Destinesia
Destinesia
-Dün gece çok garip bir rüya gördüm.
-Evet?
Karşısındaki kişi deri sandalyesine
oturmuş, arkasına yaslanmıştı. Dirsekleri koltuğun kolluklarına dayalıydı.
Parmak uçlarını ortada birleştirmişti.
-Yardımına ihtiyacım var. Kayboldum.
-Anlat.
Karşısındakinin ses tonuna bakılırsa bir
erkekti. Konuşmasındaki ağırlık, sakinlik ve kendinden eminlik huzur veriyordu.
Aynı şekilde odadaki koyu renk, gözü yormayan eşyalar ve loş ışık veren mumlar
da telaşını bir nebze azaltmış, ihtiyacı olan rahatlığı sağlamıştı.
-Sokakta yürüyordum.
-Devam edin.
-Hava soğuktu. Çok soğuk.
Kollarını önünde birleştirmiş, elleri ile
ısınmak için omuzlarını ovarken adam, sönmek üzere olan şöminenin alevini
arttırması için elindeki kitabı içine fırlattı. Ardından yanında duran yaklaşık
dört yüz sayfalık kitaplardan bir diğerini aldı. Ortasından açıp mürekkepli
kalemini aldı ve tıpkı az önce fırlattığı kitapla yaptığı gibi yazmaya başladı.
Kız soru sormak için yüzünü yerden kaldırdı. Önündeki masanın altından adamın
şık ayakkabılarını gördü.
-Kitap mı yazıyorsunuz?
-Siz rüyanıza devam edin lütfen.
-Ediyordum zaten.
-Pardon.
Derin bir nefes alarak kafasını tekrar yere
çevirdi. Rüyasını anlatmaya koyulduğunda o dünyanın içine giriyor,
anlattıklarını adeta yaşıyordu. Hissetlerini her betimlediğinde, kat ve kat
daha da kazınıyordu yaşadıkları ruhuna. Acaba susması mı gerekiyordu?
Anlattıkça rahatlayacağını ummuştu fakat belki de bir şeyleri geride bırakmanın
en iyi yolu arkaya bakmamaktı. Ama maalesef yol çizgisel değildi. Bu yüzden
nasıl biliyorsa öyle yapmaya devam etti. Zamanı çizgisel algılayanlarla hiçbir
zaman anlaşamamıştı. Onlardan biri olmaya çalışmayacaktı. Kız konuşmasını
bitirdiğinde mumların ateşleri adama yöneliyor, adam kıza söz verdiğinde ateşler
de kıza yöneliyordu.
-Kar yağıyordu. Çok ince, sanki sulu kar
gibi. Fakat temas eden her tane sıcak bir metal gibi yakıyordu tenimi.
-Üzerinizde ne vardı?
Yine, bu sefer biraz daha yukarıya kaldırdı
kafasını. Önüne düşen kıvırcık saçlarının arasından gözleri adamın papyonu ile kesişti.
Takım elbise giydiğini gördü.
-Anlamadım?
-Kar taneleri tenime değiyor dediniz.
Üstünüzde nasıl bir kıyafet vardı? Şimdiki gibi beyaz bir elbise mi? Yoksa
çıplak mıydınız?
Üzerine baktı. Islandığı için içi
gözüküyordu. Aldırış etmedi.
-Olabilir.
-Ne olabilir?
-Pardon da siz kimsiniz?
-Kulübeme siz girdiniz hanımefendi.
-Halime görmüyor musun? Ne yapabilirdim?
Mahvolmuş durumdayım. Gözlerim kan ağlıyor, saçlarım bir hayvan kürkü gibi sert
ve dağınık. Burnum öylesine donuyor ki ağlayamıyorum bile.
-Üzgünüm.
Kız tekrar gözlerini kapayıp odaklandı
anlatacağı rüyasına.
