Benim Kızım
Benim Kızım
Jessica radyonun sesini sonuna kadar açmış, bir yandan Stevie Wonder'dan "I Wish" şarkısını dinlerken bir yandan da kızının en sevdiği yemek olan patates püresi üstüne soslu sosis yapıyordu. Beyaz bir yüzü, çengel gibi ince kaşları vardı. Uzun, kahverengi ve dalgalı saçlarını yemeye temas etmemesi için arkadan toplamıştı. Kendini müziğe öylesine kaptırmıştı ki ne sosisin yanarkenki acı dolu çığlıkları ne de kızının onun dansına ve sürekli detone olan sesine attığı kahkahası onu gerçek dünyaya döndürebiliyordu. Otuz beş yaşında olmasına rağmen hala on dokuz yaşındaki hali kadar yaşama sevincine sahipti ve her ne kadar geçmişte yaşadığı üzücü olaylar bunu yok etmeye çalışmış olsalar da başarısız olmuşlardı. Annesi ile babasının aralarının kötü olduğu zamanlar sık sık depresyona girer, fakat gene de mutlu olmak için bir neden, kafasını dağıtmak için bir uğraş bulurdu. Bu uğraşlardan en çok sevdiği de piyano çalmaktı. Ailesi ayrıldıktan sonra annesi ile ananesinin evlerine taşınmışlardı. Burada bulunan oldukça eski bir piyano Jessica’nın sesine ses, duygularına tercüman olmuştu. Annesinin zihinsel problemlerinin artması yüzünden gençliğinin bir kısmı hastanelerde geçmişti. Şizofreni hastalığı ile boğuşan annesini dinledikçe gerçeklik algısının aslında var olmadığını, bakış açısının sadece görünüşü değil dünyayı değiştirdiğine tanık olmuştu. Hastanenin soğuk ve sert koltuklarında otururken insanları incelediğinde dünyanın en şanslı kişi olduğunun farkına vardı. Çünkü dünyasını seviyordu.
-Anne.
Beş yaşındaki kızı Mia'nın dürtmesi ile kendine geldi. Az önceki o neşeli halinden eser kalmamıştı düşünmekten.
-Efendim canım.
-Neden sustun?
-Nasıl yani?
-Ne güzel şarkı söylüyordun.
-He, evet dalmışım.
-Ben odama çıkıyorum.
-Yemek hazır olmak üzere. Ye sonra çıkarsın.
-Babam ne zaman gelecek?
-Bir saate falan gelir herhalde. Az kaldı yani. Senin bir keyfin yok gibi. Hala aynı şeye mi üzgünsün?
-Bilmem.
-Tatlım, bu kadar büyütmene gerek yok. Herkesin başına zaman zaman böyle utanç verici şeyler gelir. Haftaya herkes unutacaktır. Merak etme.
Kızımın basit bir rezilliği sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi nasıl büyüttüğünü görmek biraz komiğime gidiyordu açıkçası. Başımıza gelen olayların hayatımıza ne kadar küçük etkileri olduğunu öğrendikçe büyüyoruz. Hayata ne kadar tepkili isek o kadar çocuğuz aslında.
-Canını sıkma bu kadar.
Bu sırada dış kapının yanında bulunan ankesörlü telefonun çaldığını fark etti. Müziğin sesini kıstı ve telefona doğru ilerledi. Evden içeri girdiğinizde karşınıza uzun ince bir koridor çıkıyordu. Koridorda koyu kırmızı, kahverengi desenli kalın bir halı vardı. Bu halı altmış yaşında falandı tahminine göre. Annesinin dediğine göre, o daha Jessica'nın yaşlarındayken bile vardı bu halı. Duvarlar bej renginden biraz daha koyu bir renkte boyanmıştı. Koridordan ilerleyince sağınızda bir oturma odası, solunuzda da salon bulunuyordu. Salon yine ilerde sol tarafta bulunan mutfak ile birleşikti. Koridordan dümdüz devam ederseniz merdivenlere geliyordunuz. Alt kat bodrum olarak kullanılıyordu, üstte de Mia'nın odası, yatak odası, tuvalet vardı. Bu sırada telefona ulaştı.
