Dürüst Çocuk ile Bilge Adam

                                                             Dürüst Çocuk ile Bilge Adam

Diğer tüm yerleşim yerlerinden uzakta, çok da kalabalık olmayan, sakin bir kasabada diğer çocuklardan ayrı, her zaman tek başına vakit geçiren bir çocuk yaşarmış. Elbette her çocuk birbirinden farklıdır, fakat bu çocuğun sahip olduğu farklılık ona mutsuzluktan başka bir şey getirmiyormuş. Bunu fark ettiği halde de bir türlü çözümünü bulamıyormuş. Yaşadığı kasabanın batı tarafı sonsuz okyanusa dökülen upuzun bir şelaleden, doğu tarafı her hayvan türünün yaşayabileceği, saçtan sık ağaçlarla kaplı bir ormandan; güneyi sevgiden yoksun kalmış kalp kadar kuru bir çölden, kuzeyi ise en sessiz insandan bile soğuk bir kutuptan oluşuyormuş. Kuzeyden yeni gelen çocuk her zamanki gibi tek başına oturmuş çeşmenin yanına düşünmeye başlamış. Neyi yanlış yapıyormuş? Neden bu kadar yalnızmış? Neden kimse onu anlamıyormuş? Bu sorular onun düzenli olarak kendisine sorduğu sorular olduğundan onun için sıradan bir günmüş ancak kasaba için pek sıradan olmadığı anlaşılıyormuş. Normal zamanda bu saatler; insanların dışarıda zaman geçirdiği, alış-verişlerini yaptıkları saatlerdi fakat bugün perdeler çekilmiş, kapılar kapatılmış, herkes evine çekilmişti. Çocuk, camdan dışarıya izleyen bir kadın bulunca merakını gidermek için sormuş.

-Pardon, neden kimse dışarıda değil acaba?

Aralarındaki mesafe oldukça büyük olmasına rağmen kadın fısıldayarak cevap vermiş. Daha da ilginci, çocuk onu duyabilmiş.

-Bilge adam burada da ondan.

Ve pencereyi kapatmış. Bilge adam mı? Neden buraya gelmiş ki? Bildiği kad… Bildiği değil, duyduğu kadarıyla nerede kaos olsa, nerede bir tehlike durumu olsa oraya gidermiş o. Yoksa? Durumu fark ettiğinde çocuğun gözleri kocaman açılmış. Eve koşmak için arkasını döndüğünde birine çarpıp yere düşmüş. Çarptığı kişinin yüzüne baktığında kim olduğunu anlamış. Güneşin tam önünde kalan kel kafası, beyaz sakalları ile tahmin ettiği kadar korkutucu değilmiş aslında.

-Dikkatli ol küçük adam.

Sesi yerleri titretecek güçte, ancak aynı zamanda son derece sakinmiş. Bu sayede çocuğa onu koruyacak, güvende tutacak kuvvete sahip olduğunu ve bu kuvveti ona karşı asla kullanmayacağını ifade ediyormuş.

-Özür dilerim.

-Burada tek başına ne yapıyorsun bakalım?

-Hep yaptığımı.

-Ben seni ilk defa görüyorum. Hep yaptığın şeyler nelerdir?

-Yalnız kalmak.

-İsteyerek mi yalnız kalıyorsun?

-Hayır tabi ki. Kim yalnız kalmak ister ki?

-Gel bakalım.

Bilge adam katmış çocuğu önüne yola koyulmuşlar. Kuzeyde, karlı düz arazide oturmuşlar bir ağacın altına. Zemindeki yumuşacık kar yüreklerini de yumuşatıyormuş. Soğuk havanın keskin bir etkisi olsa da rahatsız etmemiş onları. Önlerindeki uçsuz bucaksız beyazlığa dalmış gitmişler. Ağaç yapraklarının sallanma sesinden başka bir ses duymuyorlar, bu sallanmalardan dolayı üstlerine düşen kar parçalarından başka bir şeyi dert etmiyorlarmış.

-Neden geldiniz?

-Ben de henüz bilmiyorum. Ama öğreneceğim.

-Sizin daha bilge olduğunuzu düşünmüştüm. Konuştuğunuzda sizi dinleyen sıradan insanların bir şey anlamayacağını, her sözünüzden bir ders çıkarılabileceğini duymuştum. Gayet de normal konuşuyorsunuz.

-Sıradan insan yoktur genç adam.

-Ben daha çocuğum efendim, genç değilim.

-Neden hep yalnız kalıyorsun?

-Ben de bilmiyorum. İnsanlarla iletişim kuramıyorum sanırım.

-Nelerle iletişim kurabiliyorsun?

-Hayvanlar ile çok güzel konuşurum.

Bilge adam gülmüştü.

-Bakın, siz bile bana güldünüz işte.

-Hayır. Sadece söyleme şeklin hoşuma gitti?

-Ne dememi beklemiştiniz ki?

Çocuk doğru söylüyordu. Saçma bir soru sormuştu bilge adam. Morali bozulmuş olsa da çaktırmadan muhabbete devam etti.

-Neden hayvanlar ile daha rahat iletişim kurabiliyorsun?

