildim Dwight. Bana sinirlenmene gerek yok.
-Artık
sinirlemiyorum. Olan oldu, üzerinden çok zaman geçti.
-Evet. Olanlar
oldu. Ve geriye kalan tek kişi sensin.
-Bu da Ayrılış
Trenleri ile kaçanlar hakkındaki teorimi doğruluyor zaten. Hepsini öldürdüler.
Sunucu artık
konuyu değiştirebilmek için Dwight’ın sözünü duymamazlıktan geldi. Ayrıca “siz”
şeklinde hitap etmekten de sıkılmıştı.
-Bu nasıl hissettiriyor?
Yaşayan son vampir olmak. Biliyorsun, yakında senin de ömrün tükenecek.
Vampirler için bile bir hayli yaşlısın. Fakat efsaneleriniz anlatılmaya devam
edecek. Şu anda ileride anlatılacak hikâyelerin doğruluğunu arttırmak senin elinde.
Yüzyıllardır yaşayan bir efsanenin son domino taşısın.
“Yaşayan son
vampir olmak nasıl hissettiriyor?” Dwight her soruya cevap verirken yaptığı
gibi birkaç saniye duraksadı. Cevabını bildiği sorulara dahi düşünerek cevap
verirdi. Fakat bu soruya gerçekten de cevap bulamadığı için düşünüyordu. Küçük
bir dağın etrafından dolanarak yukarı çıkarken düşledi kendini. Anılarını dağın
yüzeyine yansıttı. Çocukluğundan başladı önce. Çocukluk hali dağın zirvesine
ilerlerken ilk defa kan tattığı an, ilk defa bir hayvanı öldürdüğü zamanı izledi.
Zirveye yaklaştıkça bedeni de büyüyordu. Eşiyle tanıştığı günü izleyince, onu
ilk gördüğünde hissettiği duyguların hala kalbinde yaşadığını fark etti.
Hayranı olduğu kadının o genç yaşında bile nasıl da güçlü ve otoriter durduğunu
gördü. Ardından insanların açtığı savaş yıllarını izledi. Dağın tepesine
geldiğinde, artık bedeni yaşlanmış, anılarını yansıtacak bir yüzey kalmamıştı. “Şu
an”a ulaşmıştı. Bulutların üzerine çıkmış, orada cevabı bulmuştu.
-Gururlu.
-Gururlu mu?
Üzüntü yok mu yani? Veya öfke? Özlem?
-Var tabii. Fakat
ben baskın olan duyguyu sordunuz sanıyordum. Kimse yalnızca tek bir duygu
taşımaz ki içinde. O saydıklarınızın hepsini hissetsem de şunu övünerek
söyleyebilirim ki geçmişim bana gurur veriyor. Kendi başarım olduğu için değil.
Gururum ve övünmem kendim için değil, yanlış anlaşılmasın.
-Peki ya kimin
için?
-Eşim.
-Seni buraya
getirmek için aylarca uğraştığımdan biliyorum, dışarı çıkmana gerçekten de hiç
sıcak bakmıyorlar. Hazır bu fırsatı bulmuşken, bize hayat hikâyeni anlatabilir
misin?
-Hayat hikâyemi
mi?
-Yani, en baştan
değil tabii ki. Ayrılış trenleri ile gitmeyi reddediğinizi, bu yüzden de bir
hayli susuzluk çektiğinizi biliyorum. O zamanları anlatmanı istiyorum. O birkaç
günlük süreçten bahsedebilir misin bize?
Hikâyesini daha
önce birkaç defa anlatmış olsa da kayıt altına alınmamıştı. Yaşayan son vampir
olduğu öğrenilince ise işler tersine döndü. İdam edilmek için gün saydığı tek
kişilik hücresinden çıkartıldı. Artık daha geniş bir odada kalıyor, gerçek bir
yatakta yatıyor, her gün kan ile besleniyordu. Tüm vampirler ölmeden önce bu
şekilde kan içme imkânı sağlanmamış olması zalimceydi. Vampir ırkı, su yerine
kan tüketiyordu. Bu bir seçim değildi ki. Eğer kan tüketmezlerse nasıl insanlar
susuzluktan ölüyorlarsa, onlar de kansızlıktan ölüyorlardı. Bu yüzden
vampirleri kansız bırakmak ve onları su içmeye alıştırmaya çalışmak cinayetten
farksızdı. Hem sanıldığının aksine insan kanı tercih etmezlerdi. Tavşan, inek
gibi hayvanların kanı daha besleyici ve lezzetliydi. İnsanlar, etlerini yemek
için hayvanları öldürdüklerinde akan kandan da vampirlerin beslenmesinin ne
gibi zararı olabilirdi? Bunun yanında, bir grup azınlık vampir insanlara
saldırıyorlar ve onları yiyorlardı. Bunun bir suç olduğunu inkâr etmiyordu.