-Alo?
-Jessica, ne yapıyorsun kızım?
-İyiyim baba oturuyorum.
Yine kafası başka yerlerdeydi Jessica'nın.
-Yani, yemek hazırlıyorum aslında.
-Ne hazırladın?
Küçüklükten beri bu dalgınlığı varlığını sürdürmekteydi. Kendisine verilen sorumlulukları asla zamanında yerine getiremiyordu. Sürekli çantasını, cüzdanını bir yerlerde unutuyordu. Hatta şu telefon taşınabilir olsa kesin onu bile unuturdu bir yerlerde. Bu dalgınlığını ailesi sinir bozucu bulsa da onun hoşuna gidiyordu. Yüksek hayal gücünün bir yan etkisi olarak görüyordu çünkü. Hem sonuçta tabi hoşuna gidecekti kendi karakteri. İnsan kendisini sevmezse, kendisine değer vermezse, saygı duymazsa aynı şeyleri nasıl diğerlerine karşı gösterebilirdi ki? Ne kadar uğraşırsa uğraşsın hayata asla objektif bakamayacaktı bir insan, en azından kendi tarafından bakmalıydı. Düşününce ne kadar bencil olduğunu fark etti bir kez daha. Seviyordu bencil olmayı. Fakat kibirli değildi asla. Bu ikisini birbirine karıştırmıyordu. Kendisini olduğundan büyük görmüyordu, sadece fazla önemsiyordu. Ayrıcalıklı görmüyordu, fakat özel görüyordu. Ve tüm insanların kendilerini özel hissetmelerini istiyor, bunu olağan karşılıyordu.
-Jessica orada mısın?
Her gün sırf platonik aşk yaşadığı kızı görebilmek için onun çalıştığı kafeye giden genç adamın ''Filtresiz kahve alabilir miyim?'' dediğinde aslında ''Senin yüzünden gece yine uyku tutmadı.'' demek istemesini fark edebilir miydi garson? Peki ya evde hiçbir şey yapmadan oturan insanlar için ilham kaynağı olacak bir şarkı onların karnında yaratıcılık kelebeklerinin uçmasını sağlar mıydı?
-Jessica?
-Ha evet, buradayım.
-Hm. Neyse, nasılsın merak ettim, o yüzden aradım ben de.
-İstersen yemeye gel.
-Yok ya şimdi dışarı çıkmayayım.
Bu sırada gözü kapının yanındaki kar izlerine takıldı. Halıda hafif bir ıslaklık ve üzerinde erimekte olan küçük kar parçacıkları vardı.
-İyisin değil mi?
-Evet baba iyiyim.
-Minik torunum nasıl bakalım?
İzler halıda bir süre daha devam ediyordu. Mia veya kendisi yakın zamanda dışarı çıkmamıştı, yani izler aile üyelerinden birine ait olamazdı. Eve biri mi girmişti yoksa?! Sesim titremeye başladı.
-İyiyim baba.
-Mia diyorum, nasıl?
-İyi o da. Mutfakta, yemek yapmamı izliyor.
Bir yandan telefon kulağında babasıyla konuşurken bir yandan da panik halinde etrafına bakınıyordu. Kafasına hızlıca bir o yana, bir bu yana çevirip duruyordu.
-İyi iyi, birkaç şey öğret ona da.
-Tabii, öğretiyorum.
-Çabuk öğrenir o.
Telefon kablosunun izin verdiği kadar ilerledi ve izlerin bodrum katına doğru gittiğini fark etti.
-Joel ne zaman gelecek?
-Baba bir saniye bekleyebilir misin?
-Bir şey mi oldu?
-Yok, bir saniye.
Telefonu ankesörün üstüne koyup tekrar merdivenlere yaklaştı. Evet, aşağı inen izler vardı. Eve biri girmişti! Hemen tekrar telefona koştu.
-Baba.
-Neyse ben kapatayım kızım, sen de yemeyi ihm...
