Yılan Kuyruğu
Yılan Kuyruğu
Ağzının kenarına bulaşmış kusmuğu
elinin tersiyle sildi. Kusmuğun sıcaklığını ve nemini derisinde hissedince bir
kez daha kusacak gibi oldu. Aceleyle kalkıp musluğa yöneldi. Elini ve yüzünü
serin su ile yıkadı. Saat gece dört civarıydı. Koridor çok karanlık olduğundan
önünü görmekte güçlük çekiyordu. Yüzünden akan damlalar sivri çenesinin altında
birleşiyor, yere damlıyorlardı. Pürüzlü duvara ıslak parmak uçlarını sürterek
ilerledi ve mutfağa geldi. Işığı açmak istemiyordu, olabildiğince az dikkat
çekmeliydi. Zihninde mutfağın görüntüsünü canlandırdı. O fotoğrafa göre hareket
ederek dolapların oldu yere ulaştı. İlk çekmeceden en büyük bıçağı kaptı.
Elleri delicesine titriyor, az önce su akan suratı bir anda ter dökmeye
başlıyordu. Şu anda geldiği nokta kendisinden ötedeydi, biliyordu. Kimseye
bilerek zarar vermek istemezdi Tobey. Ancak bunu yapmaya onu Lorry zorlamıştı.
O kim oluyordu da biricik kızı ile kendisini karşılaştırabiliyordu? O kim
oluyordu da kendisine şantaj yapmaya çalışıyordu? Yatak odasına girdi. Oda,
siyah perdeler ile kapalı olduğundan içeriye hiç ışık girmiyordu. Sol eli ile
önünü yoklayarak karanlıkta yatağı buldu. Elini gezdirirken nemli, yumuşak bir
şeye denk geldi. Kâbus görürken terden ıslattığı yastığı olmalıydı bu. Biraz
daha sağa kaydırdığında Lorry'nin sertleşmiş saç tellerini hissetti. Eliyle
saçlarını takip ederek alnına, ardından gözlerine ulaştı. Lorry yarı uyanık
sordu.
-Bir şey mi oldu aşkım?
Tobey cevap vermedi. Saçlarının
kökünden tutarak geriye çekti. Lorry acı içinde bağırıyordu.
-Ne yapıyorsun!? Dur!
Tobey bıçağı kaldırdı ve yüzüne
doğru salladı. Bıçak, çığlıklar atmakta olan Lorry'nin ağzına girmişti.
Kurtulmak için kafasını sağa sola sallarken bıçak dilini kesiyor, korkudan
çenesi kitlendiği için Tobey ne zaman bıçağı ittirmeye veya geri çekmeye
çalışsa dişlerine sürtüyordu. Keskin metal ile dişlerin teması katlanması imkânsız
bir ses oluşturuyordu. Bıçağı daha da dibe bastırdı. Küçük dili de kesilmiş,
kendi kanında boğuluyordu Lorry. Ağzında bıçak varken öksürüyor, kanları nefes
borusundan dışarı atmaya çalışıyordu. Çenesi bir anlık açılınca Tobey suratına
bastırarak kafasını yatağa ittirdi. Bıçağı çıkarttı ve tekrar savurdu. Artık
ses yoktu. Bıçak önce kendi başparmağını kesmiş, ardından da Lorry'nin burnunun
hafif sağından yüzüne girmişti. Karanlık olduğundan hiçbir şey göremese de
yarattığı sahneyi her detayıyla görüntüleyebiliyordu zihninde. Ve hayal
dünyasının sınırsızlığı düşünüldüğünde, hayal ettiği gerçekte yaşanandan çok
daha dehşet vericiydi. Kan ve ter kokusu tüm odayı sarmıştı. Tüm duyuları
sonuna kadar açılmış olan Tobey, biliyordu ki hayatı bir daha asla eskisi gibi
olmayacaktı. Kendi doğasının dışına çıkmıştı. Yoksa, asıl doğasına mı dönmüştü?