Fakat bu vampir ırkına özel değildi. İnsanlar da diğer insanları para,
kıskançlık, öfke ve daha bir sürü sebepten dolayı öldürüyorlardı. Bunun
yüzünden tüm insan ırkının yok edildi mi? Tüm insanlık canavar ilan edildi mi? Hayır.
Fakat bazı vampirler kötü kalpli diye tüm ırk katil olarak görüldü.
-Dwight?
Dwight doğruldu.
-İyi misin?
-Evet evet.
Sadece…
-Gözlerin daldı.
-Evet.
-Hazır olduğunda
anlatmaya başlayabilirsin.
-Tamam. Muhtemelen
bir yerlerden okumuşsunuzdur fakat önce tüm bu savaşın başlangıcını anlatmak
istiyorum. Hükümet vampirlerin soyunu kurutma kararı aldıktan sonra ilk zamanlar
vampirleri kötüleyecek, halkta onlara karşı nefret uyandıracak yalan ve
abartılı haberler yayıldı. Bu sayede halkı silahta bir kurşun gibi kullanabilecekti.
Bir gün, yirmili yaşlarda bir genç öldürüldü. Ve bu genç, aylardır çektiği
videolar ile halkın ilgisini kazanmış bir fenomendi. Ceset incelendi. Buna bir
vampirin sebep olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Hatta
vücudundaki yaralar onu bir vampirin öldürdüğünü öylesine belli ediyordu ki, ben
de dâhil birçok kişi bunu insanların yapmış olduğundan şüphelendi. Çünkü ceset,
onu öldürenin vampir olduğundan emin olmamızı istiyor gibiydi ve gerçek asla
anlaşılmak için bu kadar çaba sarf etmezdi. İşte uzun zamandır gerçekleşmesi an
meselesi olan, on binlerce masum vampirin katledilmesiyle sonuçlanacak
soykırımı başlatan olay bu oldu. Kin ve nefretin kuklası olmuş insanlar hükümet
ile birlikte geceleri sokaklarda avlanan, gündüzleri evleri basan canavarlara
dönüşmüşlerdi. İlk iki haftada binlerce vampir yakılarak, parçalanarak,
vurularak öldürüldü. Bu sırada vampirler de boş durmuyorlardı. Kendilerine
karşı başlatılmış bu savaşta hiçbir şey yapmadan bekleyemeyeceklerinin
farkındaydılar. Tadını sevmemelerine rağmen insan öldürüp onların kanını
içiyorlar ,hayvanlar şehirden uzaklaştırıldığı için bir bakıma insan kanı içmek
zorunda kalmışlardı, yanma riskini göze alarak gündüzleri bile avlanıyorlardı.