-Baba evde biri var!
Birden telefondaki ses kesildi ve etraf kapkaranlık oluverdi.
*
-Merhaba tatlım, ben geldim.
Joel kapıyı açtı ve içeri girdi. Nedense ışıklar yanmıyordu. Telefon ankesörün üstündeydi.
-Jess! Mia!
Evi gereksiz bir sessizlik kaplamıştı. Herhalde elektrikler gitti, Jessica da aşağıda sigorta ile uğraşıyor diye düşündü. İlk defa başlarına gelmiyordu bu sonuçta. Özellikle kış mevsiminde oldukça normaldi. Hafif telaşlı bir şekilde bodruma indi. Aşağısı zifiri karanlıktı, hiçbir şey göremiyordu. Soğuk, beton duvarları elleye elleye sigortanın olduğu odayı buldu. İçeriye girdi.
-Jess! Jessica burada mısın?
Cevap yoktu. Joel artık telaşlanmakta haklı olduğunu biliyordu. İçini rahatlatmak ve sakin kalabilmek için kendine söyleyip durduğu ''Sadece bir elektrik kesintisidir başka ne olacak ya?'' düşüncesi mantıksızlaşmaya başlamıştı ve bu onu çok korkutuyordu. Dengesizce ilerliyordu gözleri yavaş yavaş karanlığa alışırken. Aniden yukarıdan bir çığlık sesi duydu ve aynı anda ayağı yerdeki bir şeye çarptı. Çarptığı şeyin ne olduğunu anlamak için ayağı ile dokunarak kontrol etti. Bu Jessica idi! Kafasını tutup kendine doğru çevirdi. Yüzünü kaplayan saçlarını geriye attı, yavaşça yanaklarından okşadı.
-Jess! Bana bak Jess. Uyan lütfen!
Jessica yavaşça gözlerini açtı. Karanlığın içinde ona yol gösteren bir fener gibi parlıyordu gözleri.
-Mia.
-Jess iyi misin, ne oldu?
Henüz kendisine gelememişti, bilici yarı kapalıydı.
-Mia'yı kurtar! Bırak beni!
-Nerede? Ne oldu burada?!
-Odasındaki dolaba sakladım.
Joel ayağı kalktı ve hemen yanlarındaki sigortayı çalıştırıp elektriği açtı. Bunu yapmasıyla da evin içinde silah patlama sesinin yankılanması bir oldu. Bir Jessica'ya bir merdivenlere bakıyordu. Kızını kurtarmaya öncelik vermesi gerektiğinin farkındaydı ancak eşini de aşağıda öylece bırakmak istemiyordu. Eve giren her kimse silaha sahipti. Hatta birkaç kişi bile olabilirlerdi. Ne yapmalıydı!? Ne yapması gerektiğine karar veremiyordu. Duvarlar üstüne üstüne gelmeye başladı. İçerideki oksijen azalıyordu. Kalbi küçük bir kuşun kalbi gibi hızlı atıyordu. Zihninden geçen onlarca korku dolu senaryo bir seçim yapmasını engelliyor, onu olduğu yere sabitliyordu.
-Joel ne yapıyorsun!? Git ve Mia’yı çıkar buradan.
Eşi doğru söylüyordu. Dengesiz ancak karalı adımlarla bodrumdan çıktı. Jessica'nın dediğine göre kızı odasındaki dolapta saklanıyordu. İkinci kata ilerlerken vücudu adrenaline alışmış, onunla birlikte çalışmayı öğrenmişti. Kızın odasının önünde kayınpederinin cansız bedenini gördü. Karnından vurulmuş halde yerde yatıyordu. Joel öyle iri yarı, güçlü biri değildi. Bu hayatı boyunca kendisine olan güvenini eksiltmiş, bir erkek olarak sorumluluklarını yerine getiremeyeceğini düşünmesine sebep olmuştu. Büyüyünce hayatın hiç de böyle olmadığını anlamıştı tabiki fakat küçüklükte yaşadıklarının karakteri üzerindeki etkileri kaçınılmazdı. Bunları korkusuna, kızını kurtarmak için düzgün bir plan yapamamasına bahane olarak söylemesi ne kadar da içler acısıydı? Gerçekten böyle birisi miydi Joel? Bu gece bittiğinde hayatına bir korkak, kızını kaybetmiş bir bab… Bir varlık olarak mı devam edecekti? Kızı! Kızının ona ihtiyacı vardı! Kafasını topladı. Yıllar önce asla kullanamayacağını bildiği halde kendini savunmak için aldığı silahı geldi aklına. Cesedi görmezden gelerek yatak odasına girdi ve çekmeceyi açtı. Silahı orada değildi! Çekmeceleri tek tek açmaya ve silah dışındaki her şeyi dışarı fırlatmaya başladı.