Ne kadar yabancı hissetse de, cinayet açığa çıktığında başına gelecekleri
düşünürken gözleri kararsa da, yasak bir şey yapmış olmanın verdiği bağımlılık
yapıcı zevki ruhunun derinliklerinde sonuna kadar hissedebiliyordu. Onu bu
noktaya getiren, kurtulmak için bir insanın hayatına son vermek zorunda bırakan
duygu; her şey bittiğinde elinde kalan tek şey olmuştu yine. Düşüncelerini
toparlayamayınca düşünmeyi kesti ve tekrar banyoya gitti. Enfeksiyonu
engellemek için yarasını sabunlu su ile yıkadı. Köpükler parmağındaki yaraya
temas edince ateş değmiş gibi yandı eli. İşlediği günahın cezasını cehennemde
çekmesi gerekirken, şeytan elini burada yakıyordu adeta. Ağlamaya
başladı. Hayır, acıdan ağlamıyordu. Neden ağladığını o da bilmiyordu tam
olarak, bilse belki durdurabilecekti. Fakat rahatlaması gerekmez miydi? Onu
hapseden birinden kurtulmuştu. Hapseden birisi mi? Birisi deyip geçebilecek
miydi gerçekten? Yaşananları tekrar düşündükçe bir rüyada olmadığını tekrar
fark ediyordu. Yaptığını geri alamayacak olmasının verdiği çaresizlik
altında eziliyordu iradesi. Parmağına iki tane yara bandı yapıştırdıktan sonra
dışarı çıktı. Kilosu onu ne kadar zorlasa da parmak uçlarında yürüyerek aşağıya
indi. Sessizce buzdolabını açtı. Buzdolabından çıkan ışık gözlerini
kamaştırıyordu. Filmlerde, uzay aracının yerden bir ineği alırken kullandığı
ışıkları anımsattı ona. Öyle güçlüydü ki, yalnızca o ışık sayesinde koca mutfak
aydınlanmıştı. Gözü alışınca yemekten kalan kestaneli pastayı aradı. Önce üst
raflara baktı. Orada yoktu. Aşağıya eğildi. Pasta kabının tutma yerini
görmüştü. En alttaki rafta, tencerelerin arkasındaydı. Onu alabilmek için önce
tencereleri çıkartması gerekiyordu. Bir tanesini çıkartıp buzdolabının kapağı
kapanmasın diye önüne koydu. Diğerini kapağından tutarak çıkartıyordu ki aniden
kapak açılıverdi ve yemeğin yarısı yere döküldü. Metal tencere yerde seke seke
bir ton gürültü yaptıktan sonra anca durabilmişti. Eşi uyanmış olabilirdi.
Düşen tencereyi alıp birkaç adım arkasındaki masanın üzerine yerleştirdikten
sonra bolca peçete ile yerdeki yemeye geri döndü. Kapağın önüne koyduğu
tencereyi de kaldırıp temizleme başladı. Ne kadar bastırsa da bazı yerlerde
yemek yere çok güçlü yapışmıştı. Daha fazla bunun için harcayacak zamanı yoktu.
Pastayı almak için tekrar buzdolabı kapağını açtı. Ancak gördükleri karşında
şok olmuştu. Kapağın iç tarafı tamamen yemek ile kaplıydı!
-Sikerler lan!
Hiçbir şey umurunda değildi artık.
Pastasını aldı ve masanın üzerine koydu. Bir an önce o muhteşem şeyi midesine
indirmek istiyordu. Büyük bir iştah ile kabı açtı fakat o da neydi!? Pasta
olması gereken yerde tuzlu kurabiyelerden vardı. Öfkeyle kabı yere fırlattı.
Kırılan kurabiye parçaları zemine dağılmıştı. Tekrar buzdolabını açtı.
-Neredesin!?
Meyveleri, sebzeleri, karşısına
çıkan her türlü şeyi yere fırlatıyordu. Uzun arayış sonucu istediğine ulaştı.
Pastasını masaya bıraktıktan sonra tezgâha gitti ve çekmeceyi açtı. Hiç çatal
kalmamıştı. Kullanabileceği başka bir şey aradı fakat ne bir kaşık de bıçak
bulabildi. Kendisini daha fazla tutamayacaktı. Kutuyu açıp ellerini pastaya
daldırdı. Tam ağzına ilk parçayı atacaktı ki Rebecca'nın o bıçak gibi keskin
sesini duydu.
-Ne yapıyorsun Tobey?!
Pastayı arkasına saklayarak eşine
döndü. Rebecca da o sırada ışığı açtı. Işığı açtı ancak odada bir değişiklik
yoktu. Oda zaten aydınlıktı.
-Ne yiyordun?
Tobey sesi titreyerek cevap verdi.
-Hiçbir şey.
Hiç beceremiyordu yalan söylemeyi.