Hükümet, ülkenin bu iç savaşa daha fazla dayanamayacağını anlayınca “Ayrılık
Trenleri” isimli yeni bir hareket başlattı. Önce dört sayfalık bir bildiri
yayınladılar. Bildiride, vampirler ile insanların birbirlerini çok
incittiklerini, aralarının kötü olduğunu fakat bunun düzeltilebileceği
anlatılıyordu. Çok ironik, çünkü öldürülen vampirlerden herhangi birinin
sözleri dinlenseydi bu yazanların aynısını söylüyorlardı zaten. Ayrılık
Trenleri ile tüm vampirler şehirlerden uzaklaştırılacak, onlar için yapılmış çiftliklerde
yaşayacaklardı. Böylece ihtiyaçları olan kanı rahatça bulabileceklerdi. İşler
düzeltilene, halktaki vampir düşmanlığı ,sanki halkı vampirlere düşman eden
kendileri değilmiş gibi, sona erene kadar sadece bizim ırkımız için inşa
edilmiş köylerde yaşayacaktık. Ayrılık Trenleri’ne binmedim. Binen kimseyi de
bir daha görmedim. Ben, eşim ve çok az sayıda vampir şehirde saklanarak
hayatımıza devam etmeye karar vermiştik. Çünkü tren ile varacağımız yerde
yıkımdan başka bir şey olmadığını biliyorduk. Hükümet yerimizi bilmese de
varlığımızdan haberdardı. Susuzluktan ölmemek için insanlara saldırmamızı ve
daha dikkatsiz davranarak hata yapmamızı bekliyordu. Vampirleri ortadan
kaldırabilmek için kendi insanlarını yem ediyorlardı. Ve insanlar bunun
farkında olmadan onları hiçe sayan fikirleri destekliyorlardı. Tüm uğraşlara
rağmen tamamımızı temizleyemediler. Kalanların daha çabuk yakalanabilmesi için
hükümet melez vampirler ile iş birliği kurdu. Vampir bir erkek ve kadın insan
ilişkiye girdiğinde çocukları ölü doğardı. Fakat bir erkek ile kadın vampir
ilişkiye girerse melez vampir dünyaya gelirdi. Bu vampirler güçlü olsalar da
bizim gibi kan içmeye ihtiyaç duymuyorlardı. İsterlerse kan içiyorlar,
isterlerse insanlar gibi su içiyorlardı. Güneşe çıktıklarında derileri yansa da
ölüme yol açacak bir tehlike oluşmuyordu onlar için. Sadece egzama benzeri
kızarıklıklar oluşuyordu. Ve vampirler kadar iyi koku alıyorlardı. Hükümetin
işine yarayan özellikleri de buydu. Çünkü vampirler insanların aksine hiçbir
şey kokmazlardı. Melezler ise tıpkı insanlar gibi kokarlardı. Bu sayede biz
kokusundan bir melez ile insanı ayırt edemezken onlar koku almadıklarında karşılarındakinin
vampir olduğunu anlıyorlardı. Melezleri gizlice şehirde dolaştırdılar ve koku
duyularını kullanarak vampirleri yakalamalarını emrettiler. Hükümetin bu
vahşice planı maalesef işe yaramıştı ve vampirlerin sonunu getirmişti. Eşim ile
şehirde daha fazla kalamayacağımızı biliyorduk. Şehir dışına tren bileti aldık.
Ayrılık Trenleri değil, normal tren. Zaten Ayrılık Trenleri artık
kullanılamıyordu. Kış olduğundan kalın giyinecek, her yerimizi örtecektik. Güneş
sorun yaratmayacaktı. Kar yağdığından melezler zaten çoğu kişinin kokusunu
alamayacaklardı. Biletimize iki gün kala, geç saatte eve geldim. Gene elim boş
dönmüştüm. Siz sormadan söyleyeyim. Evet. Evet, insan arıyordum. Güvenle
öldürüp kanını içebileceğim bir insan. Başka ne yapacaktım? Şehirde herhangi
bir canlı bırakmamıştınız ki. Kuş mu avlayacaktım? Ayrıca eşim ölüm
döşeğindeydi. Çok uzun süre kansız kalmış, şehirden ayrılmamızdan önce güç
toplayabilmesi için benden kan bekliyordu. Hem bolca kan içebilirse rengi
koyulaşır, biraz daha insana benzerdi. Bu sayede kaçacağımız gün fark edilmesi
güçleşirdi. Ancak ben… O gün de kan bulmayı beceremedim. Hızlı adımlarla
çıkarken merdivenleri, bir kedi karar tedirgindim. Bastığım her basamakta, beni
arkama bakmaya zorlayan istek etkisini arttırsa da bunu hiç yapmadım. Doğruca
içeriye girdim. Kapıyı alttan ve üstten üçer kez kilitledikten sonra biraz
olsun kendimi güvende hissedebilmiştim. Kanımdaki adrenalin azaldıkça aslında
ne kadar yorgun olduğumu da fark ettim. Paltomu çıkardığım gibi yatak odasına
girdim. Eşim yatakta beni bekliyordu. Onu ne zaman görsem son halinden daha
soluk, daha cansız halde buluyordum. Fazla zamanının kalmadığını ikimiz de
biliyorduk. Yanına diz çöküp elini tuttum. Zorlanarak yüzünü bana çevirdi.
-Nasıl
gözüküyorum?
-Çok güzelsin.
-Lütfen bana kan
bulabildiğini söyle.
Utanarak başımı
öne eğdim.
-Bir gün kaldı
Dwight. Yarın bir şekilde kan bulman gerekiyor. Yoksa…
-Biliyorum.
Biliyorum… Özür dilerim hayatım. Senin kadar güçlü değilim işte.
-Güçlüsün.
Yalnızca cesarete ihtiyacın var. Cesaret, ve biraz daha kurnaz olmanı istiyorum.
Zihnini keskin, gözlerini açık tut.
-Güç derken bunlardan
bahsediyorum zaten. Seni tanıyana kadar kendimi yeterli sanırdım. Yanlış
anlama, benden daha üstün olmandan rahatsızlık duymuyorum. Fakat sen şimdiye
kadar benim her zor durumuma yardımcı olabilirken ben… Elimden hiçbir şey
gelmiyor. İnan bana kendimi zorluyorum. Denemiyormuşum gibi düşünmeni
istemiyorum.
-Ne diyorsun sen?
Asla öyle düşünmedim.
-Bilmiyorum.
Sadece çok üzgünüm. Ailemizi hayatta tutamadım.
-Üzgünsen konuşma
lütfen. Saçma şeyler söylüyorsun. Daha yarın var.
-Şimdiye kadar
başaramadıysam yarın nasıl başaracağım ki. Artık kansızlıktan hareket edecek
enerjiyi zor buluyorum.
Elini yatağın
altına götürdü ve küçük bir şişe kan çıkardı.
-Bunu al.
-Hayır. Bu
sonuncu.
-Biliyorum.
-Olmaz. Onu bu
gece sen içeceksin.
-Dwight, bize kan
bulman gerekiyor. Asıl önceliğimizi unutma.
-Olmaz dedim!
Onsuz hayatta kalamazsın. Ben bir şekilde çaresine bakacağım.
-Hayır, ben bir
şekilde çaresine bakacağım. Yatakta yatıyor olacağım zaten.
-Israr etme.
Almayacağım. Kana değil, inanca ihtiyacım var.
-İşte onu sana
veremem. Çünkü inanç herkesin içinde saklıdır. Ama bulmana yardım edebilirim.
-Nasıl bu hale
geldik?
-Geç kaldık.
Önceden buradan gitmeliydik.
-Onu demiyorum. Tüm
bu savaş neden?
-Farklıyız. Başka
bir sebebi yok.
-İnsanlar da
birbirinden farklı. Tüm insanlığı öldürsünler o zaman.
-Öldürüyorlar
zaten. İnsanlar da kendi aralarında farklı ve bu yüzden yüzyıllardır savaşlar
oluyor ya. Ayrıca tüm öldürmeler gözle görülmüyor. Farklılıklarından dolayı
toplumdan dışlanan, yaşam hakları ellerinden alınan o kadar çok insan var ki.
Kendi türlerinin içinde bile bu denli bölünmüş bir ırk tabiki bizi de yok
edecek. İnsanlar böyledir. Farklılıktan korkarlar. Biz korkmayız. Bu yüzden bizden
daha çok sanatçı çıkıyor. Karmaşığız. İnsanlar bizi anlayamıyorlar. Basit
olanlar anlaşılır olandır. Ve sanat hiçbir zaman anlaşılır olmadı. Hayal
gücümüze engel olmuyoruz.
-Neden
olağandışıya karşı bu kadar önyargılılar?
-Ait olmak
istiyorlar sanırım. Babam bir keresinde demişti ki, insanlar karmaşık
gözükseler de aslında çok basit varlıklardır. Her insan yalnızca iki şeye
ihtiyaç duyar. Biraz olsun anlaşılmak ve takdir edilmek. Bize fikirsizce
saldıran o caniler bu ikisini de elde edemiyorlar. Farklılığa karşı
düşmanlıkları da bundan. En azından ait hissediyor ve o aitliği savunmayı
başarı olarak görüp kendilerini takdir ediyorlar.
-Peki ya
anlaşılmak?
-Kimse onları anlamaya
değer görmediği için üst makamdan birisi onlara ne olduklarını söylüyor, onlar
da o kişi tarafından anlaşıldıklarını hissedebilmek için söylenilen şeye
bürünüyorlar.
-Biz neden öyle
değiliz peki Catherine? Biz ne istiyoruz?
-Biz şu anda
sadece yaşamak istiyoruz. Yaşamı garanti edilmeyen birisi başka ne isteyebilir
ki?