-Nerede bu lanet silah?!
Daha fazla arayacak vakti yoktu. Geçen her saniye kızı kucağından zorla çekip alınıyordu adeta.
-Mia! Neredesin kızım?! Ben geldim! Mia!
Hızlıca kızının odasına girdi, dolabı açtı fakat kızı orada yoktu. Yatağın altına, içine, koridordaki tuvalete, her yere baktı fakat kızı Mia'yı hiçbir yerde bulamıyordu. O sırada gözü odanın camından dışarıya ilişti. Bir kadın karların arasından ormana doğru koşuyordu. Kucağında kızı Mia vardı!
*
-Jessica hemen mutfağa koştu.
-Mia!
-Anne! Odamdayım.
Bunun üzerine yukarı bakarak bağırdı.
-Mia! İyi misin!? Sakın kıpırdama!
Evde bir yabancı olduğundan haberi yokmuş gibi davranmaya çalışıyordu. Böylece avantajını koruyabilecekti.
-Sadece elektrikler gitti bebeğim sakin ol.
-Biliyorum anne.
-Şimdi yanına geliyorum, sonra da elektriği açarım tamam mı?
Elektrik kesintileri için koridora koyduğu küçük el fenerini aldı. Mutfaktan uzunca bir bıçak kaptı ve yukarıya ilerledi. Attığı her adımda bir kilometre yol koşmuş gibi ter döküyordu. Bıçakla yürürken sivri ucunu yere doğru tutuyordu. Çünkü karşıya doğru tutsa karşısına biri çıktığında ona saplanabilirdi. Kendisine doğru tutsa kendisine saplanırdı, yukarı tutsa da düşünce yine kendisine gelebilirdi. Babasının küçükken öğrettiği bir şeydi. Şu anda ne diye bunu düşünüyordu peki? Kızının odasına sonunda gelebilmişti. Feneri tam suratına tuttuğundan kızı mızmızlandı.
-Yapma.
-Pardon.
Mia gülüyordu. Hoşuna gitmişti anlaşılan elektrik kesintisi. Birlikte yatağa yatarlar, mum ışığında annesi ona birkaç öykü okur diye düşünüyordu. Bıçağı görünce gülümsemesi yok oldu.
-Anne, neden elinde bıçak var?
-Benimle gel.
Kızını kucağına alıp dolabın önüne götürdü ve fısıldamaya başladı.
-Bak kızım, şimdi saklambaç oynuyoruz tamam mı?
-Ama yemek yiyecektim.
-Boş ver yemeyi. Bu oyun çok önemli. Oynadıklarımızın en önemlisi. Çünkü bunda tanımadığın biri var.
-Yabancı mı yani? Ben sadece seninle oynamak istiyorum.
-Hayır yabancı değil ben tanıyorum. Ya neyse! Bak Mia, zamanımız yok. Birazdan bizi bulmaya çalışacak. Sakın ama sakın dışarı çıkma. Eğer önce beni bulursa ben de ebe olacağım ve senin çıkman için her şeyi yapacağız. Çığlık atacağım, yalvaracağım, ağlama taklidi yapacağım. Ne olursa olsun tamam mı? Ne olursa olsun dolaptan çıkmak yok.
-Ya tuvaletim gelirse?
