Bilge Kız ile Kayıp Adam

 Bilge Kız ile Kayıp Adam

Diğer tüm yerleşim yerlerinden uzağa, çok da kalabalık olmayan, sakin bir kasabaya yeryüzünün en bilge insanı ziyarete geldi. Sebebini bilmeden çıkmıştı bir yolculuğa. Gelmişti gelmesine ancak çıkamıyordu buradan. Daha önce gittiği kasabalardan çok farklıydı. Elbette her kasaba birbirinden farklıdır, fakat bu kasabanın sahip olduğu farklılık ona hüzünden ve kederden başka bir şey getirmiyordu. Kasabanın batı tarafı sonsuz okyanusa dökülen upuzun bir şelaleden, doğu tarafı her hayvan türünün yaşayabileceği, saçtan sık ağaçlarla kaplı bir ormandan; güneyi sevgiden yoksun kalmış kalp kadar kuru bir çölden, kuzeyi ise en sessiz insandan bile soğuk bir kutuptan oluşuyordu. Bilge adam üç yöne de gidip buradan çıkamayınca doğu tarafına yola koyuldu. Üstündeki karlar eridiğinden kıyafetleri ıslanıyor, uzun zamandır yürüdüğünden ayakları acıyordu. Ormana ilerlerken buraya nasıl girdiğini düşündü. Sanki birkaç gündür içerideymiş gibi hissediyordu fakat gerçek sürenin çok daha uzun olduğunun da farkındaydı. Ormanın çok tehlikeli bir yer olduğunu bildiğinden önce bir ayakkabı dükkânına uğradı. Dükkân yıllardır temizlenmemişçesine tozluydu. İçeride her adım attığında gıcırdayan ahşap sesiyle birlikte bir avuç toz kalkıyordu havaya.

-Merhaba.

-Merhaba efendim, ne istiy...

Satıcı cümlesinin ortasında karşısındakinin bilge adam olduğunu fark edebildi. Gülümsemesi yavaşça şüpheci bir ifadeye dönüştü.

-Hala burada olduğunuzu bilmiyordum.

-Bana ormanı geçirtecek bir ayakkabı satarsanız hemen şimdi gideceğim.

Satıcı dükkânın arka taraflarına giderken bilge adam sordu.

-İçerisi neden bu kadar tozlu?

-Çölden gelen kum fırtınası yüzünden.

Arkadan bulduğu eski püskü ayakkabılardan birini adamın önüne attı.

-Al da git hadi.

-Öylece bedava mı vereceksin?

-Evet. 

-Teşekkürler.

-Al git hadi.

-O zaman onu alıp bana vermen gerekecek.

-Yerde işte al git.

-Doğruca bana vereceksin.

Satıcı öfkeli öfkeli eğildi ve ayakkabıları aldı. Bir poşete koyup adama verdi.

-Oldu mu?

Bilge adam cevap vermeden dışarı çıktı. Sabır, sahip olmaktan en çok gurur duyduğu özelliklerinden biri olmasına rağmen öfkesini zor zapt etmişti. Bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Burada gereğinden uzun süre kalmış, artık bıkmıştı. Daha önce gittiği hiçbir yerden böylesine nefret duyduğunu hatırlamıyordu. İlk geldiğinde büyük bir merakla etrafı incelerken şimdi olabildiğince hızlı yola koyuldu. Ormanın önüne geldiğinde içinde bir kırpıntı oluştu. Neydi bu? Uzun zamandır hissetmediği bir duygu olduğu kesindi. Korkuyor muydu yoksa bilge adam? Nerelere gitmiş, nereleri görmüştü ve ormana girmekten korkuyor muydu?

-Pardon?

Çok tiz bir kız sesiydi kulağına gelen. Muhtemelen yaşı oldukça küçüktü. Arkasını dönmeden cevap verdi adam.

-Efendim?

-Ormana mı gireceksiniz?

-Evet, sanırım.

-Neden bana bakmıyorsunuz?

Adam sebebini bilmediği bir utanma duygusu hissediyordu. İnsanların onu bu halde görmelerini istemiyordu.

-Neden yüzüme bakmıyorsunuz beyefendi?

Aniden arkasını döndü adam.

-Bakıyorum işte! Oldu mu?

Şimdi de sinirlenmişti. Neler oluyordu? Hemen kendisini toparladı. Ona yakışık kalmayacak davranışlardı bunlar.

-Bağırdığım için özür dilerim.

-Önemli değil. Ben de ormana gideceğim. Sakıncası yoksa size eşlik etmek isterim.

-Tabi.

İlerledikçe ağaçlar sıklaşıyor, sarmaşıklar çoğalıyordu. Havadaki nem artıyordu. Yeşilden ve kahverenginden başka renk göremiyorlardı. Kız sordu.

-Niçin ormana girdiniz?

-Buradan çıkacağım.

-Ormandan geçerek mi?

-Çıkamaz mıyım?

-Bilmem.

-Sen neden girdin ormana tatlı kız?

Kız soruya soruyla cevap verdi.

-Kayıp olmuş gibisiniz?

-Kayıp mı? Pek sayılmaz. Orm...

-Yerden bahsetmemiştim.