-Özür dilerim.
-Neden?
-Bizi bu duruma
soktuğum için. Ama söz veriyorum, yarın gereken kanı bulacağım. Ve sonraki gün
de o trene binip buradan ayrılmış olacağız.
-Sana güveniyorum.
-İyi geceler.
-İyi geceler
tatlım.
Sabah erken saatte uyandım. Koku
olsun diye üstüme bolca parfüm sıktım ve beni güneşten koruması için her
tarafım kapanacak şekilde giyindim. Catherine’in nasıl olduğuna bakmak için
odaya girdiğimde onu yatağında göremedim. O sırada bir ses kulağıma ilişti.
Piyano notasıydı bu. Eşim müzik odasında, ölümüne belki saatler kalmış olmasına
rağmen piyano çalıyordu.
-Catherine! Ne
yapıyorsun?
-Dün geceden beri
aklımda bir fikir vardı. Ölmeyeceğimi bilsem gidene kadar bekleyecektim ancak…
Bu şarkıyı çalmadan… Aklımda ortaya koyamadığım bir fikir ile ölmek istemedim.
-Ölmeyeceksin!
Şunu söylemeyi kes artık! Kendini şartlıyorsun.
-Rahatla Dwight.
Kabullen. İnan bana, kabullenmek o kadar rahatlatıyor ki.
-Kendinde
değilsin. Son kalan kanı içtin mi?
-Gel, yanıma otur.
Bu şarkıyı dün gece besteledim. Bir kez çalacağım, çünkü bir başka sefere
enerjim yok. İyice dinle olur mu? Buradan kurtulduğunda bunu çıkarmanı
istiyorum.
-Birlikte
kurtulduğumuzda çıkartırız.
-Biliyorsun,
vampirlere şarkı yayınlatmıyorlar. Bunu ezberleyip Freddie Mercury’ye iletmeni
istiyorum.
-Neden özellikle
o?
-Çünkü yetenek
bakımından bize en yakın olan kişi o. İnsanlardan çok daha üstün. Hem bizim
gibi o da farklılıklarından dolayı dışlanıyor. Ve sesine çok uyacaktır. Ve
vampir gibi dişleri var. Sanırım dişler büyüdükçe sanata olan yetenek de artıyor
he? Ona şarkıyı hediye et lütfen.
-Edeceğiz, merak
etme.
-Gelecek hakkında
çok umutlusun.
-Yani? Bu kötü bir
şey mi? Umutluyum. Ve başaracağız. İnanıyorum.
-Kötü değil ama
gereğinden fazla umut çok tehlikeli. Çünkü umut yarınlar ile beslenir. Ve
sonunda insana hiçbir şey kalmaz.
-Yarınlarımızı
kimseye bırakmayacağım, merak etme.
-Biliyorum. Sana
güveniyorum.
-Şarkının ismi ne?
-Daha tam karar
vermedim. Ama sanırım “Love Me Like There Is No Tomorrow” olacak.
Şarkıyı söylerken
daha ilk notadan itibaren kendisine müziğe kaptırmış, şarkının açtığı evrende yolculuğunu
çok güzel yansıtmıştı. Sanki ölüm döşeğinde kocasına veda eden biri değil de
kalabalık önünde konser veriyormuşçasına profesyonel, bir o kadar da içtendi. Diğer
insanlara bir şey sunarken tek dikkat etmesi gerekenin o sunduğu şeyin kendi
içine sinip sinmediği, başka da bir endişesi olmadığı özgüvenini
hissedebiliyordunuz. Serenat sona erdikten sonra her ne kadar acele etmem
gerekse de bir saat kadar yanında kaldım. Birlikte yatarken, her zamanki gibi
yüzünü inceliyordum. Her ne kadar yıllardır görüyor ve güzelliğini tanıyor
olsam da onu izlemekten kendimi alamadım. O kadar uzun süre bakmıştım ki
yüzüne, artık tanıdık gelmiyordu. Bambaşka biri gibi hissettiriyordu. Birine
yeterince uzun süre bakarsanız, onun ruhunu görebildiğinizi biliyor muydunuz? Sessizce,
başka hiçbir şeyin dikkatimi dağıtmasına izin vermeden onu izledim ve o kapalı
gözlerin, deri ve kemiklerin ardındaki ruhunu gördüm. Aklımda oluşmuş Catherine
olmadığını, kendi kişiliği olduğunu bir kez daha hatırladım. Aslında gerçek
Catherine’i bilmiyordum. Onu tekrar tanımak istedim.