-Tutacaksın.
-Çok açım anne.
-Mia! Saçma sapan konuşmayı kes!
Gözyaşlarını sildikten sonra daha sakin devam etti konuşmasına.
-Oyunun ciddiyetini anlayamadın herhalde. Eğer güneş doğmadan dışarı çıktığını görürsem bir daha asla seninle konuşmam. Anladın mı?
-Ağlarsan bile çıkmayayım mı?
Mia bu cümleyi kurarken Jessica artık gözyaşlarını tutamıyordu.
-Ne olursa olsun çıkma.
Mia da ağlamaya başladı.
-Anne korkuyorum, ben oynamak istemiyorum lütfen!
Belki de son kez sıkıca kızına sarıldı ve yumuşacık saçlarını kokladı.
-Eğer oyun bitene kadar çıkmazsan, çok güzel bir sürprizim var. Hadi gir içeri.
Kızını dolaba sakladıktan sonra yatak odasından ruhsatlı el tabancasını aldı ve fenerle birlikte aşağı indi. Sigorta odası sağında kalıyordu. Fener çok küçük olduğundan sadece önünü aydınlatabiliyordu. Geri kalan her yer kara delik gibi simsiyahtı. Bütün hayat enerjisini ve umudunu emen bir kara delik. Şu an sadece bir duyguyu hissedebiliyordu. Tüm vücudunu kaplamış olan o duyguyu, korku. Damarlarında kan yerine siyah bir sıvının aktığını hissedebiliyordu. Tüm vücudu titremeye başlarken gözleri kocaman açıldı. Her şeyi duyar, her şeyi görür hale geldi. Ölmek istemiyordu. Bu gece ölemezdi. Henüz hayatın başındaydı. Kızı onsuz hayata nasıl hazırlanacaktı? Dikkatlice sigorta odasına girdi. Fenerle düğmeleri kontrol etti. Sigorta atmıştı. Belki de çamaşır makinesi yüzündendi? Yoksa tüm bunları uydurmuş muydu? Annesinin hastalığı, kardeşine geçtiği gibi ona da mı geçmişti? Hayatını yiyip bitiren şizofreni hastalığını miras mı bırakmıştı kızlarına? Aniden kafasının arkasına sert bir darbe aldı. Önce fenerle silah, sonra da kendisi yere devrildi.
*
Joel son gücüyle çocuğunu çalan kadının arkasından koşuyordu.
-Dur! Kızımı geri ver!
Bir süredir kovalıyordu kadını. Ormanın derinliklerine girdiler. Bileklerine kadar gelen karda aradaki mesafeyi gittikçe kapatıyordu. Kadının arkadan Jessica'ya olan benzerliği sinirini bozuyordu. Koştukça yaklaştı, yaklaştı ve arkadan üstüne atladı. Birlikte yuvarlandılar, kızı da önlerinde bulunan alçak bir yokuştan aşağı kaydı. Joel, kadının üstüne çıktı.
-Mia koş kızım! Kaç!
Kadın Joel'in burnuna dirsek atıp yüzünü ona döndü. Joel bir an afflalamanın ardandan tekrar kadının üstüne çıktı. Suratını ilk defa o zaman gördü.
-Marie!
Şok içindeydi, anlam veremiyordu.
-Marie neden?! Hani iyil...
Konuşması patlama sesi ile kesildi. Karnından vurulmuştu. Midesinden akan kanın sıcaklığını titreyen ellerinde hissetti. Ardından Marie yerden bulduğu taşı Joel'in sağ şakağına sertçe çarptı ve onu üzerinden atıp tekrar kıza doğru koşmaya başladı. Yere yığılıp kalmıştı Joel. Sıcak kırmızı kan, soğuk ve beyaz karda bir nehir gibi akıp gidiyordu. Nehrin içine baktığında babasını gördü. Yıllardır söylediklerinde haklı olduğunu anladı. Evin erkeği olmayı hiçbir zaman hak etmemişti. İşe gidip bilgisayar başında para kazanmak dışında hiçbir vasfı yoktu. Evini koruyamamıştı. Lanetli doğmuştu Joel. Hiç yaşanmaması gereken bir hayatı kovalamıştı.
-Sophie! Neredesin kızım?
Marie kızını bir ağacın arkasına kaçarken gördü. Silahı elinde yokuştan yarı yuvarlanır biçimde indi.
-Kaçmana gerek yok kızım, ben geldim.
Jessica da gizlice onları takip etmişti. Marie ağacın arkasını döndüğü anda üzerine atladı. Yere düştüler. Jessica, üstüne çıkıp suratını tutu ve son gücüyle tırnaklarını Marie’nin suratına geçirdi. İki eliyle adeta kazıyordu suratını. Bu sırada Marie de sağ eli ile kara gömülmüş silahını almaya çalışıyordu. Jessica bu sırada ellerini boğazına attı. Sıkıca kavradı ve büyük bir öfkeyle sıktı. Suratı saçlarla kaplı Marie’nin elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çaresizce yerde debelenirken ağzından birkaç kelime çıktı.
-Jessica dur. Benim.
Boynunu kurtarmak için Jessica’yı tutan ellerini bırakıp yüzünün önündeki saçları iteledi. Gözlerine inanamıyordu Jessica.
-Marie? Ne yaptığını sanıyorsun!?
-Özür dilerim. Çok özür dilerim.
-Sana kaç kere dedim!? Kızımdan uzak dur diye kaç defa dedim!?
-Bilerek yapmıyorum. Biliyorsun, beynimde bir şeytan var. Düşüncelerim ile oynuy…
-Hani iyileşmiştin? He!? Hani bir daha ailemize zarar vermeye çalışmayacaktın!
-Ben de öyle sanıy…
-Kes sesini! Bunun hiçbir açıklaması yok Marie! Şu sebep olduklarına bak! Joel’i vurdun!
-İsteyerek olmadı.
Jessica tekrar boğazını sıktı.
-Dur! Lütfen.
-Beni sen zorladın. Bunu sen yaptın Marie! Kimse kızıma zarar veremez!
Marie, sol başparmağını Jessica’nın gözüne sokup onu üstünden atmayı başardı. Bu sefer o kardeşinin boynunu kavramıştı.
-O benim kızım!
Jessica ellerini ayırmaya çalışıyor, yüzünü tırnaklıyor, yumrukluyor ama ne yaptıysa da kardeşinden kurtulamıyordu. Bu sırada arkadan küçük kızı sessizce yaklaştı. Marie’nin saçlarından tutup onu geriye çekmeye çalışıyordu. Jessica da yerde kar alıp Marie'nin suratına atıyordu ki bir şekilde dikkatini dağıtıp kurtulabilsin. Bu sırada karların arasında eline sert bir şey geldi.
-Mia! Geri çekil!
Bir el silah sesinin duyulmasıyla beraber Marie'nin parmakları gevşedi. Jessica'nın kıpkırmızı olmuş boğazından yavaşça çekildi elleri. Gözlerini bir an olsun Jessica’dan ayırmadan kara düştü. Yanında yatıyor, ruhu bedenini terk ederken hala yaşlı gözleri ile Jessica’ya bakıyordu. “Şimdi gördüm.” Diyordu sanki. “Şimdi her şeyi anlıyorum.”
-Sen yaptın Marie. Senin suçun.
-Anne...
-Kendini öldürdün.
-Anne ben…
Kafasını kaldırıp kızına baktı. Karnını tutuyordu. Minicik elleri kıpkırmızıydı.
-Mia sakin ol tamam mı? Sadece bir sıyrık canım.
-Özür dilerim anne.
-Bir şeyin yok. Gel.
-Özür dilerim.
-Neden?
-Dolaptan çıkmamam gerekiyordu.
-Hayır. Doğru olanı yaptın. Merak etme.
-Anne çok acıyor.
Mia sanki uçurumdan düşecekmiş de annesi tek dayanaymış gibi minicik elleriyle annesinin kollarını ve parmaklarını sımsıkı sarmıştı.
-Biliyorum tatlım acıyor, ama geçecek.
-Anne lütfen.
*
John kapıyı açtı.
-Jessica! İyi misin kızım!?
Kızı tam evde biri var dediğinde sesi gitmişti. Veya John'a öyle gelmişti, bilmiyordu. İçerisi karanlıktı, telefon havada asılı duruyordu. Alıp ankesörün üzerine koydu. Gözbebekleri büyümeye, kalp atışı hızlanmaya başladı. Sesi daha tiz çıkıyordu artık.
-Jessica! Mia!
İçeri girip hızla giriş katına taradı. Kimsecikler yoktu. Üst kata çıktı. Önce torunu Mia'nın odasına girdi.
-Mia, burda mısın? Benim deden, hadi çık dışarı. Mia!
Yatağın altına eğildi, oyuncaklarının olduğu büyük dolabın arkasına baktı, orada da yoktu.
-Mia! Jessica! Mia hadi çık tatlım benim deden, sana en sevdiğin kurabiyelerden getirdim. Neredesiniz?!
Herkes nereye gitmişti? Ne olduğunu anlayamıyordu ve bu belirsizlik onu öldürüyordu. Yaşlı, yorgun kalbine bu olağandışı tempo ağır gelmişti. Sendeleye sendeleye, bir yandan da kalbini ovuşturarak kızının odasına girdi. Yine yatağın altına baktı, giysi dolabına baktı, kimse yoktu içeride. Aldığı nefes harcadığına yetişmiyordu. Yüzü morarmış halde odadan çıktı. Şimdi ise Jessica ve Mia az önce girdiği odadan çıkmışlar, karşısında duruyorlardı. Öksürerek konuşmaya başladı.
-Kızım neredeydiniz?! Ne oldu böyle.
Kızının sesi gayet sakindi.
-Elektrikler gitmiş baba.
Aralarında yaklaşık beş metre vardı.
-Neden cevap vermiyorsunuz!? Sabahtan beri size sesleniyorum!
John kızına yaklaştıkça ve olayın heyecanı geçip gözlerindeki bulanıklık azaldıkça Mia'nın gözlerinin kapalı olduğunu fark etti.
-Mia? İyi misin?
Cevap yoktu.
-Jessica?
İleri birkaç adım daha attı. Mia'yı tutan kadın Jessica değildi ki.
-Marie?!
-Efendim baba.
-Ne yaptın sen!?
-Sophie'yi almaya geldim. Merak etme, bir şeyi yok.
-Jessica nerede!?
-Aşağıda.
John neler olup bittiğini anlamıştı. Olayların buraya kadar geleceğini kim bilebilirdi ki?
-Tamam. Şimdi sakin ol kızım.
Torununu almak için yaklaştığı sırada Marie silahını çıkardı ve babasına doğrulttu.
-Marie, ne yapıyorsun?
-Benden çaldığı çocuğumu geri alıyorum!
Marie tir tir titriyordu. Saçları dağınık halde yüzünün yarısını kaplamıştı. Kan çanağı gözlerindeki bakış, sertleşmiş saç telleri arasından gözükerek yaşadığı kâbusu anlatıyordu adeta. Gözyaşları siyah makyajı ile birleşmiş, yüzündeki kırışıklıkları takip ederek çenesine kadar akmıştı.
-Marie, kimse senden bir şey çalmadı. Lütfen silahını indirir misin?
-Çocuğumu geri alacağım ve kimse buna engel olamaz!
-Marie...
John artık bunu söylemekten bıkmıştı. Zaten düşüncesi bile yeterince acı verirken her defasında bunu kızına ve kendisine bir kez daha hatırlatmak onu mahvediyordu. Bazı cümleler vardır ki hayatta, asla sesli söylenmemeleri gerekir. Herkes biliyor olsa da, bir gerçek olsa da içinde tutması gerekir insanın. Bu da öyle bir cümleydi işte. Asla sesli söylenmemesi gerekiyordu.
-Marie senin kızın öldü!