Aylardır eşinden gizli yaptığı şeyler düşünülünce yalan söyleyemeden onu o
kadar uzun süre kandırabilmesi de oldukça ilginçti.
-O ellerinin hali ne o zaman?
Elleri tamamen pasta kaplanmıştı.
-Yani... Şe...
-Pastayı mı yedin yoksa?
-Ben... Yani...
İtiraf et de kurtul
Tobey
-Çok canım istedi özür dilerim.
-Sana kaç kere dedim o pastayı
yemeyeceksin diye! Diyettesin sen! Neden sürekli böyle aptalca hareketler
yapıyorsun?!
-Özür dilerim hayatım.
Bu sırada arkadan akşamki misafir
çift indi.
-Sana inanamıyoruz Tobey!
-Ne? Siz hala gitmediniz mi? Saat
kaç oldu!?
-Getirdiğimiz pastayı mı yedin?
-Pasta falan yemedim ben!
Bağırma sesleri yedi yaşındaki kızı
Hannah'yı da uyandırmıştı. Beyaz benekli pijaması ile aşağıya indi.
-Baba, ne yaptın sen?
-Kızı...
Eşi araya girdi.
-Şu haline bak! Git üzerine bir
şeyler giy hemen!
Tobey altına bir baktı ki üzerinde
iç çamaşırından başka bir şey yoktu!
-Ne!? Nasıl olur!?
-Altına mı yaptın baba? Kimin babası
altına yapar ki? Kendini herkese rezil ediyorsun.
Tobey elini arkasına götürdü. Pasta,
bembeyaz iç çamaşırının üzerine bulaşmıştı.
-Hayır! Pasta o! Altıma falan
yapmadım ben!
-Yüz karasısın baba.
-Hannah...
-Keşke senin gibi bir babam
olmasaydı.
-Çocuğu ne hallere soktun Tobey,
yazıklar olsun sana!
Sen kötü bir insansın Tobey kabul et
-Rahat bırakın beni!
Onları iterek üst kata koştu.
Banyoya girip kapıyı kilitledi. Yarım saat sırtını kapıya dayamış bir şekilde
yerde çöküp bekledi. Ta ki bir ses onu geri gerçekliğe çekene kadar.
-Aşkım! İyi misin?
Bitkin bir halde kapıyı açıp
dışarıya çıktı. Lorry onu mutfakta bekliyordu. Üzerindeki simsiyah bornoz, sarı
saçlarına çok yakışmıştı. Eşinin veya kendisinin asla kavuşamayacağı tarzda
harika bir vücuda sahipti. Vücuduna hem hayran kalıyor, hem de kıskanıyordu.
-Aşkım?
-Lorry.
-Daha iyi oldun mu?
-Bilmiyorum, sanırım.
-Ama yüzün halen sapsarı.
Tobey bir şey söylemeden sandalyeye
çöktü. Lorry kahvesini önüne bıraktı.
-Gece ikide kahve mi?
-Kendine gelirsin diye yaptım.
-Sarhoş değilim Lorry, sadece kötü
bir rüya gördüm.
-Sadece kötü bir rüya mı? Seni
sevişirken bile o kadar terli görmemiştim.
Eline fincanı aldı fakat içmedi.
Hayatında hiç bu kadar koyu bir kahve görmemişti. İçine parmağını daldırsa
karadelik gibi çekilecekti sanki.
-Bence başka şeyler de var. Sorun
nedir aşkım?
-Ben artık yapamayacağım Lorry.
-Nasıl yani?
-Artık yapamayacağım işte.
-Benden ayrılıyor musun?
-Üzgünüm.
-Hayır. Bunu hak etmedim.
-Bir hata yapt...
-Bir hata mı?! Üç aydır birlikteyiz
Tobey! Birden bitiremezsin! Bunu bana yapamazsın!
-Sakin ol Lorry. Daha cümlemi bile
biti...
-Sana inanamıyorum! O kadar
yaşanmışlıklarımızı ne yapacağız peki? He!?
-Tüm gündür bu anı mı bekliyordun!?
-İnanmıyorum. Sana inanamıyorum...
-Ne yani geç fark ettim diye
hatamdan dönmeyeyim mi?
-Beni bırakıp o şişko karıya mı
döneceksin? İyi Tobey, ne zıkkım yiyorsan ye!
-Çocuğum var benim Lorry! Ona bunu
yapamam! Ailemi mahvedemem.