Alabileceğim
her türlü riski almam gerekiyordu. Bugün kan bulamadan eve dönemezdim. Bu
eşimin ölümünü tescillemek anlamına geliyordu. Saatlerce şehirde dolaşsam da
herhangi bir fırsat yakalayamadım. Gece olduğunda bir striptiz kulübe girdim.
Dansçılardan birine bir miktar para verdikten sonra özel odaya geçip
geçemeyeceğimizi sordum. Bu sayede onu kimse görmeden öldürebilecektim.
Sonrasında birkaç dakikada içebildiğim kadar kan içip oradan kaçacaktım. Eve
döndüğümde içtiğim kanın bir kısmını eşime verecek ve onu hayatta tutacaktım. Dansçı
elimden tutmuş beni odaya götürürken yandan geçen başka bir dansçı omzuna
çarptı. Arkasını döndü ve özür diledi. Sonrasında duraksadı. Yanımdakine sordu.
-İlk defa geliyor
herhalde?
Ben yüzümü asla
kaldırmıyor, en fazla dizlerini görebilecek düzeyde tutuyordum ki bir hata
yapmayayım.
-Bilmiyorum.
Utangaç işte.
Dansçı bana iyice
yaklaştı. Koyu tenliydi. Zayıf fakat kaslıydı. Eliyle omzuma dokunduğunda
oldukça güçlü olduğunu fark ettim.
-İyi misin? Daha
gözlerimize bakamıyorken dansta nereye bakacaksın?
Ne diye sohbete
tutuyordu ki? İçimden bırak da gidelim diye yalvarıyor, hakaretler sayıyordum
ancak ağzımdan yalnızca bir kelime çıkabildi.
-İyiyim.
-Hadi ama. Sadece
bir bakış istiyorum.
Artık resmen
suratımın içindeydi. Burnunu boynumun sağ tarafına değdirdi. Sıcak nefesinin de
onu takip ederek ağzıma doğru geldiğini hissedebiliyordum. Sivri tırnaklarını
yanağımda gezdirerek çeneme indirdi. Kafamı zorla kaldırdı. Göz göze geldik. Ve
daha bir saniye geçmemişti ki, anladım. Gözlerinin içine baktığım anda onun bir
melez olduğunu anlamıştım. O da öyle.
-Bu adamı ben
alabilir miyim?
-Siktir git
kendine başka müşteri bul.
-Parasını sana
vereceğim.
-Ne? Peki, ne
yaparsan yap o zaman.
Dans odası yerine
üst katta başka bir yere gittik. İkimizin de her şeyden haberdar olduğunu
biliyordum fakat ses etmedim. “Belki” dedim. “Belki de bana öyle gelmiştir.
Anlamamıştır. Ya da diğer melezler gibi hükümetin tarafında değil, asıl kimliğinin
farkındadır.” Çünkü şu anda bir yardım eline hiç olmadığı kadar ihtiyaç
duyuyordum. Beni bir koltuğa oturttuktan sonra kapıyı kilitledi. Önce bir süre
sessizce dans etti. Ardından kucağıma oturdu. Üzerimde dans ederken çıkardığı
nefes seslerinden sürekli kokumu almaya çalıştığı anlaşılıyordu. Ayağı kalktı
ve arkama geçti. Ellerini göğsümde gezdiriyor, dans etmeye devam ediyordu. Bu
sırada kulağıma fısıldadı.
-İlk seferde
anlamıştım. Yalnızca emin olmak istedim.
Tırnaklarını
göğsüme geçirdiğinde acı içinde bağırdım. Yüksek sesli müzikten dolayı kimsenin
bizi duyma ihtimali yoktu. Kolları ile arkadan boynumu sardı ve nefesimi kesti.
Direniyor, ayağı kalkmaya veya ellerimle kollarını açmaya çalışıyordum fakat
çok güçlüydü.
-Buraya gelerek
büyük bir hata yaptın. Erkekler işte. Susuzluktan ölüyorsun, bir porselen kadar
beyazlamışsın ama hala aklın nerede?
