Anonsa Kadar
Anonsa
Kadar
-Selam.
-Selam
-Oturabilir miyim?
-Tabi.
-Okumanı böldüm sanırım, özür dilerim.
-Hayır, önemli değil. Okumuyordum zaten. Dalmışım gitmiş.
-O hissi bilirim. Lisedeyken edebiyat
hocamız zorla her ay bir kitap okuturdu.
Ben de aynı şekilde dikkatimi kaybederdim.
-Beni kimse zorlamıyor. Uçağı beklemekten çok sıkıldığım
için vakit geçsin diye elimde ne varsa kullanıyorum. Ama kulağım hep
anonslarda. Sen? Bologna’da mı yaşıyorsun?
-Hayır, neden ki?
-Ah, ben oraya gidiyorum diye seni de öyle düşünmüşüm
pardon. Sanki havalındaki herkes aynı yere gidiyormuş gibi. Adım İlkay bu
arada.
-Yeşim ben de. Memnun oldum. Ben
Hamburg’a gidiyorum. İstanbul’da yaşıyordum
fakat annem müzik eğitimim için beni
oraya gönderdi.
-Müzik
eğitimi mi?
-Konservatuar okuyorum.
-Ne kadar güzel. Ne çalıyorsun?
-Keman.
-Çok iyiymiş ya. Ben İtalya’ya staj için gidiyorum.
-Ne okuyorsun?
-Endüstri mühendisliği. Seninki gibi heyecan verici bir
mesleğim yok maalesef.
-Benimkinin de pek bir heyecanı yok ki.
-Hiç konser verdin mi?
-Tabi ki. Birkaç farklı orkestra ile çaldım.
Türkiye’de de Avrupa’daki birçok
ülkede de çaldık.
-İnanmıyorum ya. Bir de heyecanı yok diyorsun. Hem
enstrüman çalıyorsun, hem farklı ülkeler geziyorsun hem de para kazanıyorsun.
Ben de yıllardır sırf bir mesleğim olsun diye istemeye istemeye üniversite
okuyorum.
-Mühendis olmak istemiyor musun?
-Yani, nefret de etmiyorum ama… Nasıl anlatsam bilemedim.
Mesela bundan on yıl sonra kendimi bir davette hayal ettiğimde mühendis etiketinin
verdiği histen tatmin olmuyorum. Şık bir mekân, herkes güzel giyinmiş ve
saygılı bir şekilde sohbet ediyor. Biri gelip bana mesleğin ne diye sorarsa
vermek istediğim cevap senarist ya da müzisyen olurdu. Endüstri mühendisi
olmazdı. Kendime yüzde yüz yakıştırdığım bir meslek değil.
-Sırf insanlara söylediğinde gururlu
hissedeceksin diye meslek seçilmez
ki zaten.
-Hayır konu insanlara söylemek değil, mesele kendimi
dışarıya nasıl tanımladığım.
-Anladım. Hiçbir zaman geç değil biliyorsun.
-Müzisyenlik için geç. Yalnızca beş yıldır piyano
çalıyorum. On yedi yaşımda başlatmıştım yanlış hatırlamıyorsam. Bundan sonra
günde on iki saat pratik yapmadığım sürece asla uzmanlaşamayacağım. Hatta büyük
ihtimalle daha fazla. Bunun farkındayım. Yeterli cesaretim olmadığı için hayallerimi
geride bıraktım. Şimdi de cesaretim var ama zamanım yok. Neyse çok uzattım,
benim de anlatacağım varmış. Özet olarak hayatımdan nefret etmiyor olsam da
tamamen kendim olarak yaşamıyorum. Senin hayatın ne kadar güzel.
-Maalesef benimki de duyulduğu kadar
kolay ve tozpembe değil.
-Kolay demek istemedim, özür dilerim. Sadece hayalini
kurduğum hayatı yaşadığın için imrendim ve üzüldüm. Sahip olduğun hayat için
şanslısın gibi bir düşünce geçmedi aklımdan. Buraya sıkı bir çalışma ile
geldiğini biliyorum.
-Anladım, önemli değil. Ama her ne kadar
hayalin olsa da ve işini yaparken zevk alıyor
olsan da bazı zamanlar geliyor ki artık bırakmak
istiyorsun. Saatlerce prova yapmaktan parmakların
yara oluyor, omzuna ağrılar giriyor. Sürekli seyahat
ediyor olduğun için sevdiklerini özlüyorsun. Bir yere
ait hissedemiyorsun.