-Her neyse. Ayaklarım çıplaktı. Asfalt
zemin o kadar soğuktu ki ayak tabanlarım yanıyordu. Korkuyordum, üşüyordum,
yalnızdım. Var olan tüm acı verici duyguları hissedebiliyordum. İçimden
"Rüyadasın Jennifer, kendine gel. Sakin ol. Bu senin rüyan, senin
kontrolünde." diyordum sürekli. Bu sayede bilincimin açılmasını sağlayacak
ve uyanabilecektim. Rüyada olduğumun farkındaydım yani. Ancak ne yaptıysam da
uyanamadım. Canım acıyordu, ve uykuda olduğum halde bunu hayatımda hissetmediğim
kadar saf hissedebiliyordum. Yardıma ihtiyacım vardı. İleride küçük bir ev
gördüm. Daha çok bir kulübe gibiydi. İçerisinden ışık süzmeleri geliyordu.
Kalan son kuvvetimle oraya doğru koştum.
-Neden koştunuz?
-Nasıl yani? Donuyordum dedim ya.
-Fakat koşarken düşmüşsünüz. Dizlerinizin
haline bakın.
Islak, beyaz elbisesinin altında dizleri
paramparça olmuş halde kanıyor, bacaklarını kırmızıya boyuyordu.
-Mecburdum.
-Düşmekten korkmuyorsunuz anlaşılan. Yani
canınızın acımasına alışmışsınız.
-Hayır. Düşmekten korkuyorum, ama geç
kalmaktan korktuğum kadar değil.
-Anlıyorum. Peki, etrafınızda başka neler
vardı?
-Boş binalar. Karanlık, boş binalar.
Bakınca bile tüyleriniz diken diken eden, duvarlarına sorsanız şahit olduklarına
inanamayacağınız türden. Ama kulübe sıcacıktı, resmen beni içine çağırıyordu.
-Binalar mı? Şehirde miydiniz yani?
-Evet. Uzun zaman önce terk edilmiş bir
şehirdeydim. Yıkık dökük, soğuk. Tıpkı tüm sevenlerini kaybetmiş yaşlı
insanların kalbi gibi.
-Şehirde kulübe ne arar?
-Bilmiyorum. Rüya işte.
-Devam edin o halde.
-Edeceğim. Kulübeyi gördüğümde çölde
susuzluktan ölecekken dere görmüş gibi, okyanusun ortasında cankurtaran gemisi
görmüş gibi mutlu oldum. Sokakta açlıktan ölecekken çöpte temiz yemek bulmuş
gibi, kanserken ve ölümü beklerken iyileştiğimi öğrenm...
-Sonra ne yaptınız?
-Anlatıyordum ya.
Sinirlenince odağı bozulmuş, dalgın
halinden biraz uzaklaşmıştı. Adama bakmak istedi. Kim olduğunu merak ediyordu.
Ancak adam kitabı tam yüz hizasında tuttuğundan suratını göremedi. Daha da
öfkelenmişti. Bunca zamandır konuşuyorlar ama ona bakmıyor muydu?
-Geldiğimde beri ne yazıyorsunuz o kitaba?
-Özür dilerim, lütfen anlatmaya devam edin.
-Koşarak kulübeye doğru ilerledim. Kapıyı
dört kere çaldım, cevap yoktu. İçeriye girdim. Etraf aydınlıktı fakat ışık asla
gözlerimi rahatsız etmiyordu. Mobilyaların üstü mumlar ile süslenmişti.
Yanarken havaya garip bir koku bırakıyorlardı. Burnum donduğundan tam olarak ne
kokusu olduğunu anlayamayınca çok da aldırış etmedim. Şömine yanıyordu. Sıcaktı.
Kendimi karşısındaki yumuşacık kanepeye bıraktım. Yıllardır koşmuş gibi
ağrıyordu vücudum. Dinlenmeye ihtiyacı vardı. Uyumamam gerektiğini biliyordum.
Tanımadığım birisinin evine gizlice girip bir de üstüne uyumak çok tehlikeliydi.
Hem rüyadaydım. Bir insan rüyasında nasıl uyuyabilirdi ki? Zaten kafam allak
bullak, bir de uyku içinde uyursam gerçekte uyandığımda zihnimin ne kadar
karışacağını tahmin bile edemiyordum.
-Rüyada iseniz neden başkasının evi olup
olmadığını umursuyorsunuz?