Görüşüm
karanlıklaşıyor, boynum incelerek kollarının arasında artık kaybolmaya
yaklaşıyordu. Karşı koyamayacağımı biliyordum. Etrafımda silah olarak
kullanabileceğim hiçbir cisim yoktu. Debelenirken ceketimin cebindeki bir şeyin
bedenimi acıttığını fark ettim. Ne olduğunu görmek için çıkardığımda, eşimin
içmesi gereken kan olduğunu gördüm. Hemen sertçe sıkarak kırdım ve tüm kanı
ağzıma boşalttım. İçime dolan güç, inanılmaz hissettiriyordu. Kaslarım
sertleşti, gevşeyen parmaklarım bir kerpeten gibi melezin kollarına yapıştı. Biraz
olsun kontrolü ele almayı başardığımda kollarını ayırdım ve tutup karşımdaki
duvara fırlattım. Zemine paralel bir şekilde gardıroba çarpıp yere düştü. İçtiğim
kan vücuduma yayılmış, yaşadığı bile belli olmayan bir varlıktan asıl özüme döndürmüştü
beni. Melez, dudağının kenarından akan kanı silerek ayağı kalktı. Pençelerini
yüzüme geçirmek için üç metreden üzerime sıçradı ancak o sırada az önce
oturduğum sandalyeyi alarak havada ona vurdum ve bu sefer de makyaj masasına fırlattım.
Kırılan ayna parçalarından bazıları çıplak vücudunu yaralamış, bedeninin kanla
kaplanmasına sebep olmuştu. Bu da iştahımı açıyor, daha da güçlenmemi
sağlıyordu. O da bunu fark etmişti. Savaşı kaybedeceğini anlamış, salgıladığı
stres ve korku hormonları ile bir av olduğunu tamamen kabullenmişti.
-Anladığında
kaçman gerekirdi.
-Sen bir canavarsın!
Arkasında
sakladığını düşündüğü büyük ayna parçasını boğazıma savurdu. Darbesinden geri
çekilerek kaçtım ve sol elimin tırnaklarını böbreğine sapladım. Dizlerinin
üzerine düşmüş, fakat henüz pes etmemişti. Bu sefer de ters taraftan karnımı
kesmeye çalıştı. Elinden tuttum ve diğer elimle dirseğine vurarak kolunu vücudundan
ayırdım. Tırnaklarımı çenesinin altından boynuna geçirdim ve üzerimden savurarak
yere vurdum. Olabildiğince hızlı kanını içtikten sonra üzerimdeki kanlardan
kurtuldum ve aşağı indim. Kimseyle göz göze gelmeden, dikkat çekmeden eve
varmayı başardım. Catherine’e yaptığı bu sorumsuzluktan dolayı azar mı çeksem
yoksa hayatımı kurtardığı için teşekkür mü etsem bilmiyordum fakat bir an önce
o güzel yüzünü görmek istediğimden emindim. Doğruca yatak odasına girdim. Umutluydum.
Sonunda ihtiyacımız olan tek şeyi bulmayı başarmıştık. Hayatta kalmamız için, tekrar
mutlu olabilmemiz için tek eksiği tamamlamıştık. İçimdeki sıkıntı bir süre
olsun gitmiş, omzumdaki ağırlık azalmış, yüreğimi saran pençe gevşemişti. Odaya
girene kadar, uzun zaman sonra umut doluyum sanıyordum. Eşimin cansız bedenini
yatakta görene kadar, gözlerim artık dünyayı daha güzel yorumluyor
zannediyordum. Hissiz saçlarını koklayana kadar, burnumun tekrar eskisi gibi
aşkı koklayabileceğini düşünüyordum. Bir gün. Yalnızca bir gün istemiştim
evrenden. Zaman en değerli şey biliyorum fakat milyarlarca yıl yaşındaki
koskoca evren bana bir gün ayıramamıştı. Her ne kadar bu günün gelme ihtimali
aklımın bir ucunda duruyor olsa da, kendimi içten içe hazırlıyor olsam da
kabullenemedim işte. Güçlü olmadığımı söylemiştim. Bana dayanak olan tek kişi
de gidince, nereye düşeceğimi bile bilemedim. Sadece, her şeyden vazgeçmek
istedim. Tüm ipleri bırakmak ve ayrılmak. Gece yanında uyudum. Sabah her şeye
rağmen istasyona gittim. Üzgündüm. Umursamazdım. Beni fark etmek üzere olan bir
görevliye saldırdım ve yakalandım. Hikâyem bu kadar.
-Çok etkileyici.