-Haklısın. Benim hep isteyip yaşayamadığım hayatı
yaşıyorsun sandım ama aslında öyle bir hayat yok. Benimki sadece bir hayal. Yalnızca
hayaller tozpembedir. Herkesin kendi içinde problemleri, yüzleşmeleri gereken
meseleleri var. Bazen bunu unutuyorum.
-Evet. Mesela ben aslında piyano çalmak istiyordum.
Ama parmaklarımın yapısından dolayı beni kemana
verdiler. Tabiki bunun için oturup ağlayacak değilim,
dünyanın sonu değil sonuçta. Söylemek istediğim,
sürekli olarak bir rekabetin içinde oluyoruz. Ve hep
senden daha iyi çalanlar oluyor. Durmadan kendini
geliştirmen gerekiyor. Yani koroya girince hayalimi
gerçekleştirmiş olmuyorum. Oh, müzisyen oldum,
istediğim hayat buydu artık rahatım diyemiyorsun.
Sonu yok bunun. Bilmiyorum, çok yorucu işte.
-Anlıyorum.
Biliyor musun, üniversiteler benim gibi cesaretsiz öğrenciler ile dolu.
-Kendine bu kadar haksızlık yapma.
-Öyle ama. Türkiye’nin belki de en iyi üniversitesinde
okuyorum ama önce kendimden sonra da yakın arkadaşlarımdan biliyorum, içimizde
o kadar çok hayallerini bırakıp yerine gerçekçi bir amaç koymuş insan var ki.
En yakın arkadaşlarımdan biri oyuncu olmak istiyor mesela. Oyuncu olup Paris’e
gitmek istiyormuş. Okulda tiyatro kulübünde oyun çıkarttı bu sene.
-Ne
güzel işte.
-Yeterli değil. Sadece bunu yaparak bile derslerine
yeterince önem veremedi ve notları düşük geldi. Kulüpten çıktı. Senin ailen
sana hangi konuda ne kadar baskı uyguladı bilmiyorum, bu yüzden senin hakkında
konuşmayacağım ama biliyorsun aile baskısı diye bir şey var. Ve bu bizi çok
yoruyor. Ailelerimiz ne yapsak hem maddi olarak bunun bir değeri var mı diye
bakıyorlar. Gelecekte bize para kazandırır mı, yönetici olmamızda bize katkı
sağlar mı? Her şey kariyer veya para için yapılmaz ki. Sadece bedensel olarak
yaşamıyoruz biz. İçimizde ruhumuz da var. Ruhun da beslenmesi gerekiyor. Hatta
asıl onun gelişimine katkı sağlayacak şeyler yapmamız gerekiyor. Ama bazı
aileler bunu anlayamıyorlar. Bütün ebeveynler çocuklarının okulda başarılı
olmalarını istiyorlar. Zeki olanlar bunu başarıyor, diğerleri bunun için
yaratılmadıklarından dolayı başarısız oluyorlar. Ve zeki olmadıkları
varsayılıyor. Yanlış. Biri size zeki gelmiyorsa yanlış yerde demektir. Herkes
aynı yolda ilerlemek zorunda değil.
-Doğru söylüyorsun.
-Bir gün arkadaşımı okulun tiyatro salonunda otururken
buldum. Bir oyun sergilenmediği için salon bomboştu. Saat gece on iki civarıydı
zaten. Kafa dağıtmak için okulu gezerken şansa denk geldim.
-Bak okulunuz ne kadar güzel. Sadece akademik eğitimi
değil sanatı da içinde barındırıyor. Kendin de dedin,
Türkiye’nin en güzel üniversitelerinden birinde
okuyorsun.
Kendini şanslı hissetmelisin. Senin yerinde olmak isteyen
binlerce insan
var.
-Tabiki öyle. Fakülteden çıkıyorsun, gösteri salonu iki
şarkılık mesafede.