Kız bir süre durakladı. Cevabı bilmediği
için konuşmasına devam etti.
-Dinlenmek için uzandım ve gözlerimi
kapadım. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Kendimi güvende hissediyordum. Vücudum
yavaş yavaş ısınıyordu. Kan, damarlarımda sorunsuzca akabiliyordu artık. Ama
yine de uyanmak istiyordum. Huzursuzdum çünkü.
-Neden orada bir kez daha uyudunuz?
-Uyumadım ki.
-Kanepeye uzanıp uyudum dediniz.
-Gözlerimi kapadım dedim.
-Benim hatam.
-O sırada kulağımı birinin fısıldadığını
duydum. Hatta uzun süredir fısıldıyordu, ama nedense yeni fark edebilmiştim.
-Ne diyordu?
-"Yanlış kişiden kaçıyorsun!"
diye bağırıyordu. Gözlerimi açıp etrafıma baktım. Kimseyi göremedim. Ardından
dışarıda hissettiğim huzursuzluk yine etrafımı kapladı. Mumlar, içeride
olmalarına rağmen rüzgârdan etkileniyormuş gibi sol tarafa yattılar. Şöminenin
ateşi azaldı. Korkarak sağıma baktım. O fısıldayan adamın bu sefer "Carly?"
dediğini duydum. İrkildim. Kanepeden kalkarak arkama baktım. Siyah, deri
ayakkabıları vardı. Pantolonu da siyahtı, ceketi de. İçindeki gömlek beyazdı.
En son da yüzünü gördüm. Suratını hatırlayamıyorum, ancak çok korktuğumu
hatırlıyorum. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.
Çığlık attı.
-Sen kimsin!?
-Neden uyanmıyorsun?
-Uya... Ne!? Rahat bırak beni!
Adam silahını çıkarttı. Kız ellerini havaya
kaldırarak dizlerinin üstüne çöktü.
-Hayır! Lütfen beni öldürme!
-Artık uyanmalısın.
-Nereden?
-Buradan.
-Uyanığım.
-Değilsin.
-Neden? Neden!?
-Çünkü sen de yaşamayı hak ediyorsun.
Tüm mumlar söndü.
-Seni vurdu mu?
-Evet.
-Yani? Öldün mü?
-Ölmedim. Karşındayım ya işte!
-Ne oldu o zaman?
-Bir şey olmadı.
-Bir şey olmayacak olsa o olay
gerçekleşmezdi. Her şeyin bir sonucu vardır, üzerinde bir etkisi vardır.
-Ne olduğunu bilmiyorum. Hem daha
anlatacaklarım bitmedi.
-Rüyan vurulunca bitmedi mi yani?
-Bitti. Ama devam etti.
-Neden bunları bana anlatıyorsun ki?
Kathy tek kaşını kaldırarak sordu.
-Ne?
-Neden bana anlatıyorsun?
-Sen kimsin?
-Bilmiyorum, kulübeme giren sendin.
-Hatırlamıyorum. Neyse devam edeceğim.
-Anlat.
-Bir labirentin içinde yürüy...
-Affedersin, bu az önce anlattığın rüyadan
sonraki rüyan mı?
Lafının bölünmesine sinirlenmiş olsa da
bunu gizleyerek cevap verdi.
-Evet.
-Tamam, devam edebilirsin.
Karşısındaki adamın dinlemekte olan
başarısızlığı sinirlerini bozuyordu. Ne yapacağını bilmiyordu, yardıma ihtiyacı
vardı. Şu anda en çok dinlenmesi gereken zamandı. Konuşmayı kesip sessizce
durması bile yeterliydi. Ekstra bir çaba istemiyordu kimseden.
-Labirentin içindeyim. Labirentin üstü de
kapalı. Tünellerden oluşuyor. Sağımda ve solumda aydınlatmak için mumlar
kullanılmış. Ama ateşleri sıcaklık yaymıyor, soğuklar. Nereye gideceğimi, ne
yapacağımı bilmiyorum. Berbat haldeyim. O sırada fark ediyorum ki yerler ıslak.