Sunucu Dwight’a
bir bardak ,içinde çok az kan olan, su uzattı. Numaradan akıttığı gözyaşlarını
sert bir kâğıt havlu ile hızlıca sildi.
-Tanıklara göre
görevliye bir hayli uzaktan saldırmışsın. Sonrasında tren kalkana kadar
mücadele etmiş, tren harekete geçince teslim olmuşsun. Herkes eşinin veya bir
arkadaşının trende olduğunu, dikkatleri üzerine çekmek için böyle davrandığını düşündü.
-Evet. Ama evime
gidince eşimin ölü olduğunu gördüler. Ve kayıtlarda o şehirde yalnızca iki
vampir kaldığı yazıyormuş.
-Evet. Ama
anlamıyorum. Geçmişin sana ne hissettiriyor diye sorduğumda fedakârlık, cesaret
gibi kelimeler kullandın. Ancak anlattığın hikâyede… Tamam eşin fedakârlık
yapıyor ama özür dileyerek söylüyorum bir hiç uğruna ölüyor. Yani, en azından
daha dikkatli davranıp kendini kurtaramaz mıydın? Sizden, o zaman haberin olmasa
da yaşayan son iki vampirden dünyaya yalnızca bir şarkı kalıyor. Son
vampirlerin efsanesi böyle mi son bulmalıydı sence? Eşinin fedakârlıkları,
senin kendi içinde ve dünyaya karşı verdiğin bu mücadele bir hiç uğrana mıydı?
-Daha fazla
konuşmak istemiyorum.
-Üzgünüm Dwight.
Başarısız olduğunuz için üzgünüm. Kaçsaydın acaba ne olurdu merak da ediyorum
doğrusu. Fakat demek ki bu işin böyle bitmesi gerekiyormuş. Aşkınızı anlatan,
yaşayan tek mirasınız o şarkı.
-Hayır, sadece o
değil.
Bunu içinden
söylemek istediği halde yanlışlıkla sesli söylemişti. Neyse ki sunucu
umursamadığından duymadı.
-Geldiğin için çok
teşekkür ederim. Sayın seyirciler, bu trafikte üşenmeyip gelen, değerli
zamanlarını bize ayıran herkese teşekkür ediyorum. Televizyon başındakilere de
zamanları için teşekkür ediyor, herekse iyi akşamlar diliyorum. Hoşça kalın!
Seyircilerden
bazıları direkt çıkışa yönelirken bazıları ayakta alkışlıyorlardı. Dwight
gözlerini hızlıca izleyenler üzerinde gezdirdi. Tam sunucu onu kaldırmış,
sahneden indirecekken gözü sonunda aradığını buldu. Kısmen arka koltukta
oturmuş, mütevazı bir şekilde alkışlıyordu. Yüzü büyümüş ve değişmiş olsa da
gözlerinin içindeki ışık hala aynıydı. Eşinin hayatından, kendisinin
özgürlüğünden vazgeçmesi o gözleri gördüğü an tekrar değer kazandı. O gün
istasyonda trene bindirdiği kızı tüm güzelliği ve zarafeti ile bugün babasını
izlemeye gelmişti. Yaşı arttıkça eşine benzemişti. Onun gibi güçlü olduğu da
yıllar sonra bugün burada olmasından anlaşılıyordu. Evet, eşi seneler önce
ölmüş, Dwight’ın da hücrede birkaç senelik ömrü kalmıştı. Ama çocukları
efsanelerini yıllar boyu sürdürecek, hikâyeleri anlatacaktı. Bir anne ile
babanın en onurlu görevini yerine getirmişlerdi. Ve kızlarının da bu görevi
başarıyla devam ettireceğinden emindi. İkisi de birbirlerine bakıp gülümsediler.
Ardından kız kapanan stüdyo ışıklarının gölgesinde kayboldu. Yıllardır yalnızca
tek bir bakışı beklemiş olan Dwight da takip eden günün sabahında öldü. Kızı,
kimseye anlatamadığı gerçekleri kalbine gömdü. Resimler çizerek ruhunu huzura
kavuşturdu. Ve bu resimler ile büyük bir sanatçı oldu. Bazı zamanlar ne kadar
değersiz hissetse, hiçbir cevaba sahip olmasa da bir şeyi hep biliyordu.
Yaşamayı ne kadar hak ettiğini.
Yorumlar
Yorum Gönder