Marie camları çatlatabilecek tizlikte bir çığlık patlattı.
-Hayır! Kızım kucağımda işte.
John yavaş adımlarla ona yaklaşıyordu.
-Lütfen Marie, senin kızın... Bu kardeşinin çocuğu. Adı Mia. Lütfen artık bunu yapma.
Marie kafasını hızlıca sağa sola sallıyor ve ''Hayır, hayır...'' diye kekeliyordu.
-Torunum Sophie bir yıl önce öldü Marie. Elinin tuttuğun kız senin yeğenin. Lütfen bize daha fazla bu acıyı yaşatma. Dur artık. Henü...
-Hayır! Jessica kızımı benden kaçırıp aldı! Zaten sen de hep onun tarafındaydın baba, her zaman! Bir kere bile beni sevmedin.
-Ben seni çok seviyorum Marie. Sen benim minicik kızımsın, seni her şeyden çok seviyorum.
-O zaman çocuğumu almama izin ver.
-Önce bir silahını bırak, birlikte Jessica'yı bulalım, Mia kendisine gelsin, her şeyi hallederiz.
-Onun adı Sophie.
-Bak Marie, özür dilerim tamam mı? Doğru diyorsun, hepsi benim suçum. Sen yanlış bir şey yapmadın. Seni çok ihmal ettim. Sevgimi sana gösteremedim. Ama bu evdeki herkes seni çok seviyor. Eğer hemen buna bir son vermezsen öbür boyu pişman olacağın şeyler yapabilirsin.
-Sophie'yi bulmam gerek.
John artık Marie'ye bir karış mesafedeydi.
-Bak şimdi, gel yeğenini yere bırak. Onun ne suçu var he? Başımıza gelen olay tüm ailemizi kahretti, en çok da seni bunu anlıyorum ama lütfen, bunu artık anlaman lazım. Bu kızın ismi Mia ve o senin kardeşinin, Jessica'nın kızı. Ve eminim ki teyzesini tanısa onu çok sevecek.
Sonunda ulaşmayı başardı ve Marie’ye sıkıca sarıldı. Marie de Mia’yı bırakarak geri sarıldı. John kızına kızamıyordu. Onun suçu değildi ki bu! Eşindeki zihinsel hastalık kızına da geçmişti. Sürekli kavga göürültü, hastalık arasında bir çocukluk yaşamıştı. Sophie'yi kaybetmişti. Biricik yavrusunu. İnsan bu acıya normal psikoloji ile nasıl dayanırdı, nasıl gerçeğe dönebilirdi? Mecbur bir şeyler uydurması lazımdı zihnin. Bir oyun oynaması, hala yaşama sebebine sahip başka bir gerçeklik yaratması gerekirdi.
-Hadi şimdi eve gidelim. Bu gece bende kal. Bundan sonra da Mia'yı kızın gibi sev, koru, fakat bil ki o senin kardeşinin kızı. Tamam mı? Hem istediğin kadar sevmekte serbestsin onu. İstersen Sophie kadar sevebilirsin. Kimse sana bir şey diyemez.
Marie yıkılmış bir şekilde kafasını aşağı yukarı salladı. Silahı hala babasına doğru duruyordu. John onu da elinden alacaktı ki aniden elektrikler geldi. Işıkların birden açılması ve çamaşır makinesinin ötme sesiyle bir anlık korkan Marie refleks olarak tetiği basıverdi.
*
Mutfak masasına oturmuş kahvaltı yapıyorlardı. Günlerden pazar olduğundan geç kalkmışlardı. Yine de Jessica'nın gözlerinde geceleri uyuyamamanın verdiği yorgunluk hemen fark ediliyordu. Çatalını peynire saplamış öylece dururken kızının omzuna dokunduğunu fark etti. Omzu acımıştı. Kim bilir ne zamandır dikkatini çekmeye çalışıyordu zavallı.
-Anne!
-Efendim canım.
-Babam ne zaman gelecek?
-Baban bir süre daha gelemeyecek kızım.
Yorumlar
Yorum Gönder