Hatta ıslaklıktan öte, bileğime kadar su var zeminde. Son derece berrak, çıplak
ayaklarımı dipte görebiliyorum. Geçen her saniyede su yükseliyor. Dizlerime
geldiğinde ne kadar yoğun ve soğuk olduğunu anlıyorum. Soğuktan dudaklarım
morarıyor, çenem titremeye başlıyor.
-Nereden biliyorsun?
-Anlamadım neyi?
-Dudaklarının morardığını nasıl anlıyorsun?
Kendini göremezsin ki?
-Bu bir rüya çünkü Jackie! Dışarıdan
kendimi görebiliyorum. Göremesem de anlayabilirim.
-Benim ismim Jackie değil ki.
-Boğulmak üzereyim, su artık karnıma kadar
geliyor. Normalde suyun beni yukarı kaldırması gerekir. Ama bu sefer öyle
olmuyor. Yüzemiyorum. Hatta su beni yere daha da zemine bastırıyor. Yüzmeyi,
zıplamayı bırak hareket bile edemiyorum. Adım atışlarım ağırlaşıyor. Tüm
enerjimi tüketiyor bu sıvının içinde yürümek. Öleceğimi düşünüyorum. Sıvı çok
hızlı yükseliyor, ben yavaş ilerliyorum. Boynuma geldiğinde nefes almakta
güçlük çekmeye başlıyorum çünkü nefes borum sanki biri iki eli ile boğazımdan
beni yakalamış da sıkıyormuş gibi daralıyor. Artık öleceğimden emin oluyorum.
Aklımdaki tek soru donarak mı yoksa boğularak mı öleceğim oluyor. Derken çok da
yabancı olmayan bir sıcaklık hissediyorum yolun sonunda. Beni kendisine çekiyor.
Kazandığım umudun verdiği güç ile yürümeye devam edebiliyorum. Tünelin sonunda
bir ev görüyorum, bir kulübe. Oraya doğru ilerliyorum. Tam boğulacakken içeriye
girmeyi başarıyorum. İçer...
-Labirent birden kulübeye mi çıkıyor yani?
Kız adamın uzun zamandır konuşmasını
bölmediğine şaşırmıştı ki beklediği oldu.
-Evet! Mantık aramayın lütfen.
-Doğru. Hep aynı kulübeye varıyorsunuz.
Neden oraya gidiyorsunuz?
-Çünkü, çünkü… Bilmiyorum. Giderken beni
oraya iten bir güç var. Önemli bir amaçla ilerliyorum ancak ulaştıktan sonra ne
olduğunu unutuyorum. Ne diyordum? He, içerisi aynı. Yine mumlar var, sıcak,
şömine yanıyor... Ama bu sefer o koltuk yok. Masa var, sandalye var. Masanın
karşısındaki tabure benzeri şeye oturuyorum. Taburenin biraz sert olması dışında
beni rahatsız eden bir şey yok, her şey güzel derken yine mumların ışığı
savrulmaya başlıyor. Beni gösteriyorlar. Şöminenin ateşi azalıyor. Karşımdaki
deri sandalyenin gıcırdama seslerini duyunca kafamı kaldırıp oturan adama
bakıyorum. Yine aynı adamı görüyorum. Yüzünü hatırlayamasam da ne kadar korkunç
olduğu asla zihnimden çıkmayacak.
Kafasını ilk kez doğru dürüst kaldırıp
adama baktı.
-Hayır!
Ruth durmadan çığlık atıyordu.
-Yapma! Yapma!
Adam ayağı kalktı. Masanın altından
silahını çıkardı.
-Uyan artık Maggie. Kaçmana gerek yok.
-Neden?! Neden bana bunu yapıyorsun!?
-Çünkü yaşamaya
devam etmeni istiyorum. Rüyalarına anlam yüklemeye çalışmak yerine uyanıkken
hayal ettiklerinin peşine düşmelisin.
Mumlar söndü.
-Rüyan böyle mi bitiyor?
-Evet. Ama Devam ediyor.
-Benim kitabım ise maalesef sona erdi.
Yorumlar
Yorum Gönder