Adam durup kızın gözlerine baktı. Siyah gözlerinin içinden zekâsının parıltısını görebiliyordu.

-Kimsin sen?

-Bence o soruyu kendinize sormalısınız.

-Beni tanımıyor musun? Ben bilge adamım.

-Ben tanıyorum efendim. Ya siz?

Adam durdu.

-Ben… 

-Biliyorum.

Kız konuşurken yürümeye devam ettiğinden o da hareketlendi.

-İnsanların hakkınızda düşündüklerini hep bu kadar önemser misiniz?

-Kim olduklarına bağlı küçük hanım.

-Yabancıların?

-Hayır.

-Neden?

-Çünkü beni tanımıyorlar. Beni tanımayan birinin görüşünü nasıl önemseyebilirim?

-Peki ya yakın arkadaşınızın?

-Güvendiğim biri ise önemserim. 

-Sizi tanıdığı için mi?

-Evet.

-Benimle yeni tanıştınız ancak size bilge adam değilsiniz dediğimde sinirlendiğinizi gördüm. Yalnızca kendinizi tanımıyorsanız başkalarının hakkınızda düşündükleri umurunuzda olur.

-Doğru, şu sıralar biraz... Farklıyım. Sanki… Bildiklerim arttıkça ne kadar az şey bildiğimi öğreniyorum.  Bu da beni üzüyor sanırsam. Sadece bu da değil. Şu birkaç günde tanık olduklarımı kaldırabileceğimi sanıyordum fakat yapamadım.

-Nelere tanık oldunuz?

-Boş ver. Konuşmak istemiyorum. Buradan çıkmak ve gördüklerimi unutmak istiyorum.

-Peki. 

-Yoruldum. Çok yoruldum. İnsanların durmak bilmeden başkalarını incitmesini seyretmekten ve bunu durdurmak için elimden hiçbir şey gelmemesine dayanamıyorum artık. Dünyaya bunun için mi geldik yani? Farklılıklarımızın canımızı acıtması için mi?

-Bence biz dünyaya kendimizi keşfetmek için geliyoruz. Böylece öldükten sonra gideceğimiz yerde kendimiz hakkında doğru kararlar verebileceğiz. Bunu yapmanın en zor kısmı da kendimizi kabullenmek. Siz bilge olduğunuz için sadece diğer insanların buna ihtiyaç duyduğunu sanıyorsunuz fakat sizin de kendinizi keşfetmeniz lazım. Bazı özelliklerinizi kabullenmeniz lazım. Çünkü şu an karşımdaki insan, bilgelikten uzak, kayıp olmuş birisi.

Adam yere çöktü. Kızın sözlerine bırakmıştı kendisini. 

-Herkesi kurtaramazsınız. Üzgünüm. İki insan iletişime geçtiklerinde aslında içlerindeki enerjiler de bir çeşit kavgaya tutulur. Her insanın enerjisinin rengi ve yoğunluğu farklıdır. Kimin enerjisi daha yoğun ise diğerini etkiler ve rengini kendi rengine çevirmeye başlar. Sizin enerjiniz çok yoğun olduğundan konuştuğunuzda hep karşı tarafı etkiliyor ve sorunlarını çözüyordunuz. Ayrıldığınızda onun ruhu da sizin ruhunuza benziyordu biraz daha. Ama görüyorum ki burada karşılaştığınız enerjiler sizi etkilemiş. Hem de çok kötü etkilemiş.

-O kadar genç yaşta insanların hayata küstüğünü görmeye dayanamıyorum. Hiçbir şeyi istemedim, bir insana yakın olmayı istediğim kadar. Hiç zorluk çekmedim, bir insanı tanımaya çalışırken çektiğim kadar. Ve hiç acı hissetmedim, birisinin gerçekten ne hissettiğini anladığımda çektiğim kadar. Beni bitiren de bu oldu işte. Anlamak kolay sandım. Uzaktan, güvenli bölgeden çıkmadan birisini hissedebilirim, kalbine dokunabilirim sandım. Yanılmışım. İnsan anlayınca değişiyormuş.

-Bu hissettikleriniz çok normal. 

-Kendimi kaybettim, kontrolümü kaybettim.

-Bulacaksınız, merak etmeyin.

-Peki ya sen kimsin kızım?

-Öğrenmek için daha önümde uzun bir ömür var sanırım.

-Kendimi nasıl bulacağım? Eskiye halime nasıl döneceğim?

-Eskiye dönemezsiniz.

-Öyleyse benim için de gitme vakti gelmiş demektir.

Gittikçe karanlıklaşan ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı.

-Oradan çıkış yok ki.

-Buradan tek çıkış ölümmüş, yeni anladım.

-Lütfen durun ve kendinize gelin.

-Kendime gidiyorum zaten.

-Olmadığınız, olmak istemediğiniz bir kişi olarak mı öleceksiniz?

-Diğerlerinin gözünde hiçbir zaman olmak istediğim kişi olamadım zaten.

-Bunu yapmanız mümkün değil ki zaten.

-Belki de başından beri numara yapıyordum. Asıl ben böyleydim.

-Nasıl?

-Zayıf.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bakış Açısı

Mariana

Tutsak Şeytan