-Bana her istediğini yaparsın ama
değil mi?! Ben neyim ki senin için!?
Lorry tezgâhtaki kahve yapma
makinesini tutup Tobey'e doğru fırlattı. Arkadaki duvara çarpan alet büyük bir
gürültüyle parçalandı.
-Sadece bir stres atma aracıyım! O
cadı sesli kadınla tartış tartış sonr...
-Stres atma aracı mı!? Seninle birlikte
olmak için nelere karşı geliyorum farkında mısın?!
-Ah! Bay fedakâra bak sen. Vah vah!
-Ne saçmalıyorsun ya!? Vicdanım bana
neler yaşatıyor haberin var mı? Az önce ne hallere düştüm işte? Sen de gördün.
Bir gecem kâbussuz geçmiyor.
-Siktir git evimden! Bir daha da
sakın geleyim deme.
-Gelmeyeceğim zaten. Bu iş burada
bitti. Aileme dönüyorum.
-Bakalım Rebecca'ya yaşadıklarımızı
anlattıktan sonra oraya ailem diyebilecek misin!?
Tobey kapıya bakan yüzünü tekrar
Lorry'ye çevirdi.
-Lorry, sakın öyle bir şey yapayım
deme!
-Yapacağım. Hatta hemen şimdi
arıyorum. Hazır sen buradayken sesini duymuş olur. Yazık, sen tüm gece
bilgisayar başında sabahladın diye üzülüyordur. Ne kadar güzel vakit
geçirdiğini öğrensin de rahatlasın kadıncağız.
-Tamam dur! Dur!
-Ne oldu?
-Tamam.
-Ne tamam?
-Ayrılmayacağız.
-Emin misin?
-Evet.
-Sihirli kelimeler?
-Seni seviyorum.
-Önümde diz çök.
Lorry'nin önüne geldi ve diz çöktü.
Ne yapacağını biliyordu, bunu daha önce belki beş kez yapmışlardı ancak
bilmemezlikten gelerek durumu atlatmayı umuyordu. Lorry tabiki de numarasını
yemedi.
-Evet, başla bakalım.
-Seni seviyorum.
-Ben kimim?
-Hayatımın aşkısın.
-Ben mi Rebecca mı?
Tobey bıkkınca nefes alıp verdi.
-Hadi. Ne kadar hızlı cevap verirsen
yatağa o kadar hızlı döneriz.
-Sen.
-Ben mi Hannah mı?
Bu soru içinde büyük bir şaşkınlık
ve öfke doğurmuştu. Ne cüretle böyle bir karşılaştırma yapmasını isteyebilirdi
ondan!? Hayattaki tek kırmızıçizgisiydi kızı. Bok kaplı hayatında, çamurların
arasından çıkan bir elmastı.
-Evet?
Ne diyecekti ki? Ne diyebilirdi?
Cesaretin yok Tobey
-Sen.
Tekrar kafasını aşağıya indirdiğinde
ise Lorry'nin bornozunda kırmızı bir leke gördü. Kan lekesine benziyordu bu.
Küçük de olsa bembeyaz bornozda direkt göze çarpıyordu. Bornozu biraz kaldırdı.
Ayak bileğinde egzamaya benzer bir yara vardı. Derisi soyulmuş, kırmızı eti
gözüküyordu. Kanamadığı için ilk başta yara küçük gözükse de baktıkça tüm
bileğini kaplamaya başladı. Ardından suratına geri baktı. Aynı yara tüm yüzünü
kaplamıştı.
-Lorry, ne oluyor sana!?
-Sen asıl kendine bak.
Masadaki tencereyi eline verdi.
Tobey, tencereden yüzünün yansımasına baktığı anda onu elinden fırlattı.
Kendisinin da yüzü, elleri, tıpkı Lorry gibi yaralarla kaplanmıştı. Tam diz
çöktüğü yerden kalkacaktı ki tekrar düştü. Kusmaya başladı. Tüm mutfak zemini,
hatta duvarlar kusmuk olmuştu. Lorry bağırıyordu.
-Ne yaptığını sanıyorsun!? Git
tuvalete kus!
Zor da olsa Tobey ayağı kalktı.
Tuvalete giderken tüm yolu kusmuğu ile kaplamıştı. Klozetin kapağını açıp yine
dizlerinin üzerine çöktü. Durmadan, kustukça kusuyordu. Ta ki tüm pislikleri
atana kadar.
Yorumlar
Yorum Gönder