-Sen de mesafeleri şarkıyla mı ölçüyorsun? Bunun üzerine
hala yaşama sevincim yok diyorsan…
-Yaşama sevincim tabiki var fakat varmaya çalıştığım
nokta şu. Bizim okul dediğin gibi birçok kişinin hayali. Ama bir başkasının
cenneti her zaman senin de cennetin olmayabiliyor. Hatta senin cehennemin
olabiliyor. Dediğim gibi bir gece tiyatro salonunda arkadaşıma denk geldim. Tek
başına oturmuş ağlıyordu. Ne olduğunu sorduğumda zamanın ne kadar hızlı
geçtiğini ve hep düşlediği hayatın o zamanda ilerlerken nasıl ona geriden,
çocukluğundan el salladığını anlattı. O günün sabahında Kadıköy’de gezerken rastgele
bir kızla tanışmış. Kız oyuncuymuş ve Kadıköy’de sahneye çıkıyor, tek kişilik
oyun sergiliyormuş. Onun da hayali Paris’e gitmekmiş. Ve arkadaşımla
konuştuklarında ona Parisliler gibi giyinmişsin, sende öyle bir hava aldım
demiş. O da tüm gün etkisinden çıkamamış bu iltifatın tabi. Çoğu yakın arkadaşım,
hepimiz aynı üniversite olduğumuz, her ne kadar farklı insanlar olsak da aynı
ortamda ve benzer eğitimlerden geçtiğimiz için benzer hayatlara sahibiz. Ama
böyle farklı yaşamları, farklı tecrübeleri birinci ağızdan dinleyince insan
hayatı sorgulamaya başlıyor.
-İnsan bu şekilde büyüyor zaten bence. Farklı yaştan,
farklı dilden,
farklı kültürden birileri ile iletişim kurdukça dünyanın
bizden
ve etrafımızdakilerden ibaret olmadığını daha iyi anlamış
oluyoruz.
İnsan olmanın ne demek olduğunu hatırlıyor, empati
duygumuzu geliştiriyoruz.
-Ama üzülebiliyoruz da.
-Hala üzülmekten korkuyor musun gerçekten? Küçükken
üzülmekten korkan ve üzüntüyü asla sahip olunmaması
gereken
bir özellik olarak görürdüm ben de. Ama bence artık bunun
doğru
olmadığını fark edecek kadar büyüdük. Üzüntü hayatın bir
parçası.
Yaşanması gereken bir duygu. Büyüdüğümüzü, geliştiğimizi
gösteriyor. Ders alıyoruz. Bazen hiçbir ders falan
almıyoruz
boşuna üzülmüş oluyoruz ama bunların hepsi olağan şeyler.
-Evet, öyle. Bilmiyorum. Sadece… Tek bir hayatım var ve
onu harcıyormuşum gibi hissediyorum. Zaman kum taneleri gibi elimden akıp
gidiyor ve benim yapabileceğim hiçbir şey yok.
-Var. Yapabileceğin çok şey var ve bence sandığından da
fazlasını yapıyorsun zaten.
-Umarım öyledir. Sohbetin için çok teşekkür ederim. Her
ne kadar beni üzsen de.
-Öyle deme. Böyle tesadüfen birisi ile karşılaşıp keyifle sohbet ettikten sonra beni de hep bir düşünce yağmuru tutar. Acaba hayatım boyunca kaç kere ruh ikizimin ya da hayatımı çok büyük oranda değiştirecek bir insanın yanından geçip gittim diye. Çok fırsat kaçırıyoruz. Çok. Hiçbir şeyin farkında değiliz. Bu durumun bile farkında değiliz. Hiçbir şeyi görmüyoruz, duymuyoruz. Ta ki o şey bizi dürtene kadar. Dur, bunu senin uçağının anonsu muydu? Evet. O zaman sanırım ayrılma vakti. Teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Umarım her şey umduğun ve hayal ettiğin gibi olur. Hiçbir zaman geç kalmadık, gelecek konusunda bu kadar endişelenmeyi bırak. Mühendislik okuyor olabilirsin ama mesleğini yapmayan çok insan var. İlerinin sana ne getireceğini kestirmek imkânsız. Bir bakarsın mühendis olarak çalışmaya başlamışken bambaşka bir yere gelmişsin. Her şey üniversitede öğrenilmiyor sonuçta. Kaderlerimizi profesörler yazmıyor. Değil mi? Evet. Umarım senin de her şey istediğin gibi olur. Kendine iyi bak. Sen de. Hoşça kal
Yorumlar
Yorum Gönder