-Çünkü onlar kelimeleri anlamazlar, ne ifade etmek istediğimi doğrudan duygularımı hissederek anlarlar.

-Yani insanlara ne hissettiğini geçiremiyorsun, doğru muyum?

-Evet. Herkes yapıyor da ben neden yapamıyorum onu anlamıyorum.

-Neredeyse tüm dünyayı dolaştım, dünyanın her yerindeki, her yaştaki insanlarla konuştum ve eğer merak ediyorsan söyleyeyim, kimse kusursuz iletişim kuramıyor ve hemen hemen herkes aynı problemden şikâyetçi. Kimse kendisini yeterince ifade edemiyor ki. Ama biz insanları sevdiğimiz ve onlara değer verdiğimiz için konuşurken yaptıkları küçük hataları görmezden gelebiliyoruz. Tıpkı sevdiğimiz insanlarla tartıştıktan sonra hatalarını affedebildiğimiz gibi.

-Beni neden affetmiyorlar? Sevilmiyor muyum?

-Senin iletişim kurarken bir sorun yaşadığını görmedim.

-Ben hep dürüst olmaya çalışıyorum. Birisi fikrimi sorduğunda ne hissediyorsam söylüyorum. Korkmadan, çekinmeden. Doğru olanı yapıyorum bence.

-Maalesef doğru olanı yapmıyorsun genç adam. Her şeyin fazlası zarardır.

-Mesela bir arkadaşım saçını kestiriyor ve nasıl olmuş diye soruyor. Kötü olduğu halde iyi mi diyeyim yani? Ben doğruyu söylüyorum. Kötü olmuş diyorum.

-Kötü olmuş diyerek doğruyu söylemiş olmuyorsun ki, sadece senin görüşüne değer veren bir arkadaşının kalbini kırmış oluyorsun. Gerçekten doğruyu söylemek istiyorsan ben beğenmedim diyebilirsin. Kalbini kırmamak için de bunu yumuşatmalısın tabi. Sen saçına kötü diyorsun fakat bu dediğin doğru değil ki. Belki ben beğeneceğim. Kişiden kişiye değişebilecek konularda kendi fikrin olduğunu belirtirsen en azından karşındakini incitmemiş olursun.

-Bu sadece bir örnekti. Asıl sorunum... Kim olacağımı bilmiyorum.

-Kendin olmalısın. Öbür türlü insanlara samimi gelmiyorsun.

-Ama hangi kendim? Annemle birlikteykenki kendim mi, arkadaşlarımla birlikteykenki kendim mi, yoksa âşık olduğum kız ile birlikteykenki kendim mi?

-Sadece bir karakterin olmak zorunda değil.

-Öbür türlü iki yüzlülük yapmış olmaz mıyım? Herkese farklı davranmış olurum.

-O yarattığın karakterlerin hepsi sensin ve bunu yapmak zorundasın. Hepimiz yaparız.

-Öyle mi? Sen de mi öyle yapıyorsun?

-Tabi ki. Âşık olduğun insanla birlikte davrandığın gibi babanın yanında davranamazsın ki. Veya şu anda seninle konuşurkenki karakterim ile benden yaşlı biriyle konuştuğum karakter farklı. Ama bunun bir önemi yok. Sonuçta hepsi benim. Önemli olan kendine özel, net prensipler belirleyeceksin ve onların dışına çıkmayacaksın.

-Nasıl biri olmalıyım öyleyse. İnsanlara nasıl davranmalıyım.

-Onu ben bilemem. Fakat bir tavsiyemi istersen; herkese saygı duy, bazılarını sev, hiçbirinden korkma.

Çocuk ayağı kalktı.

-Neyse, artık bir önemi yok sanırım.

-Nasıl yani?

-Ben kararımı verdim.

Bilge adam da ayağı kalktı.

-Neymiş o kararın?

-Gideceğim buralardan.

-Nereye?

-Öbür tarafa

-Ne diyorsun sen oğlum? Diğer insanları değersiz düşünceleri için güzelim canını yakma, feda etme.

-Kararımı verdim bile.

Çocuk birkaç adım ilerledi. Deliği hemen bulmasından daha önce hazırladığı belli oluyordu.

-Diğer insanlar için kendini feda etme diyorsun ancak dünya zaten diğer insanlar değil midir? Onlarsız ne yaparız?

-O zaman az önce yaptığın gibi hatalarını düşün ve ders alarak kendini düzelt evlat. Daha çok küçüksün.

-Evet. Bu yüzden şimdiden son veriyorum yaşamıma. Henüz anlayamayacak kadar küçükken. Çünkü ne kadar anlarsam, o kadar çok acırım.

Önceden oluşturduğu deliğin üstü buz tutmuştu. Minik ayakları ile vurarak ölüm ile arasındaki tek fiziksel engeli de kırdı.

-Lütfen yapma. Benimle gel, seni buradan çıkarayım.

-Çok naziksiniz.

Ve çocuk buz gibi suya kendini bıraktı. Bilge adam karlarda sürünerek deliğin kıyısına geldi. Onu tutup çıkarmak için elini suya soktu fakat çocuğun kassız bedeni çoktan donmuş, dibe batıyordu. 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan